Hızlı Kar Maksimizasyonu: 27 Mayıs 1960

Türkiye, 27 Mayıs 1960’ta diğer sabahlardan farklı bir güne başlıyordu.  Bu sabah radyolarda alışılagelmişin dışında farklı bir ses vardı. Bu ses Türk siyasal hayatının ilerleyen yıllarda önemli isimlerinden biri olan Kurmay Albay Alparslan Türkeş’e aitti. Türkeş şu açıklamayı yapmakta idi:

‘‘Sevgili vatandaşlar, dün gece yarısından itibaren bütün Türkiye’de Deniz, Hava, Kara Türk Silahlı Kuvvetleri el ele vererek memleketin idaresini ele almıştır. Bu hareket silahlı kuvvetlerimizin müşterek iş birliği sayesinde kansız başarılmıştır.’’

Demokrasinin içine düştüğü buhran ve son müessif hadiseler dolayısıyla kardeş kavgasına meydan vermemek argümanını kullanarak memleketin idaresine el koyan bu müdahale, Türkiye Cumhuriyeti tarihinin ilk başarılı[1] askeri müdahalesi unvanını taşımaktadır.

Müdahalenin kansız ve kısa sürede başarılmasının arkasında bürokrasinin net ve güçlü desteği yadsınamaz. Bürokrasinin desteğinin yanında müdahalenin varlığı, demokratikleşme adımlarının geç başlamış ve oturmamış olması ile de ilişkilendirilebilir.

İlerleyen yıllarda bazı çıkar gruplarının taklit edeceği 60 müdahalesinin genel hatları şöyleydi.

Emir komuta zinciri içinde gerçekleşmeyen müdahale 37 düşük rütbeli subayın planlaması dahilinde gerçekleşmiştir. Önce ordudaki komuta kademesi etkisiz hale getirilmiş daha sonra Cumhurbaşkanı ve Hükümet üyeleri tutuklanmıştır. Daha açık ifadeyle, hükümet uzaklaştırıldı, Meclis feshedildi, general ve subayların çoğu emekliye sevk edildi, 100’den fazla öğretim görevlisi görevden alındı ve bazı üniversiteler kapatılıp, el konuldu, 500’den fazla hakim ve yargıç görevden alındı. Böylelikle, her askeri ya da sivil müdahale (darbe, ihtilal vs.) sonrası yaşanan süreçlerde olduğu gibi müdahaleyi gerçekleştirenler yürütmeyi, yasamayı, orduyu, eğitimi ve yargıyı kontrolleri altına almışlardır.

Devamında 37 subay ve emekli Orgeneral Cemal Gürsel’in oluşturduğu Millî Birlik Komitesi ülke yönetiminin başına geçti.

Orgeneral Cemal Gürsel

KAVRAMSAL BOYUT

Müdahale, ‘’60 Darbesi’’ ya da ‘‘60 İhtilali’’ olarak da adlandırılmaktadır. Bu adlandırılmalar politik ve kültürel altyapılar nedeniyle farklılaşmaktadır.

Türk Dil Kurumu tarafından ihtilalin tanımı şöyle yapılmaktadır: ‘‘Bir ülkenin siyasal, sosyal ve ekonomik yapısını veya yönetim düzenini değiştirmek amacıyla kanunlara uymaksızın cebir ve kuvvet kullanarak yapılan geniş halk hareketi, devrim.’’

Darbenin Türk Dil Kurumu’ndaki tanımı ise şöyledir: ‘‘Bir ülkede baskı kurarak, zor kullanarak veya demokratik yollardan yararlanarak hükûmeti istifa ettirme veya rejimi değiştirecek biçimde yönetimi devirme işi’’

1960 Askeri Müdahalesi’nin ‘‘darbe’’ ya da ‘‘ihtilal’’ olarak adlandırılmasının temelinde siyasal anlayış yatmaktadır. Zira müdahalenin sonuçları bir tarafın önceliklerine hizmet etmiş, diğerinin ise önceliklerinin aksine. Çıkar çatışmaları neticesinde ortaya çıkan bu müdahale yine çıkar gruplarına göre farklı isimlerle adlandırılmıştır.

