Doğu Akdeniz: İzlenen Politikalar ve İngiliz Üsleri

Okunma Süresi: 8 dk 23 sn

Doğu Akdeniz’de keşfedilen doğalgaz rezervleri bölgenin stratejik önemini artırmıştır. Bu durum gerek bölge aktörlerinin, gerekse bölge dışı aktörlerin Doğu Akdeniz’in taşıdığı potansiyelden faydalanmak için bölgeye yoğun ilgi göstermesine neden olmuştur.

Nitekim Güney Kıbrıs Rum Yönetimi de Doğu Akdeniz’den daha fazla yararlanmak amacıyla burada münhasır ekonomik bölge belirlemek üzere harekete geçmiş ve münhasır ekonomik bölge olarak ilan ettiği alanda hidrokarbon kaynaklarını arama çalışmalarına başlamıştır.

Başta Fransa ve AB olmak üzere bölge dışı aktörlerce desteklenen Güney Kıbrıs Rum Yönetimi’nin bu faaliyetleri Türkiye’nin tepkisini çektiği gibi bölgedeki stratejik dengenin Türkiye’nin aleyhinde gelişmesine ve Türkiye’nin güvenliğinin tehlikeye düşmesine neden olmaktadır.

Girit Adası’nın çevresinde önemli miktarlarda doğalgazın bulunduğuna yönelik tahminler, Yunan yönetimini, Doğu Akdeniz’in potansiyel hidrokarbon kaynaklarından daha fazla yararlanma gayesine itmiştir. Bu bağlamda Yunan yönetimi, Meis, Girit ve Kerpa adalarını birleştiren hattı temel alarak başta Mısır olmak üzere bölge devletleri ile münhasır ekonomik bölge antlaşmaları yapmaya gayret göstermiştir.

 

Doğu Akdeniz’de Türkiye ve KKTC’nin İzlediği Politika

1792 km ile Doğu Akdeniz’de en uzun kıyıya sahip olan Türkiye bölgede 12 mil genişliğinde karasularına sahiptir.

Doğu Akdeniz’in yarı kapalı bir deniz olduğunu ve kıyıdaş devletlerin münhasır ekonomik bölgelerinin iç içe geçtiğini savunan Türkiye, bölgede münhasır ekonomik bölgelerin belirlenmesinin kıyıdaş ülkelerin bir araya gelip hakkaniyet ilkesi çerçevesinde anlaşması ile mümkün olacağı görüşündedir. Bunun yanı sıra GKRY’nin bölgede Kıbrıs’ın tek sahibi ve temsilcisi gibi hareket etmesini ve bu bağlamda diğer kıyıdaş devletlerle antlaşmalar imzalamasını kabul etmemekte ve GKRY’nin yaptığı antlaşmaları tanımamaktadır.

Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu, Türkiye’nin ve Kıbrıs Türk halkının hakkını savunurken, Doğu Akdeniz’de zenginliklerin hakça paylaşımı konusunda Rum kesimi hariç, Yunanistan dahil herkesle iş birliği yapmaya hazır olduğunu ve egemenlik haklarından kesinlikle vazgeçmeyeceğini açıkladı.

Türkiye ve Libya’nın uluslararası alanda tanınan hükümeti, Akdeniz’de deniz yetki alanlarının sınırlandırılması ile güvenlik ve askeri işbirliğinin genişletilmesine yönelik anlaşmalar imzaladı. Anlaşmalara Libya’nın doğusundaki hükümetin yanı sıra Yunanistan ve Mısır da tepki gösterdi. Türkiye-Libya deniz sınırı anlaşması, Türkiye’nin Doğu Akdeniz’de yaptığı ikinci deniz sınırı anlaşması oldu.

Türkiye’nin Doğu Akdeniz’deki MEB ve Kıta Sahalığı sınırları: KKTC, Mısır ve Libya. – Harita: AA

Türkiye’nin Doğu Akdeniz’deki deniz yetki alanları sınırlandırması konusunda Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nden (KKTC) sonra ikinci anlaşmasını Libya ile imzalaması Doğu Akdeniz’de izlediği politikalar bakımından önemli bir kazanım olarak öne çıkıyor.

