Türk-Amerikan İlişkilerini Neler Bekliyor?

Geleceğin ne göstereceği şu anda oldukça belirsiz. Kuvvetle muhtemel Ortadoğu’da kartlar yeniden karılıyor. Tek umudumuz, Ankara ve Washington’ın bu fırtınalı sularda yol alırken ihtiyatı elden bırakmaması.

Amerika Birleşik Devletleri’nde Donald Trump‘ın başkanlık koltuğuna oturduğu, Türkiye’nin ise tartışmalı bir anayasal reform sürecinden geçmekte olduğu şu dönem, Obama yönetiminin son aylarında her iki taraftan da gerilen Türk-Amerikan ilişkilerine dair ihtiyatlı bir yorumda bulunmanın tam zamanı.

Türkiye ile ilgili durumu uzaktan anlaşılması zor kılan nedenlerden biri, Erdoğan’ın Türk demokrasisini otoriter bir eğilimle erozyona uğratmasına odaklananlarla, ülkenin durumunu esas olarak devlet ve toplumun güvenliği karşısındaki süregelen tehditlerin şekillendirdiğini düşünenler arasındaki ciddi yorum farkı. Tüm bunlar yeterince karmaşık değilmiş gibi, bir de Türkiye’nin ABD’nin Gülen hareketi ile kirli ilişkiler içinde olduğu yönündeki şüpheleri ve Amerika’nın da Türkiye’nin yüzünü Rusya ve hatta İran’a dönmesine ilişkin endişeleri var. Bu karşılıklı şüphe ortamı, zaten çetrefil olan genel tabloyu daha da karmaşık ve tartışmalı hale getiriyor. Bunun nedenlerinden biri de, bu konudaki gerçeklerin tamamının henüz ortaya çıkmamış olması.

ABD’nin 150. yıldönümü nedeniyle Türkiye’de 1926’da basılan posta pulu. Sol tarafta dönemin Türkiye Devleti Başbakanı İsmet İnönü, sağda abd başkanı Franklin D. Roosevelt.

Bu karmaşanın merkezinde Türk dış politikasında yaşanan değişiklikler var ki, bu değişiklikler kısmen Ankara’nın ABD ve Avrupa Birliği’nin tavrına yönelik hayal kırıklıklarını yansıtıyor, kısmen de Suriye sorunu başta olmak üzere Türk dış politikasının önceliklerine ilişkin yeni hesapları işaret ediyor. Arka planda ise hem Ankara hem de Washington nezdinde geleceğe dair kaygı yaratan olaylar var. Sadık bir NATO üyesi olan Türkiye, Washington ve Brüksel’in 15 Temmuz darbe girişimi karşısındaki “bekle ve gör” yaklaşımından rahatsız oldu. Türkiye’nin Amerika’nın geçmişte Gülencilerle olan bağlantılarına ilişkin şüpheleri de bu rahatsızlığı daha da gün ışığına çıkardı.

ABD’de pek bilinmese de, 2001’de Pennsylvania’da yaşayan Fethullah Gülen’e FBI ve Dışişleri Bakanlığı’nın tüm itirazlarına rağmen, CIA’in gayretleriyle yeşil kart verilmiş idi. Bu nedenle, Türkiye’de birçok kişinin, şüpheli başka koşulların da etkisiyle, darbe girişiminde Amerika’nın dahlinin bulunduğundan, en azından olacaklardan önceden haberdar olduğundan şüphelenmesi, hatta kimilerinin İncirlik Üssü’nde görevli Amerikalı askeri personelin darbecilere destek sağladığına inanması anlaşılabilir bir durum. Bu arka plan, ittifak ortakları olarak aralarındaki yakın ilişkiye rağmen, Türk hükümetinin ABD’ye bel bağlamasının veya güvenmesinin neden zor olduğunu açıklıyor.

Amerikan tarafındaki şüpheler ise daha ziyade jeopolitik nitelikli; kontrol kaybı duygusu ile temel konulardaki politik anlaşmazlıkların bir birleşimi. ABD’nin son başkanlık seçimlerinde Rusya kaynaklı hack’leme olayının derdine düşmesi, Ankara’nın yüzünü Moskova’ya dönmesine ilişkin kuşkularla kesişiyor. Türkiye’nin tutumunu ise potansiyel olarak değişmekte olan uluslararası işbirliklerinden kaynaklanan  farklı alternatifleri değerlendirdiğini düşünerek açıklamak mümkün. Ankara’nın bağımsız bir dış politika izlemesi, kısmen Türkiye’nin darbe girişimine ilişkin şüphelerinin ve ABD’nin, Fethullah Gülen’in yargı önüne çıkarılmak üzere acilen iade veya sınırdışı edilmesi yönündeki talebi yerine getirmekte işi ağırdan alması, söz konusu şüphelerin daha da artmasına neden oluyor. Türk yönetimi, ayrıca ABD’nin Esad karşıtı Suriyeli Kürt Halk Savunma Birlikleri’ni (YPG) IŞİD’e karşı verilen mücadelede müttefik olarak kabul eden politikasından da son derece rahatsız. Halbuki Ankara, Washington’ın aksine, YPG’yi PKK’nın Suriye uzantısı ve dolayısıyla da Kürt milliyetçiliğinin terörist  bir unsuru olarak görüyor. Bu nedenle, Şam’da rejim değişikliğinin Türkiye için öncelik olmaktan çıkıp, Ankara’nın ağırlığı YPG-PYD  ile mücadeleye verdiği, bilhassa da Suriye’nin kuzeyinde bağımsız bir Kürt devletinin kurulmasına itiraz ettiği şu dönemde, Washington ile gerilim sürekli tırmanıyor.

