1950 – 1960 Dönemi Ortadoğu Gelişmeleri

Okunma Süresi: 7 dk 43 sn

1945 yılında İkinci Dünya Savaşı’nın sona ermesiyle İngiltere, Filistin’deki varlığını bitirmek istemiştir. Konu Birleşmiş Milletler’e taşınmış ve BM Genel Kurulu aldığı ‘‘Taksim Planı’’ ile Filistin’in Araplar ve Yahudiler arasında bölünmesini, Kudüs’ün özel bir statüyle ayrılmasını ve uluslararası bir rejimin kurulmasını önermiştir. Bu önerinin ardından Araplar ve Yahudiler arasında çatışmalar patlak vermiştir. Yahudilerin İsrail Devleti’ni ilan etmelerinin hemen ardından Suriye, Lübnan, Ürdün ve Mısır’ın çatışmaya dâhil olmasıyla birlikte Birinci Arap-İsrail savaşı başlamıştır. Savaş 1949 yılında İsrail’in galibiyetiyle sonuçlanmıştır. İsrail, BM Genel Kurulu’nun sunduğu plandan çok daha öteye giderek bölgenin büyük bir kısmına hâkim olmuştur [1].

Savaşın bitmesi taraflar açısından tatmin edici değildi. İsrail topraklarını daha da genişletmek ve bölgede kalıcı bir üstünlük kurmayı amaçlarken, Araplar yenilginin intikamını almayı ve İsrail’in bölgedeki varlığını sonlandırmayı amaçlıyorlardı. Yeni bir savaşın çıkması an meselesiydi. II. Dünya Savaşı sonrası dünya genelinde silah üreticileri ABD, İngiltere, Fransa ve SSCB’ydi. İngiltere’nin Arap ülkelerini silahlandırması Batı Bloğunun güvenliği için önemliydi ancak bu durumun İsrail’in güvenliğini tehdit etmesi ABD için farklı bir sorun teşkil ediyordu. İsrail’in güvenliği için Arap ülkelerine yapılacak bir ambargo bu ülkeleri Sovyetler ile yakınlaştırabilirdi. ABD, Batı Bloğunun içinde ayrışmalar yaşanmaması için İsrail’e ağır silahların satışını durdurdu. İsrailli yöneticilerin ve Yahudi lobilerinin bitmeyen ısrarları karşısında Truman yönetimi, Orta Doğu’ya yönelik silah satışının belirli şartlar üzerine oturtulması ve İsrail’in güvenliğinin sağlanması için harekete geçti. ABD, İngiltere ve Fransa 25 Mayıs 1950’de Üçlü Deklarasyon’u açıkladı. Üç paragraflık bildiride ülkelerin güvenliği için silah almalarının doğal bir hak olduğu, silah alım taleplerinde bulunmaları halinde başka bir ülkeye saldırma amacı gütmemeleri gerektiği ve söz vermelerine rağmen sınırlarını ihlal ederek saldırmaları durumunda ABD, İngiltere ve Fransa’nın bölgeye müdahale edeceği belirtilmiştir. Deklarasyon bölgede ABD’nin söz sahibi olmasını sağlamakla beraber ülkeler arasındaki krizleri engellemeye yetmemiştir [2]. 1940’lı yılların sonlarında İran, İngiltere’ye petrolün çıkartılmasındaki kar oranının düşük olduğunu bildirdi. İngiltere göstermelik küçük bir fiyat artırımı ile talebi geçiştirmek istedi. İran meclisinde önemli bir yeri olan Dr. Musaddık petrolün millileştirilmesi fikrini tüm ülkede ateşledi. İki ülke arasında ortak kurulmuş şirket kar oranını arttırmayı teklif etse de kabul görmedi. Artık petrolü millileştirmek İran için milli bir meseleydi. Musaddık, şah tarafından onay verilerek başbakan oldu. Yeni başbakan şirketin millileştirilmesini içeren tasarıyı onayladı. Artık bu durum böylelikle uluslararası bir krize dönüşmüş oluyordu. İngilizler, İran’ı tehdit etmek amacıyla İran sularına savaş gemilerini gönderdi. Ancak SSCB’nin varlığı İngilizleri ürküttü ve gemiler geri çekilmek zorunda kaldı. Musaddık halktan ve siyasilerden aldığı desteği kendisine güç bilerek şahı tahtan indirdi ve ülke dışına sürgüne yolladı. Bu gelişme üzerine ordu harekete geçti ve 19 Ağustos 1953 tarihinde darbe yaparak başbakanı görevden indirdi ve tutukladı. Şah ülkesine geri döndü. Darbeyi gerçekleştiren General Zahedi başbakan seçildi ve petrol anlaşmazlığına son noktayı koydu. Petrol; Amerikan, Fransız, İngiliz, Hollandalı ve İranlı şirketler arasında paylaştırıldı. Böylelikle İran’ın petrolü millileştirme girişimi başarısız olmuş oldu [3]. ABD Dışişleri Bakanı John Foster Dulles 11-28 Mayıs 1953 tarihleri arasında Orta Doğu’da on bir ülkeyi ziyaret etti.