Müdahale’nin özgürlükçü bir ortam ve çağdaş bir anayasa getirdiğini düşünenler müdahaleyi ‘‘ihtilal’’ olarak adlandırmışlardır. N. İlter Ertuğrul kitabında[2] şu ifadelere yer vermiştir.

‘’27 Mayıs bir ‘‘devrim’’di. Oy çoğunluğuna sahip olma, her şeyi yapma hakkı verir sanıp diktatörlüğe giden bir iktidarı devirdi. (…) üç idam bu harekete gölge düşürse de, Türkiye’ye çağdaş bir anayasa, hak ve özgürlük ortamı bıraktı.’’

1961 Anayasasının ‘‘Başlangıç’’ bölümünde ise müdahale şöyle atfedilmiştir:

‘‘Anayasa ve Hukuk dışı tutum ve davranışlarıyla meşruluğunu kaybetmiş bir iktidara karşı direnme hakkını kullanarak 27 Mayıs 1960 Devrimini yapan Türk Milleti…’’

Bu görüşün karşısındakilerin argümanı ise demokrasinin hiçe sayıldığı, milli iradenin göz ardı edildiği yerde özgürlükçü anayasadan bahsedilemeyeceğiydi. Devamında, ‘‘darbeyi’’ meşrulaştırmak maksadıyla gündemi meşgul etme amacından başka bir şey değildir, demişlerdir.

Anayasayı hazırlamak için kurulan komisyon hareketin meşruluğunu ‘‘Meşruiyetini kaybetmiş bir iktidara karşı yapıldığı için meşru bir hareket’’ açıklaması yaparak savunmuştur.

Anayasa üzerinden yapılan tartışma, ‘‘Cumhuriyet’in İlk Yüzyılı[3]’’ kitabında İsmail Küçükkaya’nın sorusu İlber Ortaylı’nın cevabı ile sonlandırılacaktır. İsmail Küçükkaya’nın 1961 Anayasası’nın anayasa tarihçiliğimizin içinde özel bir konumu var. Kimisi özgürlükçü buluyor, kimisi de ‘‘o bedene çok boldu’’ diyor. 1961 Anayasası’nı nasıl değerlendirebiliriz? Sorusuna İlber Ortaylı’nın verdiği cevap şöyledir:

‘‘1961 Anayasası 27 Mayıs hareketinin yapısına uygundu. (…) 1961 Anayasası her şeye rağmen tartışmasız ve dayatma ile geçmiş değildir. Bizzat anayasayı hazırlayan komisyon iki kere değişti. (…) 1961 Anayasası Ankara’da SBF, Hukuk ve Yargıtay çevrelerinin görüş birliğinin hâkim olduğu, geniş bir grubun uzunca tartıştığı ve Kurucu Meclis’e hakim olarak yön verdiği bir yasama faaliyetidir. (…) Dili bakımından şahane bir edebiyatı barındırır, maddeleri çok Batı Avrupalıdır. Fakat o elbise bize bol geldi.’’

Bizim için ihtilal, demokratik olmayan kurumların ve bu kurumların tepesindeki iktidar sahiplerinin baskısına ve keyfiyetine direnme, direnç oluşturulduktan sonra demokrasiye götürecek başkaldırıdır.

