İstihbaratta “Etik” ve “Reelpolitik” Dengesi

Siyasal yaşantıya yansıyan yönünden ayrı olarak istihbarat, özellikle biz gençler için düşünülmesi, tartışılması, felsefesinin yapılması gereken bir “BİLİM DALIDIR”. Bu yazının amacı da istihbaratı temelden düşünecek, tartışacak ve felsefesini yapacak genç arkadaşlarımıza bir referans noktası verebilmektir. Çünkü düşüneceğimiz şeyi zihnimizde nerede ve ne şekilde konumlandırırsak düşünme faaliyeti de o doğrultuda devam edecektir. Yazının sonunda istihbarat tarihinden çok bilinen bir hikâye paylaşacağım ve aşağıdaki açıklamalardan hareketle sizlerin kıymetli görüşlerini de soracağım.

Türkiye Cumhuriyeti Devleti, kurulduğu günden bugüne kadar seleflerinin maddi ve manevi yükünü omuzlarında hissetmiştir. Ülkesel ve bölgesel stratejiler üretirken mümkün mertebe Osmanlı Devleti’nin halefi olduğu bilinci ile hareket etmiştir. Özellikle bölgesel politikalarda hem reel politiğin hem de Osmanlı’nın manevi mirasçısı olmanın bir gerekliliği olarak “stratejik ön hatlarını” Osmanlı bakiyesi olan topraklardan başlatmıştır. Bu bilinçle hareket etmediği zamanlarda ise halkın vicdanında mahkûm edilmiştir. Bu durum hiç şüphesiz ülkedeki kamu kurumlarının kurumsal zihniyetlerine de etki etmiştir. Kendi görev alanında devlet kurumlarımız bu zihniyet ile hareket etmiştir.

Devlet kurumlarının stratejilerini ve reflekslerini şekillendiren evrensel ve tarihsel bir takım etik değerler vardır. Her devlet tarihte ve küresel siyasette kendisini ve toplumunu nerede ve hangi rolde gördüğüne göre değişen bir “etik değerler algısına” sahiptir. Ülkelerin birbirinden farklı paradigmalara sahip olmasının sebebi “etik ile reel politik” arasındaki dengenin kültürel ve tarihsel anlamda sahip olunan argümanlar sebebiyle farklı şekilde kurulmasıdır. Tarihteki Türk devletlerinin yönetiminde her ne kadar etik değerlerden vazgeçilmese de reel politik de asla göz ardı edilmemiştir. İki kavramdan biri baskın olan bir devlet yönetiminde kurumlar sağlıklı çalışamaz ve bu durum devleti acze sürükler. Burada sorulması gereken soru şudur; Bu dengenin iyi kurulmasında her iki kavram bakımından içinde kalınması gereken temel değerler çerçevesi nasıl şekillenmelidir? Diğer bir ifadeyle bu iki kavram bakımından objektif anlamda sınırların ihlalinin kabul edilebilirliği nedir?

“Etik davranışları belirleyen etik ölçüler, zaman içerisinde toplumsal dinamiklere paralel olarak değişebilir. Bu nedenle etik davranışlar dinamiktir.”[1] Tarihin belli bir safhasında kabul edilebilir olan etik ölçütler bugünün koşullarına uygun olmayabilir. Bu doğal bir gerçekliktir. Zira bu etik ölçütler –dinlerin ortaya koymuş olduğu değerleri göz ardı edersek-  yaşanmışlıklar temelinde zaman içinde oluşmuştur. Yani bu etik değerler çerçevesinin ihlal edilebilirliğinin sınırı da tarihe nereden baktığımıza göre değişir. İnsanlık tarihine baktığımız zaman ahlaki değerlerin, sosyal yaşantının, bilim ve tekniğin tarihle genel olarak doğru orantılı olarak geliştiğini görürüz. Ancak sanayi devriminden sonra bilim ve tekniğin sıçrama yapmasıyla ahlaki değerlere bakış açımız ve sosyal yaşantımız büyük ölçüde değişmiş ve tarihle olan paralel gelişmişlik durumu ortadan kalkmıştır. Yani sosyal anlamda hayatımız insanlık tarihi boyunca meydana gelenden çok daha büyük bir değişimi sadece 100 yıllık bir süreçte yaşamıştır ve etik, sosyal yaşantı, temel insani değerler gibi diğer argümanlar bilim ve tekniğin bu gelişmesine felsefi anlamda ayak uyduramamışlardır.  Zira bu süreçte “mesleki etik, bilimsel etik, siyasal etik vb.” kavramlara ihtiyaç duyulmuş ve bu disiplinler ortaya çıkmış, kanunlaşmış, tartışılmış ve belli menfaatlerin önünde yer alması gerekliliği kabul görmüştür.