26-27 Mayıs’ta Türkiye’ye geldi ve SSCB’ye karşı Orta Doğu’da kurulacak yeni savunma mekanizmasının öncüsünün Türkiye olması gerektiğini içeren fikirlerini bildirdi. Bu durum Türkiye’ye beklediği fırsatı vermiş oldu. Çünkü gittikçe kötüleşen ekonomi Demokrat Parti hükümetini ABD’den yardım almaya zorluyordu. Türkiye güvenilirliğiyle, stratejik konumuyla ve bağlılığıyla vazgeçilemeyecek bir ortak olduğunu ABD’ye göstermek niyetindeydi. Bölge ülkelerinden tepkiler gelmesine rağmen Türkiye ve Irak 24 Şubat 1955’de Bağdat’ta Türkiye-Irak Karşılıklı İşbirliği Antlaşmasını imzaladı. Daha sonraları bu antlaşma Bağdat Paktı olarak anılacaktır. Pakta sırasıyla Birleşik Krallık, Pakistan ve İran katılmıştır. ABD gözlemci ülke sıfatıyla paktta yerini almıştır. Paktın İngiltere’nin bölgedeki çıkarlarına hizmet ettiği düşüncesi ve ABD’nin pakta üye olmaması, bölgedeki Arap ülkelerinin pakta katılmamasında önemli rol oynamıştır. 1959 yılında örgütün ismi Merkezi Antlaşma Teşkilatı olarak değiştirilmiştir. 1979 yılında önce İran’ın sonra Pakistan’ın ayrılmasıyla teşkilatın işlevi son bulmuştur [4]. 1952 yılında darbeyle Mısır yönetiminin başına geçen Cemal Abdünnasır, Arap milliyetçiliği ağırlıklı politikalarıyla başta İsrail olmak üzere birçok ülkeyi tedirgin etmiştir. Süveyş Kanalı hakkındaki anlaşma İngiltere ve Mısır arasında 19 Ekim 1954 tarihinde imzalanmıştır. Anlaşmayla birlikte geçmişten gelen sorunlar çözüme kavuşturulmuş ve İngilizlerin 20 ay gibi bir sürede bölgeden çekilmesi kararlaştırılmıştır. 1955 yılının başlarında Gazze’de İsrail ile çatışmaya başlayan Mısır, ABD ve İngiltere’den silah almak istemiş fakat Bağdat Paktı’na olan muhalefeti sebebiyle kabul görmemiştir. Bunun üzerine modern silahlar ve araçlar Çekoslovakya’dan temin edilmiştir. Nasır’ın Cezayir’de Fransa’ya karşı direnişçileri desteklemesi, Fransa’nın İsrail’e silah satmasına olanak sağlamıştır. Nasır, Batı emperyalizmine sert bir şekilde karşı çıkmıştır. Nasır’ın izlediği güçlü ordu, güçlü ekonomi ve Arap milliyetçiliği politikaları 1956 Süveyş Buhranı’nın ve İkinci Arap-İsrail Savaşı’nın yani Süveyş Savaşı’nın sebeplerini oluşturmuştur. ABD’den destek bulamayan Mısır, Asuan Barajı’nın yapımı için gerekli teknik bilgiyi ve krediyi Sovyetlerden temin etmiştir. Sovyetlere ve komünist rejimlere yaklaşan Mısır’a ABD tepkisini açıkça göstermiştir. Nasır yönetimi de Süveyş Kanalı’nı millileştirerek karşı bir cevap vermiştir. Böylelikle Süveyş Krizi başlamıştır. İngiltere, Fransa ve İsrail anlaşarak ortak bir harekâtla Mısır’a saldırmayı amaçlamışlardır. Nitekim 29 Ekim 1956 günü İsrail kuvvetleri Sina Yarımadası’nın işgali için Kadeş Operasyonu’nu başlatmıştır. ABD, kendinden habersiz yapılan bu işgal girişimini desteklememiş ve sonlandırılması için ilgili ülkelere baskı uygulamıştır. Savaşı kazanmalarına rağmen uluslararası baskıya dayanamayan Fransa, İngiltere ve İsrail bölgeden çekilmek zorunda kalmıştır. Süveyş Savaşı, ABD ve İsrail ilişkilerinde ilk kez büyük bir sorun yaşanmasına sebep olmuştur [5].