Darbelere karşı savunulan argümanlardan biri ‘‘milli irade’’dir. Bizim için darbenin kelime anlamı, gerçek anlamı olan, vuruş, çarpıştır. Yani bizim için asıl darbe, eğitim hakları elinden alınmış çocuk işçilerin ağır sanayilerde çalıştırılması, işçi ölümlerinin önlenmesi için gerekli tedbirlerin alınmaması, kadına şiddet ve çocuk gelin olaylarının önlenememesi, sendikal ve grev haklarının unutturulması, tepki, protesto ve eylem haklarının askıya alınması, alınan oksijene kadar varan vergilendirmelerin olması, komik asgari ücretler, işsizlik, niteliksiz eğitim, liyakatsiz istihdam, toplum yararı aksine öz çıkarların maksimize edilmesi, vicdan hürriyetinin yağmalanması gibi konularda yöneticilerin halka vurduğu darbedir.

BÜROKRATİK SÜREÇ VE ETMEN

27 Mayıs müdahalesinin arka plandaki en büyük destekçilerinden birisi ‘‘bürokrasi’’ idi. Cumhuriyet’in bekçiliği görevi de verilen bürokrasi, siyasi sistemin kendini halkın geniş katılımına açması, Demokrat Parti’nin kurulması ve Demokrat Parti’nin bürokrasinin etkinliğiyle mücadeleyi hedef haline getirmesi ile birlikte Türkiye’de itibar mücadelesi başlamıştı. Maddi kayıplar, geniş imkanların kısıtlanması ve devlet yönetimindeki haklarının sınırlandırılması bürokrasinin askeri müdahaleden yana tavır çizmesine etkili olmuştur.

DP hükümetlerinde, parti programına uygun olarak, bürokrasinin siyasal etkinliğini kırmaya yönelik çabalar ön plana çıkmıştır. Bürokrasi ise güçlü bir direnç göstermiştir. DP’liler bu durumu “Milli iradenin” kabul edilmez bir biçimde engellenmesi olarak görmüşler buna karşılık bürokratlar “Cahil bir çoğunluğun seçtiği yeteneksiz ve ilkesiz” politikacılara karşı “kamu yararını” korumayı kendilerine görev saymışlardır. Bürokrasi, DP iktidarının uyguladığı politikaları Kemalist ilkelere karşı yapılan bir ihanet olarak kabul etmişlerdir.

Devlet fonlarının siyasal himayecilik amaçlarıyla kullanılmasını, devlet hazinesinin affedilmez bir yağması olarak görmüşlerdir. Bürokratların hiç alışık olmadıkları bir durum daha ortaya çıkmış o da, yerel parti örgütlerinin yerel bürokrasiye baskı yapmasıdır.[4]

Yönetim alanın da sağ kanat çıkışlı[5] partilerin sıklıkla dile getirdiği bürokrasi ile mücadelesi argümanı ve devleti küçültme fikri İkinci Dünya Savaşı sonrasındaki imar çalışması sonrası başlamış ve tepe noktasına 70’lerde ulaşmıştır. Devleti yani bürokrasiyi küçültme akımı Türkiye’yi de etkilemiş ve zaman zaman aykırı uygulamaları olsa da öncülüğünü Demokrat Parti gerçekleştirmiştir. 2000[6]’lere gelindiğinde devleti büyütmek isteyenlerin bu sefer sağ kanattan geldiği görülmüştür.[7]

BÜROKRATİK SÜREÇ

Cumhuriyet Dönemi

Cumhuriyet’in ilk dönemlerinde bürokrasinin iki temel misyonu vardı. Birincisi, reformları geliştirerek devam ettirmek, yerleştirmek, korumak; ikincisi, ekonomik kalkınmaya devletin öncülük etmesiydi. Bu nedenle bürokrasiye geniş imkanlar ve hukuksal güvenceler tanındı. Uygulanan devletçilik politikası da bürokrasinin ekonomik ve sosyal hayata büyük ölçüde müdahalesine yol açtı.