Devlet yönetimi anlamında ortaya çıkan yeni gereklilikler ve imkânlar da beraberinden yeni bir etik algısı getirmiştir. Örneğin bundan 100 yıl önce devlet çıkarları ve kişilerin özel hayatları günümüzde olduğu kadar birbiriyle kesişmiyordu. Günümüzde teknolojik gelişmelerin getirmiş olduğu imkânlar ve bu imkânlar karşısında devlet güvenlik mekanizmalarının sahip olduğu savunma içgüdüsünden kaynaklı refleksler birbiriyle çatışabilecek çok daha geniş bir alana sahiptir.  Devletler dünya şartlarında küresel siyasete dâhil olup yön verirken devlet güvenliği anlamında öncelikle stratejik planları içindeki önceliklerini belirlemelidir. Bu öncelikler belirlendikten sonra da hedefe ulaşmak için seçilen yolda devletin reflekslerine ve paradigmasına şekil verecek olan etik ve reel politik kavramları arasındaki denge sağlıklı bir şekilde kurulmalıdır.

Reel politik Almanca kökenli bir dış politika kavramıdır. Devletlerin hiçbir ideolojiye, değere bağlı kalmaksızın sadece ortadaki gerçekliklere odaklanarak, mevcut durumu esas alarak stratejik ve taktiksel adımlarını planlayıp buna göre hareket etmesini ifade eder. Bu yaklaşıma göre devlet yöneticileri yalnızca ulusal menfaatleri göz önüne alarak hareket ederler.

İlk bakışta çok acımasız gibi görülen bu yaklaşım aslında bazı durumlarda devletin bekası için son derece elzemdir. Tamamen etik ve ahlaki değerlere dayanan bir devlet yönetimi gerçeklikten çok uzaktır. Devlet yönetimi her ne kadar belli bir stratejiye dayanılarak yapılmak zorunda olsa da aslında hayatın ve özelde devlet yönetiminin temelinde bir takım kemikleşmiş, gerekli ve vazgeçilemez tutarsızlıklar vardır. Bu gerekli tutarsızlıklar genellikle etik ve reel politik kavramlarının kesiştiği noktalarda hayat bulur. Kurtarma operasyonları bu durumun en iyi örneklerindendir. Bir kişinin hayatı için onlarca kurtarma görevlisi hayatını tehlikeye atar ve bazen kurtarılan bir kişinin yanında çok sayıda kurtarma görevlisi hayatını kaybeder. Objektif olarak baktığımız zaman bu durum tam manasıyla bir “gerekli tutarsızlık”tır.

Weber’e göre dünyada hiçbir etik, iyi amaçların gerçekleşmesi için insanın birçok durumda ahlaki açıdan kuşkulu ya da en azından tehlikeli araçlar kullanmak ve kötü sonuçlara yol açma olasılığı, hatta durumuyla karşı karşıya bulunduğu ve faillerin bedelini ödemeye hazır olması gerektiği olgusunu göz ardı ettirmez.[2] Etik ve reel politik arasındaki dengeyi kurmaya yarayacak objektif ölçütler sınırlıdır. Bu konu çoğunlukla kişilerin ve halkların vicdanıyla ve kendilerini felsefi anlamda dünya üzerinde “nerede ve nasıl”  gördükleri ile alakalıdır.

Etik hakkında birçok tanımlama yapılabilir ancak en geniş anlamda etik bir felsefedir. İyi-kötü, doğru-yanlış, değerli-değersiz bağlamında ahlakı inceler. Yani etik aslında ahlak felsefesidir. “Etiğin amacı olan değerler yargısına yardımcı olacak ön bilgiler ise, insanlığın tarih süreci içerisinde ortaya koymuş olduğu birikimlerin bir uzlaşıyla, tekrar insan yaşantısına kazandırılmasının bir ürünüdür. Bu kazanım, insanlar için bazen pusula işlevi gören fakat çoğu defa etik özünde toplanmış birer içselleştirme modülleri olarak karşımıza çıkmaktadır. Örneğin, insana kötü muamele etmemek ortak bir etik değerdir. Ancak kötü muamelenin ne olduğu, sınırları, yaşayan her bir bireyin kendine özgü dünyasındaki kurallar ve ön kabullerle sınırlı olacağından bu noktada etik, bireyin değerlerinin oluşumu ve doğru karar verebilmesinde bir içselleştirme vazifesi görmektedir. Bu çerçeveden hareketle, etiğin öncellikli hedefinin kurallar koyma değil ancak her bir bireyin kendi iç dünyasında doğruları ve yanlışları tayin etmede bir pusula görevi üstlenmek olduğunu söylemek mümkündür.”[3]