Türkiye ile Libya Ulusal Mutabakat Hükümeti arasında 27 Kasım’da “Güvenlik ve Askeri İşbirliği Mutabakat Muhtırası” ile iki ülkenin uluslararası hukuktan kaynaklanan haklarının muhafazasını hedefleyen “Deniz Yetki Alanlarının Sınırlandırılmasına İlişkin Mutabakat Muhtırasının” imzalandığı bildirildi.

  Türkiye-Libya 'Deniz Sınırları Anlaşmasının' Hukuki Boyutu

Türkiye-Libya anlaşması Türkiye’nin Doğu Akdeniz politikasında önemli bir kazanım.

Doğu Akdeniz’de Türkiye’nin dışında Suriye, Lübnan, İsrail, Mısır, Libya, Yunanistan, KKTC ve Güney Kıbrıs Rum yönetimi bulunuyor. Bu nedenle deniz yetki alanlarının sınırlandırılması büyük önem taşıyor.

Türkiye, bölgede uluslararası hukuktan kaynaklanan haklarının mücadelesini uzun yıllardır sürdürüyor. Doğu Akdeniz’de hidrokarbon kaynaklarının 2000’li yılların başında keşfinden sonra Doğu Akdeniz’deki ülkeler bu konuda adım atmaya başladı ve deniz yetki alanlarını sınırlandırma konusu ön plana çıktı.

GKRY, Kıbrıs Türklerinin eşit haklarını hiçe sayarak ve Kıbrıs meselesi çözülmemiş olmasına rağmen 2003’te Mısır, 2007’de Lübnan, 2010’da da İsrail ile deniz sınırı anlaşmaları yapınca Türkiye ve KKTC bu anlaşmalara şiddetle itiraz etti. İtirazın sebeplerinden biri anlaşmanın Kıbrıs Türk tarafının eşit haklarını, diğeri ise Mısır ile yapılan anlaşmanın Türkiye’nin kıta sahanlığı haklarını ihlal etmesiydi. Türkiye, bölge ülkelerini bu anlaşmaları yapmamaları konusunda uyardı ancak Mısır ve İsrail, Rumlarla yaptıkları anlaşmaları onayladı. Lübnan ise İsrail ile arasında ihtilaflı bir alan oluşunca anlaşmayı onaylamadı.

Rum yönetimi, bölge ülkeleriyle görüşmelerinde Kıbrıs adasını bir “ana kara’’ gibi varsayarak eşit uzaklık ilkesine göre sınırlandırma anlaşmaları yaptı. Oysa kıta sahanlığı ve münhasır ekonomik bölge (MEB) sınırlandırmasında eşit uzaklık ilkesi bir kural olarak zikredilmiyor.

Uluslararası hukuktaki ve hatta BM Deniz Hukuku Sözleşmesi’ndeki temel kural “hakça paylaşım” ilkesi. Bu ilkeye göre, adalara ana karalara kıyasla daha az kıta sahanlığı/MEB alanı verilebiliyor. Hatta adalar tamamen çevrelenebiliyor. Bu noktada adaların büyüklüğü, cephe uzunlukları, konumu, ana karalardan ne kadar uzak oldukları gibi birçok faktör dikkate alınıyor.

Uluslararası mahkeme ve hakemlik kararlarında bu faktörler ayrıntılı olarak izah ediliyor ancak GKRY’nin bölge ülkeleri ile yaptığı anlaşmalarda “hakçalık ilkesi” hiçbir şekilde dikkate alınmamış gibi gözüküyor. Bu da başta Mısır olmak üzere İsrail ve Lübnan gibi ülkelerin önemli deniz yetki alanı kaybetmesine neden oluyor. Bu ülkeler Türkiye’nin dikkat çektiği hakça sınırlandırma ilkesine göre hareket etmiş olsaydı ülkelerine daha fazla deniz alanı kazandırabilirdi.

İstanbul’da iki ülkenin dışişleri bakanları tarafından imzalanan anlaşma, Güney Kıbrıs Rum yönetimi (GKRY) ve Yunanistan ikilisinin İsrail, Lübnan, Mısır, Ürdün gibi bölge ülkeleriyle üçlü iş birliği mekanizmaları kurma yoluyla veya “Doğu Akdeniz Gaz Forumu” gibi oluşumlarla Türkiye’yi Akdeniz’de dışlama ve yalnız bırakma politikalarına da hukuki ve siyasi açıdan güçlü bir yanıt niteliği taşıyor.

Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti (KKTC)

12 mil karasularına ve 200 metre derinliğe veya işletilebilir derinliğe kadar olan bölgede kıta sahanlığına sahip olabileceğine ilişkin düzenlemeleri bulunan KKTC, Doğu Akdeniz politikasını hakkaniyet ilkesi üzerine konumlandırmıştır. Bu ilke çerçevesinde KKTC, Doğu Akdeniz’de münhasır ekonomik bölgelerin belirlenmesi için bölge devletlerinin bir araya gelerek hakkaniyet ilkesi çerçevesinde paylaşım antlaşması imzalaması gerektiğini savunmaktadır. Bunun yanı sıra KKTC yönetimi, GKRY’nin adanın tek temsilcisiymiş gibi hareket etmesini ve bölge devletleri ile münhasır ekonomik bölge antlaşmaları imzalamasını kabul etmemekte ve yapılan antlaşmaları tanımamaktadır. Ayrıca KKTC, gerek Kıbrıs adası üzerindeki gerekse deniz alanlarındaki hidrokarbon kaynakları üzerinde GKRY ile eşit haklara sahip olduğunu belirtmekte ve bu görüş doğrultusunda GKRY ve petrol şirketlerinden %50 pay talep etmektedir.

KKTC’nin Doğu Akdeniz’e ilişkin attığı bir diğer adım da Türkiye ile 2011 yılında münhasır ekonomik bölge antlaşması ve Türkiye Petrolleri Anonim Ortaklığı (TPAO) ile petrol ve doğalgaz arama antlaşması imzalaması olmuştur. Bu antlaşma ile TPAO KKTC’ne ait deniz yetki alanlarında sondaj çalışmalarına başlamıştır.

Kıbrıs’ta İngiliz Üsleri ve Karasuları

1878 yılında yerleştiği Kıbrıs’tan, Kıbrıs Cumhuriyeti’nin kurulması ile çıkan İngiltere, 1960 yılında imzalanan Kurucu Antlaşması’nın A ekinde Agrotur ve Dikelya üslerini kendi egemen toprağı olduğunu ve iki üssün bulunduğu bölgelerde belirlenen deniz alanının Kıbrıs Cumhuriyeti’nin karasuları olarak ileri sürmemesini kabul ettirmiştir. Pek tabiî ki bu durum, İngiltere’yi Doğu Akdeniz’deki bölgesel aktörlerden biri haline getirmiştir.

İmparatorluk Yolu’nun Doğu Akdeniz üzerinden geçmesi sebebiyle bölgeye her zaman ilgili olan İngiltere, Ortadoğu’daki hayati çıkarları ve GKRY’nin Doğu Akdeniz’deki petrol ve doğalgaz arama çalışmaları sebebiyle tekrar harekete geçmiştir. Pek tabi ki bu durum, İngiltere’yi Doğu Akdeniz’deki bölgesel aktörlerden biri haline getirmişti.

Bu bağlamda HMS Enterprise adlı gemi İngiliz üsleri arasındaki Limasol açıklarında petrol araştırması yapmış ve Lordlar Kamarası da aldığı bir kararla Kıbrıs’ta bulunan üslerinin karasularında petrol ve doğalgaz arama yetkisinin GKRY’de değil, İngilizlerin yetkisinde olduğunu belirtmiştir.

Bu durum, İngiltere’nin bölgedeki gelişmelere kayıtsız kalmadığını ve Kıbrıs’ta petrol veya doğalgaz bulunması halinde daha aktif tutum alacağı ve pay isteyeceğini göstermektedir.

Dipnot

Deniz Hukuku milletlerarası hukukun en eski konularından biridir. Milletlerarası Deniz Hukuku’nun temel kaynağı esasında örf ve adet hukukudur.

20 Haziran -29 Ağustos 1974 tarihleri arasında Karakaş’ta yapılan toplantıyla başlayan Üçüncü Deniz Hukuku Konferansı 10 Aralık 1982 tarihinde Montenegro Bay’da imzaya açılan deniz hukukuna dair Birleşmiş Milletler Konvansiyonunun veya bilinen adıyla Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesi (BMDHS)’nin kabulüyle sonuçlanmıştır.