1957 yılının başlarında ABD Başkanı Eisenhower yaptığı bir konuşmayla kongreden Orta Doğu’ya yönelik askeri ve ekonomik yardım ve gerekirse askeri müdahale için kendisine yetki veren bir yasa çıkarılmasını talep etti. Nitekim küçük değişikliklerle kongre yasayı çıkarttı. Yetkiler şu şekilde sıralanabilir: Bağımsızlığını muhafaza etmek için ekonomik ihtiyaç duyan Orta Doğu ülkelerine ekonomik yardımda bulunmak, askeri yardım isteyen ülkelere asker göndermek, talep etmeleri üzerine komünist ülkelerden gelecek saldırılar karşısında silahlı kuvvetlerin kullanımını sağlamak. Yasa tarihe Eisenhower Doktrini olarak geçmiştir. Nitekim başta Ürdün olmak üzere farklı ülkelere ekonomik yardımlarda bulunuldu ve Orta Doğu ülkelerinin kısmen de olsa Sovyetler ile ilişki kurması engellendi. Nasır’ın Ürdün’deki monarşiyi yıkma girişimleri karşısında kral yardım talebinde bulundu ve yardım aldı. Mısır ve Sovyetler dışında doktrine tepki gösteren olmadı [6]. Ürdün’deki gelişmeler monarşinin olduğu Irak ve Suudi Arabistan tarafından yakından takip edildi ve dayanışma mesajları verildi. Ayrıca ABD de Sovyet tehlikesine karşı monarkları destekledi. Ürdün’ü desteklemesindeki bir başka önemli etken de olası bir Arap-İsrail savaşında İsrail’in güvenliğiydi. Ürdün’deki monarşiyi yıkma girişimleri başarısız kaldı. ABD’nin Ürdün’e destek vermesinin ardından Ürdün bölgedeki Batı müttefiki Türkiye ile de yakın ilişkiler başlatma amacına girdi. Karşılıklı görüşmeler yaşandı. Türkiye Bağdat Paktı’na katılması için Ürdün’ü ikna etmeye çalışsa da başarılı olamadı [7]. 1957 yılında Suriye’nin Sovyetlerle yakınlaşarak ekonomik ve askeri yardımları da kapsayan çeşitli antlaşmalar imzalaması Suriye Bunalımı’nı başlatmıştır. ABD askerleri Türkiye’de bulunan İncirlik Üssü’ne yerleşerek, harekâta hazır pozisyon almıştır. ABD Dış İşleri Bakan Yardımcı Henderson raporunda Orta Doğu’nun çok kritik olduğunu belirtmiştir. ABD, Suriye’ye sınır komşusu olan ülkelere silah yardımı yapacağını ancak askeri bir müdahalenin olası olmadığını açıklamıştır. Türkiye bu durum karşısında telaşa kapılmış ve Suriye sınırına asker sevkiyatı yapmıştır. SSCB asker sevkiyatının ardından tehdit içerikli mektupları Türkiye’ye göndermiştir. Gelen tepkiler karşısında Türkiye, asker sevkiyatının kaçakçılığı önlemek amacıyla yapıldığını söyleyerek geri adım atmıştır. Gerginlik Mısır birliklerinin, sınırda Suriye birliklerine takviye yapılmasıyla daha da artmıştır. Gerginlik komşu ülkeler tarafından da çözülmek istenmiştir. Ayrıcı BM Genel Kurulu’nda da konuşulmuştur. 1 Şubat 1958’de Suriye ve Mısır’ın Birleşik Arap Cumhuriyeti adı altında birleşmesiyle gerginlik son bulmuştur [8]. 1958 yılının ilkbaharından itibaren Lübnan’da sorunlar çıkmaya başladı. Cumhurbaşkanı Camille Chamoun’un uyguladığı politikalar, kendi cumhurbaşkanlığı süresini uzatması ve Müslümanları meclis dışında bırakacak faaliyetlerde bulunması muhalefet ve iktidarı çatışmaya sürükledi.