Her iki kavrama da kısaca değindiğimize göre gelelim hikâyeye…

NAZİLERİN İSTİHBARAT OYUNCAĞI: ENİGMA

“The İmitation Game” filmini izleyeniniz vardır. Filmin en önemli yanı gerçek bir hikâyeye dayanmasıdır. Zaten istihbaratın etik ve reel politik ile ilişkisi üzerine düşünmem de açıkçası bu film sayesinde olmuştur. Yaşanmış hikâyemiz şu şekilde:

“Naziler en güçlü oldukları dönemlerde önüne çıkan bütün ülkeleri yerle bir edip ele geçirmektedir ve bütün askeri operasyonlarını “enigma” isimli şifreleme tekniği/makinesi ile yönlendirmektedirler. Dünya Nazilerin bütün hamlelerine yön veren emirlerin gökyüzünde olduğunu biliyor ama hiçbir şekilde enigma şifresini çözemedikleri için müdahale edemiyorlar. Bunun üzerine dünyanın en zeki insanlarından oluşan bir bilim ekibi kurulur ve tüm imkânlar seferber edilir. Amaç şifreleme yöntemini çözmek ve bir türlü durdurulamayan Nazi zulmünün önüne geçmektir.

Kurulan bu ekip uzun çalışmalar sonucu enigma sistemini çözmeyi başarırlar. Ancak şifreleri çözdüklerinde ilk elde ettikleri bilgi okyanusta bir Amerikan gemisinin Nazi’ler tarafından saldırıya uğrayacağı bilgisidir. Askeri komuta kademesinin önünde iki seçenek vardır; ya bu bilgiyi müttefiklerle paylaşarak askerlerinin hayatlarını kurtaracaklar ve bunun sonucunda açığa çıkacaklardır, ya da bu bilgiyi paylaşmayarak onları ölüme terk edecekler ve böylece enigmayı çözdükleri açığa çıkmayacaktır. Bir yanda engelleyebilecekleri bir saldırı ve yüzlerce askerin hayatı vardır, diğer yanda savaşı bitirebilme ihtimali…

Soru: Enigmayı çözen gizli istihbarat biriminde görevli olsaydınız bu bilgiyi üstlerinizle paylaşıp askerlerin hayatını mı kurtarırdınız, yoksa bilgiyi ulusal menfaatler gereği gizli mi tutardınız? Etik mi, reel politik mi? Peki, Naziler tarafından batırılacak olan gemide kardeşiniz de olsaydı cevabınız değişir miydi?

“31 Mart 2015 günü İstanbul Adalet Sarayı’nda DHKP-C’li teröristlerce şehit edilen, teröristin verdiği suyu içmeyi bile kendine zül sayan kıymetli meslek büyüğümüz, aziz şehidimiz Savcı Selim KİRAZ’ın hatırasına ithaf… Ruhu şad olsun… Saygılarımla…”


[1] Seyit KOÇBERBER, “Dünyada ve Türkiye’de Denetim Etiği”, Sayıştay Dergisi, Ankara, 2008, sayı.68, s.65-90

[2] Yunus YOLDAŞ, “Max Weber’in Siyasi Sorumluluk Etiği Anlayışı”, Süleyman Demirel Üniversitesi İİBF Dergisi, Isparta, 2007, cilt. 12, sayı. 2, sf. 207

[3] İhsan BAL, Fatih BEREN, “Polis ve İstihbarat Etiği”, Karınca Yayınları, Ankara, 2011, cilt 3, sf. 30

6 YORUMLAR

  1. hikayeye göre yapacağım davranış bunu paylaşmamak olurdu reel gerçeklilkle ilgili bir durum. ama eğer paylaşımış olsaydın buda etik bir gerçeklik olrdu. bu durumda amerikalı yetkililerde görüşüp geminin arıza yaptığı ve yine deniz altıların onlara yardıma gittiğini kamuoyuna bildirirdim. böylece hem şifreleme açığa çıkmazdı ve askerlerde ölmemiş olurdu. saygılarımla

    • Filmde gizli birim istihbaratı komuta kademesi ile paylasmamis ve askerleri ölüme terk etmişti. Yazıda da dediğim gibi bu bir tercih. Her iki seçenek için de kimse yadirganamaz ama Weber’in dediği gibi bu durum faillerin bedel ödemeye hazır olması gerektiği olgusunu da değiştirmez. Birçok tarihciye göre enigma sisteminin çözülmesinin savaşı en az 3-4 yıl kısalttığı söylenmektedir. Yorumunuz için teşekkür ederim. Saygılarımla…

YAZIYLA İLGİLİ YORUM YAZABİLİRSİNİZ

Please enter your comment!
Please enter your name here