Tek Parti Dönemi

Cumhuriyetin ilk yıllarında, bürokrasinin yapısı ve işlevleri fazla gelişmiş değildi. Henüz kapsamlı toplumsal ve ekonomik devlet görevleri oluşmadığı için, İçişleri, Dışişleri, Maliye, Adalet ve Savunma gibi daha çok klasik kamu görevlerini yerine getiren bakanlıklar dikkat çekmekteydi. Devletin modernleşme ve ekonomik gelişmeye yönelik politikaları, kamu bürokrasisinin büyümesini sağladı. Bu dönemde devrimlerin yürütülmesi ve bekçiliği, bürokrasinin öncelikli göreviydi. Cumhuriyetin ilk yılları, toplumsal konumu ve yetkileri bakımından bürokrasinin altın dönemi olarak nitelendirilir. Bürokrasinin yüksek toplumsal statüsü, bürokratların gelir dağılımında ayrıcalıklı bir kesim olmasını sağladı. Memurlara tanınan yetkiler ve imkanlar, onların toplum üzerindeki otoritesini ve baskısını artırmasına neden oldu.

1950 – 1960

Siyasi sistem, kendini halkın geniş katılımına açtı ve söz konusu yılda Demokrat Parti’nin kurulmasıyla birlikte Türkiye resmen çok partili siyasi hayata geçti. Demokrat Parti’nin kurulması, bir bakıma merkezin, kenarın siyasete katılmasına izin vermesi demekti. Politikada çok partili siyasi hayat başlayınca, modernleştirici bürokratik elitin gücü azalma sürecine girdi. Bürokrasi, siyasi iktidarın piyasa ekonomisine dayalı politikalarına ve Atatürk devrimleri konusundaki esnek tutumuna karşı tepki gösterdi.

1960 Sonrası

Asker ve sivil bürokratlar ile aydınlar, Demokrat Parti iktidarına birlikte muhalefet ettiler. Bu dönemde, bürokrasi-siyasi iktidar mücadelesinde, bürokrasi yenik çıkmıştı. Bir yandan yetkileri ve gücü azalan, diğer yandan da mali sıkıntıya düşen bürokrasi, eski günlerinin özlemi içinde 1960 askeri müdahalesine sempati ile baktı.

1961 Anayasası, parlamentoyu, egemenliği kullanacak tek organ olmaktan çıkardı ve egemenliğinin kullanımını yetkili organlara verdi. Bu yetkili organlar içinde Anayasa Mahkemesi, üniversiteler ve bürokrasi de vardı. 1961 Anayasası, askeri bürokrasinin, MGK vasıtasıyla devlet yönetiminde etkili ve özerk bir konuma yükselmesini sağladı. DP’nin iktidar dönemi dahil olmak üzere 1980’e kadar olan dönemde, daha çok merkezi bürokrasinin güçlendirilmesi ve geliştirilmesi yönünde bir politika izlendi. Bürokrasinin gücü, ülke yönetimindeki etkinliği ile doğru orantılıdır. İktidarın bürokrasi ile olan iş birliğinin önemi büyüktür. Tıpkı bu birlikteliğin yönünün önemi kadar. Zira bu süreç ya iktidarların el değiştirmesine sebep olur ya da tasfiyelerin yaşanmasına.

BÜROKRASİ VE SİYASAL KURUMLAR

Bürokrasinin Güç Kaynakları

Bürokrasinin en nemli güç kaynağı bilgi ve uzmanlıktır. Siyasi kurumların ihtiyaç duyduğu bilgi ile onun yorumlanması için gerekli teknik uzmanlık, bürokrasinin elinde bulunmaktadır. Bürokratlar, sahip oldukları bilgileri saklayarak, eksik vererek ve farklı yorumlayarak kendi stratejik amaçları için kullanabilmektedir. Bürokrasinin elindeki ikinci güç kaynağı, karar verme iktidarıdır. Bürokrasiler, çoğu durumlarda yasama organına göre daha hızlı karar alabilmektedir. Bürokrasiler, kararlarında seçmenlerden gelebilecek baskılara karşı fazla duyarlı olmak zorunda değildirler. Bürokrasinin üçüncü güç kaynağı, onun devamlı ve istikrarlı bir statüye sahip olmasıdır. Bürokrasinin dördüncü güç kaynağı, bakanlık organizasyonu dışında özerk yapılı örgütlenme modelidir. Bürokrasinin beşinci güç kaynağı, örgüt ideolojisidir. Bürokrasinin altıncı güç kaynağı planlama ve bütçelemedir.