Ülkedeki sorunların sebebi olarak Birleşik Arap Cumhuriyeti gösterilse de uluslararası alanda destek toplanamadı. Irak’ta meydana gelen gelişmeler ve ABD’nin desteksizliği Chamoun’un yumuşamasına neden oldu. Yeni cumhurbaşkanının seçilmesiyle beraber mayıs ayında şiddetlenen çatışmalar temmuz ayında son buldu [9]. 14 Temmuz 1958’de General Kasım önderliğinde Bağımsız Subaylar olarak adlandırılan bir grup, Kral Faysal ve Başbakan Nuri Said’i öldürerek monarşiyi yıkmış ve cumhuriyeti ilan etmiştir. Darbenin olduğu gün Bağdat Paktı üyesi devletlerin yöneticileri Ankara’da toplantı yapmaktaydı. Kral Faysal’ın öldürüldüğü haberi herkesi şok etmişti. Darbeyle birlikte batı yanlısı bir Irak kalmamıştır. Adnan Menderes Irak’a askeri müdahale etmek istediyse de hem cumhurbaşkanının hem de diğer devletlerin desteğini alamamıştır. SSCB de müdahale olasılığına karşılık nota yayınlamıştır. Darbe sonrasında Irak Bağdat Paktı’ndan ayrılmıştır. Bunun neticesinde paktın merkezi Ankara’ya taşınmış ve ismi Merkezi Anlaşma Örgütü olarak değiştirilmiştir. ABD’nin Irak’taki yeni rejime ılımlı davranması Batı ülkelerinin ve Türkiye’nin yeni rejimi tanımasına sebebiyet vermiştir [10].