Üçüncü Deniz Hukuku Konferansı’nda ortaya çıkan başlıca gelişmelerden biri de deniz yetki alanları kavramlarına Münhasır Ekonomik Bölge(MEB)’in girmiş olmasıdır. Daha önceleri kıta sahanlığı ile karasularının ötesine geçen deniz yetki alanları sınırlandırması, bu kez kıta sahanlığını da yeterli görmeyip MEB’in yazılı hukuka dahil edilmesiyle daha da genişlemiştir. Bu gelişmelerin denizlerin paylaşım mücadelesini daha da hızlandırdığı, üç tarafı denizlerle çevrili bir devlet olan Türkiye için de hayati önem taşıdığı açıktır.

Denizler hukuku diyor ki; MEB anlaşmasına esas olan kıyıları yan/yana veya karşı/karşıya olan ülkeler Uluslararası Adalet Divanı Statüsü’nün 38. Maddesinde belirtildiği şekli ile uluslararası hukuk kurallarına dayanan bir antlaşma yoluyla MEB ilan edebilirler.

Uluslararası deniz hukukuna göre, Münhasır Ekonomik Bölge ilan eden kıyı devletinin ilan ettiği Münhasır Ekonomik Bölge’yi gösteren harita yayımlayarak bir nüshasını BM Genel Sekreterliğine göndermesi gerektiğini belirtmektedir. (BMDHS,Md. 75 Para.2)

Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesinin Tarihçesi

1945 yılında ABD Başkanı Harry S. Truman’ın deniz alanlarındaki egemenlik ve yetki alanlarına ilişkin yayınladığı bildiri/deklerasyon önemli olmakla birlikte Cenevre’de 1958 yılında toplanan Birleşmiş Milletler I. Deniz Hukuku Konferansı deniz hukuku alanında evrensel planda yapılan ilk konferans olmuştur.

Ancak birçok soruna çözüm getirememesi ve ihtiyaçları karşılayamaması gibi nedenlerle yine Cenevre şehrinde 1960 yılında II. Deniz Hukuku Konferansı toplanmıştır. Bundan da istenilen sonuçlar alınamayınca üçüncü bir kongrenin toplanmasına ihtiyaç duyulmuştur. Böyle bir ihtiyacın ortaya çıkmasında dekolonizasyon süreci ile birlikte daha önce sömürge yönetimine tabii tutulan birçok ülkenin bağımsızlığını kazanması ve kendi menfaatlerini de gözeten bir sözleşmenin yapılmasını istemeleri önemli rol oynamıştır.

Öyle ki Cenevre’deki ilk konferansa 56 ülke katılmışken üçüncü konferansa 157 ülke katılım göstermiştir. 1973 yılında başlayıp 1982 yılında Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesi (BMDHS)’nin kabulü ile sonuçlanan Birleşmiş Milletler Üçüncü Deniz Hukuku Konferansı uluslararası deniz hukukunda yeni bir sayfa açmıştır. Denizler Anayasası olarak da adlandırılan bu sözleşme şimdiye kadar deniz hukuku ile ilgili yapılan en teferruatlı sözleşme olmuştur. 320 madde ve 9 ekten oluşan BMDHS, 2017 Kasım Ayı itibariyle 168 ülke tarafından onaylanmıştır (UN, Chronological lists of ratifications of, accessions and successions to the Convention and the related Agreements).

Bu sözleşme ile birlikte daha önce kodifiye edilenlerin yanında yeni egemenlik alanları (münhasır ekonomik bölge, bitişik bölgenin yeniden düzenlenmesi, kıta sahanlığının yeniden düzenlenmesi vb.) da tanımlanarak yazılı hale getirilmiştir. Bu çerçevede denizler, Uluslararası Deniz Hukuku bakımından kıyı devletinin hak sahipliğine göre belirli başlıklar altında sınıflandırılmıştır. Bu bağlamda yapılan adlandırmalarla iç sular, karasuları, bitişik bölge, münhasır ekonomik bölge (MEB), kıta sahanlığı ve açık denizler olarak tanımlanmışlardır.

E-BÜLTENE ABONE OLUN

Stratejik Ortak yazarlarının makalesi ve haritalar ücretsiz e-postanıza gelsin.

Abone oldunuz, teşekkürler.

Bir şeyler yanlış oldu. Lütfen daha sonra tekrar deneyin.

Abone Ol
Bildir
guest
0 Yorum
Inline Feedbacks
View all comments