Siyasi Kurumların Güç Kaynakları

Siyasi kurumların elindeki en önemli güç kaynağı, onların meşruiyetidir. Siyasi kurumların elindeki ikinci güç kaynağı para, yani bütçe yapma yetkisidir. Siyasi kurumların elindeki üçüncü güç kaynağı halktır. Siyasi kurumların elindeki dördüncü güç kaynağı bürokrasilerin yetki ve özerklik talepleridir. Siyasi kurumların elindeki beşinci güç kaynağı bürokrasi dışında kendilerine bağlı uzman personel kadrolarını ve bilgi kaynaklarını geliştirmektir.

Bürokrasinin Demokrasi Açısından Taşıdığı Olumsuzluklar

  • Toplumda önemli güç eşitsizlikleri ya da dengesizlikleri meydana getirmektedir.
  • Siyasi egemenliği arttırmak ya da baskıcı bir devlet yönetimi oluşturmak isteyen siyasi elitin aleti olabilir.
  • Seçimle gelmiş siyasi iktidarın denetimi dışına da çıkabilir.
  • Siyasi bakımdan tarafsız bir organ olması gerekirken, idari gücü ve yeteneği sebebiyle bundan sapmaktadır.

Bürokrasinin Demokrasiye Katkıları

  • Demokratik bir toplumda siyasi bozulmayı ya da yolsuzluğu azaltır ve demokratik işlemlerin korunmasında bekçilik görevi yapar.
  • Teorik olarak bürokratik personel politikası, teknik niteliklere dayanacağı için, işe girmedeki eşitsizlikler büyük ölçüde azalabilir.
  • Bürokratik örgütler olmadan, modern toplumlarda demokrasi ve gelişme hedeflerine ulaşmak mümkün değildir.

SONUÇ

İktidardaki sorun, DP’nin politik tercihlerindeki yanlışlardan ziyade bakış açısı ve toplumun ne kadarını kucaklanmasıydı. Bu sorun yalnız Demokrat Parti’ye has değil Türk Siyasal Hayatı’nın kangreni olacaktı. Siyasal partilerin isimleri, flamaları, sloganları, amblemleri ve neredeyse her şeyleri birbirinden farklı olsa da ortak yanları vardı; iktidara gelerek devleti ele geçirme algısı. Gizli ya da açıktan tasfiyeler, liyakatsiz atamalar, çıkar iş birlikleri ve onun getirdiği çıkar çatışması… Meşruiyet kaygısı ile kurulan iş birlikteliğinin zaman içinde çökmesi ya da doyumsuzluk sınırının giderek açılması çıkar çatışmalarını da beraberinde getirmektedir. Bu çıkar çatışmalarının sonucu iki ihtimale gebedir: sivil müdahale ve askeri müdahale. Çıkarın ve meşruiyetin kesişim yönü bu müdahaleleri adlandırmada farklılık yaratır.

Demokratikleşme tarihinin bu tutum ve davranışlara etkisi büyüktür. Burada yerleşik demokrasi kavramı önem kazanmaktadır. Zira, henüz demokratikleşme süreci olgunlaşmamış bir toplumda ihtişamlı bir demokratik siyasal sistemin kurulmasını beklemek akıllıca değildir. Ayrıca, Türk demokratikleşme süreci içerisinde muhalefet olgusu kavranamamıştır. Yani, her defasında muhalefet oluşmuş fakat iktidarın buna tahammülü olmamıştır. Bu sorunun günümüzde dahi çözülememiş olması dikkat çekicidir. Demokrasinin her şeyden önce halkın kültürü haline gelmesinde demokratikleşme sürecinin önemi büyüktür. Örneğin, Türk Tarihi’nde modern anlamda demokrasiye, poliarşiye götürecek adımı görebilmek için tarihi 19.yüzyıldan başlatmak gerekirken İngiltere’de ise bu adımı görebilmek için tarihi 13.yüzyıldan başlatmak gerekir.