  “Ortadoğu’nun Küba’sı” Yemen DHC'nin İktisadî Politikaları

KAYNAK



Dipnot
1) Serhat Erkmen, ‘‘Orta Doğu Barış Süreci’’, Güvenlik Yazıları Serisi, No: 47, Kasım 2019, s. 1.
2) Ferhat Pirinççi, ‘‘Orta Doğu’da Silahlanmayı İlk Kontrol Girişimi: Üçlü Deklarasyon’’, History Studies, Orta Doğu Özel Sayısı, 2010, s. 376-378.
3) Atilla Ballıkaya, ‘‘Muhammed Musaddık Döneminde İran’da Petrolün Millileştirilmesi ve 1953 Darbesi’’, Yüksek Lisans Tezi, İstanbul Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Tarih Anabilim Dalı, 2019, s. 54-58, 129-138.
4) Behçet Kemal Yeşilbursa, ‘‘Bağdat Paktı (1955-1959)’’, Tarihin Peşinde, Sayı: 6, 2011, s. 89-90, 96-98.
5) Meral Kuzgun, ‘‘Orta Doğu’da Global Kriz: Süveyş 1956’’, Türk Kültürüne Hizmet: Öğr. Gör. Sadiddin Öztürk’e Armağan, Ankara, 2020, s. 406-409, 412-415.
6) Dilara Oruç, ‘‘ABD’nin Orta Doğu Politikasında İki Doktrin: Eisenhower ve Carter Doktrinleri’’, Lisans Tezi, Marmara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Kamu Yönetimi Bölümü, 2013, s. 22.
7) M. Bürkan Serbest, ‘‘Soğuk Savaş Dönemi’nde (1945-1975) ABD’nin Orta Doğu Politikası: Gücün Hukuka Üstünlüğü’’, Doktora Tezi, İstanbul Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Kamu Hukuku Anabilim Dalı, 2003, s. 108.
8) A.g.m., s. 109-114.
9) Türel Yılmaz, Uluslararası Politikada Orta Doğu, Ankara, 2019, s. 128-132.
10) M. Bürkan Serbest, a.g.m., s. 116-121.

Kaynakça
BALLIKAYA, A. (2019). ‘‘Muhammed Musaddık Döneminde İran’da Petrolün Millileştirilmesi ve 1953 Darbesi’’, İstanbul Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Tarih Anabilim Dalı, Yüksek Lisans Tezi.

ERKMEN, S. (2019). ‘‘Orta Doğu Barış Süreci’’, Güvenlik Yazıları Serisi, No:47.



KUZGUN, M. (2020). ‘‘Orta Doğu’da Global Kriz: Süveyş 1956’’, Türk Kültürüne Hizmet: Öğr. Gör. Sadiddin Öztürk’e Armağan, Ankara.

ORUÇ, D. (2013). ‘‘ABD’nin Orta Doğu Politikasında İki Doktrin: Eisenhower ve Carter Doktrinleri’’, Lisans Tezi, Marmara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Kamu Yönetimi Bölümü.

PİRİNÇÇİ, F. (2010). ‘‘Orta Doğu’da Silahlanmayı İlk Kontrol Girişimi: Üçlü Deklarasyon’’, History Studies, Orta Doğu Özel Sayısı.

SERBEST, M. B. (2003). ‘‘Soğuk Savaş Dönemi’nde (1945-1975) ABD’nin Orta Doğu Politikası: Gücün Hukuka Üstünlüğü’’, Doktora Tezi, İstanbul Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Kamu Hukuku Anabilim Dalı.



YEŞİLBURSA, B. K. (2011). ‘‘Bağdat Paktı (1955-1959)’’, Tarihin Peşinde, Sayı: 6.

YILMAZ, T. (2019). Uluslararası Politikada Orta Doğu, Barış Kitabevi, Ankara.

E-BÜLTENE ABONE OLUN

Stratejik Ortak yazarlarının makalesi ve haritalar ücretsiz e-postanıza gelsin.

Abone oldunuz, teşekkürler.



Bir şeyler yanlış oldu. Lütfen daha sonra tekrar deneyin.



E-BÜLTENE ABONE OLUN

Stratejik Ortak yazarlarının makalesi ve haritalar ücretsiz e-postanıza gelsin.

Abone oldunuz, teşekkürler.

Bir şeyler yanlış oldu. Lütfen daha sonra tekrar deneyin.

Yorum Yaz

Lütffen yorumunuzu giriniz!
Please enter your name here