Washington’un kaygıları

Washington açısından bakıldığında, Suriye politikaları ile ilgili ihtilaflardan bile daha ciddi olan durum, Türkiye’nin Suriye’deki savaşın sona erdirilmesine yönelik çabaları kapsamında Rusya ile giriştiği ve görünüşe göre etkili de olan ortaklık. Putin ile Erdoğan arasındaki temel pazarlık, Türkiye’nin Esad karşıtı tutumunu yumuşatmasına ve karşılığında da YPG-PYD’ye ve IŞİD’e karşı öncelikleri konusunda Rusya’dan destek almasına dayanıyor. Dahası, böylelikle Türkiye, Suriye Savaşı’nı sona erdirmiş olacak. Rus Büyükelçi Andrey Karlov’un 19 Aralık 2016’da Ankara’da suikaste kurban gitmesi bile, ertesi gün bölgesel işbirliği konulu Moskova Deklarasyonu’nun imzalanmasını ertelemedi. Ortaya koyulan bu Türk-Rus dayanışması, ABD’de dış politika sahasında gelişmekte olan görüş birliği ile zıt yönde idi.

Bu noktada, Trump’ın seçimlerde elde ettiği zaferin, mevcut durumla ilişkisini hatırlamakta yarar var. Hem Demokratların hem de Cumhuriyetçilerin desteğini alan Hillary Clinton, Rusya ile adeta yeni bir soğuk savaş riski yaratacak şekilde bir çatışmaya doğru gidiyordu. Başkan seçilseydi, Rusya’nın Kırım ve Ukrayna’daki tartışmalı yayılmacı hamlelerine ve de Baltık ülkelerine uyguladığı iddia edilen baskılara karşı çıkması bekleniyordu. Trump ise, Clinton’ın aksine, Putin’e olan hayranlığını ifade ediyor; Rusya ve ABD’nin Suriye ve Ortadoğu’nun başka yerlerinde ortak çıkarları olduğunu öne sürüyor. Bu koşullar altında Kremlin’in Trump’tan yana olması, hatta belki de kazanmasına yardım etmesi, diğer taraftan da  Amerikan ulusal güvenlik müessesesi içerisindeki çoğu Cumhuriyetçinin bile Clinton’ı desteklemesi hiç de sürpriz değil.

Trump’ın başkanlığı döneminde Türkiye’de rüzgarların ne yönden eseceğini belirlemek ise şimdilik zor. Görünen o ki, Ankara, Trump liderliğindeki ABD’yi Rusya ile kurulan IŞİD ve YPG karşıtı işbirliğine katılmaya ve diğer yandan Suriye’de ateşkesin ardından yönetim, yeni anayasa ve gelecekteki seçimler konusunda uygulanabilir siyasi bir uzlaşmaya ikna etmeyi umuyor.

İran’ın katılımı hariç, Türkiye’nin yeni diplomasisi ile ortaya çıkan jeopolitik değişim Trump’ın tercih ettiği dış politika ile uyumlu olmakla birlikte, yine de kesinlikten oldukça uzak. Suriye’deki savaşı çözmek, Rusya ile olan çatışmayı sona erdirmek ve Türkiye ile yeniden bir çalışma ilişkisi kurmak Washington için bir “kazan/kazan” durumu yaratır gibi görünüyor. Ancak bu tür gelişmelerin beklenmedik talihsiz sonuçları da olabilir. Mesela, bölgedeki Kürtler, jeopolitik hesaplar Kürt çıkarlarının aleyhine döner dönmez, bir kez daha ABD ile aynı tarafta olmanın bedelini ödemek durumunda kalacak. Ayrıca Trump yönetimindeki Beyaz Saray’da İsrail’in etkisi şimdilerde muhtemel göründüğü kadar artarsa, İran ile tehlikeli bir çatışmaya gidilebilir. Bu da Obama yönetiminin özen ve sabırla müzakere ettiği 2014 nükleer anlaşmasını riske atmakla kalmaz, Ortadoğu’da gerilimin topyekun artmasına ve bölgede öngörülmesi mümkün olmayan vahim sonuçlar doğuracak yeni bir savaşa neden olabilir.