Şevket Süreyya Aydemir derki: ‘‘İhtilal ne iyi ne de fenadır. İhtilali şartlar yaratır. Eğer şartlar ihtilale gebeyse ve eğer iktidarlar bu şartları gereği gibi değerlendiremezse, ihtilal olur…’’

Yassıada’da Demokrat Partililerin avukatlığını yapan Doğru Yol Partisi eski Genel Başkanı Hüsamettin Cindoruk Demokrat Parti hakkında derki: ‘‘Demokrat Partiyi 1946-55 ve 1955-60 diye ikiye ayırarak değerlendirmek lazım. Birisini alkışlayalım, birini yargılayalım.’’

KAYNAKÇA

AYDEMİR, Şevket Süreyya, İhtilalin Mantığı ve 27 Mayıs İhtilali, Remzi Kitabevi, 2000, Ankara

ÇAKMAK, Ed. Haydar, Liderlerin Dış Politika Felsefesi ve Uygulamaları, Doğu Kitabevi, 2013, İstanbul

ERTUĞRUL, N. İlter, Cumhuriyet Tarihi; El Kitabı, ODTÜ Yayıncılık, 2009, Ankara

GÖKÜŞ, Yar. Doç. Dr. Mehmet, Demokrat Parti Döneminde Türk Kamu Bürokrasinin Genel Görünümü, SÜ İİBF Sosyal ve Ekonomik Araştırmalar Dergisi

ORAN, Ed. Baskın, Türk Dış Politikası; Cilt 1: 1919-1980, İletişim Yayınları, 2001, İstanbul

ORTAYLI, İlber; KÜÇÜKKAYA İsmail, Cumhuriyet’in İlk Yüzyılı, Timaş Yayınları, 2015, İstanbul

Ders Notları

Prof. Dr. Nail ÖZTAŞ, Gazi Üniversitesi 2016-2017 Güz – Bahar Dönemleri Kamu Yönetimi I-II Dersleri

İnternet Kaynakları

Barobirlik.org.tr

Basbakanlik.gov.tr

Tbmm.gov.tr

Tdk.gov.tr

ipfs.io/ipfs/QmT5NvUtoM5nWFfrQdVrFtvGfKFmG7AHE8P34isapyhCxX/wiki/27_May%C4%B1s_Darbesi.html

[1] Başarı kavramı hedefe ulaşma anlamında kullanılmıştır.

[2] N. İlter ERTUĞRUL, Cumhuriyet Tarihi; El Kitabı, ODTÜ Yayıncılık, 2009, Ankara, s.100

[3] İlber ORTAY, İsmail KÜÇÜKKAYA, Cumhuriyet’in İlk Yüzyılı, Timaş Yayınları, 2015, Ankara, s.201-202

[4] Yar. Doç. Dr. Mehmet Göküş, Demokrat Parti Döneminde Türk Kamu Bürokrasinin Genel Görünümü, SÜ İİBF Sosyal ve Ekonomik Araştırmalar Dergisi, s. 41

[5] ABD Başkanı Clinton’un Neo-Liberal politikalara destek vermesi dikkat çekicidir.

[6] 11 Eylül Saldırısı ve Mortgage Krizi nedeni ile

[7] Ayrıntılı bilgi için ‘‘Sarkaç Kuramı’’

1 YORUM

YAZIYLA İLGİLİ YORUM YAZABİLİRSİNİZ

Please enter your comment!
Please enter your name here