Türkiye fırtınanın ortasında ip üstünde yürümeye çalışıyor

Bu çalkantılı ilişkiler ağına takılan Türkiye’nin perspektifinden, ortadaki durum, fırtınanın ortasında ip üstünde yürümeye benziyor. Başbakan Binali Yıldırım’ın ifadesiyle Türkiye, Akdeniz ve Karadeniz çevresindeki ülkeler başta olmak üzere “dostlarının sayısını arttırmak, düşmanlarının sayısını azaltmak” niyetinde. Bu, ilk bakışta kulağa eski Dışişleri Bakanı ve Başbakan Ahmet Davutoğlu’nun “komşularla sıfır sorun” politikasının yeniden dirilişi gibi geliyor, ancak Irak Savaşı’nın yansımaları yüzünden o günden bugüne bölgedeki koşullar ciddi şekilde değişti. İşgal, devam eden çatışmalar ve yanı sıra Arap Baharı ve sonrasındaki karşı devrim süreci, bölgedeki hükümetleri zor seçimlerle karşı karşıya bıraktı.

Yukarıda sözünü ettiğimiz koşulların ışığında, dost ve düşman konusunda faydaya dayalı, hatta fırsatçı sayılabilecek tercihler yapmayı gerektiren karşıt hedefler ve değişen öncelikler söz konusu. Türkiye, IŞİD ve YPG-PYD yapılanmasıyla ilgili öncelikli kaygılarını gidermek için Rusya’nın yardımına ihtiyaç duyuyorsa, son yıllarda Şam’da rejimi değiştirmeye yönelik söylemini tamamen bir kenara bırakmasa bile yumuşatmaya mecbur. Türkiye’nin Moskova ile yakınlaşması, 15 Temmuz darbe girişimi sonrasında ABD ve Avrupa Birliği ile ilişkilerin bozulması bağlamında daha da büyük önem kazandı. Türk liderler, darbe krizi sırasında ve sonrasında Rusya’nın, Ankara’nın NATO üyesi müttefiklerine kıyasla Erdoğan’a çok daha fazla destek verdiğini kısa vadede unutacağa benzemiyor.

Trump sonrası

Şu anda elimizdeki en iyi tahmin, son dönemde yaşanan gerilimlere rağmen, Türkiye’nin ABD ve NATO ile ilişkilerini sürdürmek isteyeceği yönünde. Ancak,  Ankara’nın, bölgesel ve ulusal güvenlik önceliklerini komşularıyla, bilhassa Rusya ve hatta belki İran ile ele alabilmesi için gereken esneklik ve bağımsızlığa da sahip olması şartıyla.

Trump şayet seçim kampanyasında ortaya koyduğu görüşlere sadık kalırsa, ABD ile ilişkilerin yeniden düzeltilmesi kuvvetle muhtemel. İki lider, yönetim konularında aynı dili konuşuyor. Trump, sık sık kendisinden önceki Amerikan başkanlarının Ortadoğu’da yıkıcı sonuçlar doğurarak izledikleri ulus kurma ve rejim değiştirme yaklaşımlarından vazgeçmekten bahsediyor. Bu bakımdan, Suriye’den el çekmeyi öngören bir politika ve Erdoğan ile Trump’ın Fethullah Gülen konusunda bir nebze fikir birliğine varması, havayı kalıcı şekilde yumuşatabilir.

Fakat bu pozitif senaryo, sadece tahmin niteliğinde ve Washington’ın baskısı altında. Trump, etkili bir yönetim sergileyebilmek için Amerikan derin devletinin, istihbarat kurumlarının ve Amerikan Kongresi’ndeki müttefiklerinin dünya görüşünü yutmak zorunda kalabilir ki bu da Rusya konusunda rotayı aniden  değiştirmesi demek. Bunun ötesinde, Trump’ın IŞİD’i yok etme sözü, Suriye’deki mücadelenin ulus kurma ve rejim değiştirmekten ziyade teröre karşı bir mücadeleden öteye gitmesine de neden olabilir.

Geleceğin ne göstereceği şu anda oldukça belirsiz. Kuvvetle muhtemel ki Ortadoğu’da kartlar yeniden karılıyor. Tek umudumuz, Ankara ve Washington’ın bu fırtınalı sularda yol alırken ihtiyatı elden bırakmaması.

Kaynak: Al Jazeera

 

YAZIYLA İLGİLİ YORUM YAZABİLİRSİNİZ

Please enter your comment!
Please enter your name here