İbn Haldun’un Asabiyet Kuramı ve Devlet Hakkındaki Görüşleri

Okunma Süresi: 37 dk 0 sn

“İbn Haldun, ünlü İslam düşünürü, sosyolog, tarihçi ve coğrafyacıdır. Söz konusu bilim dallarıyla ilgili görüşlerini “Mukaddime” adlı eserinde toplamıştır. Köklü bir aileden geldiği için iyi bir eğitim almıştır. Tunus ve Fas gibi ülkelerde devlet görevlerinde bulunmuştur. Ardından Mısır’da 6 yıl kadılık yapmıştır. (Yıldız, 2010:27-28) Büyük İslam düşünürü İbn Haldun “Mukaddime” isimli ünlü eserinde, esas temaları olan “Toplum” ve “Uygarlık” için belirtmiş olduğu üç temel şartı; hayatı sürdürmek için gerekli maddelerin üretimi, toplumsal dayanışma ve dış tehditlere karşı savunma olarak özetlemektedir” (Ateş & Utkan, 2017).

Asabiyet Kuramının Tanımı

İbn Haldun, asabiyet kavramını “Mukaddime” adlı eserinde çok yönlü olarak ele almış olup asabiyetin kesin tanımı konusunda bir bilgi vermemektedir. Olayların ve şartların çeşitliliğine göre asabiyet kuramının ya da kavramının yorumlanması da çeşitlilik göstermektedir (Kayapınar, 2006). Ancak asabiyet kavramı hakkında genel bir açıklama yapacak olursak asabiyet, “aynı soydan gelme, aynı babadan olma çocukların oluşturduğu unsur, sadece nesep birliğinden veya o mânâdaki diğer bir şeyden hasıl olan bir unsur ya da kabilelerin tüm boyları ve kollarını kuşatacak ölçekte geniş olabilen, aynı zamanda daha alt siyasî ve sosyal birimlerde de görülebilen, iç içe geçen halkalar misali, farklı ölçeklerde ve farklı derecelerde tezahür edebilen bir unsurdur” gibi bir sonuç ortaya çıkacaktır (Kayapınar, 2006:105).

Yani asabiyet, birçok farklı bağla birbirine bağlı olan bireylerin oluşturduğu ve karşılıklı yardımlaşmayı zaruri kılan bir yapıyı, olguyu temsil etmektedir. Bu yapı zamanla kapsamını ve içeriğini geliştirerek ve genişleterek kabile-üstü unsurları, yapıları meydana getirmektedir. Günümüzde yaşamını sürdüren neredeyse bütün devletler zamanında birbirlerine asabiyet bağıyla bağlanmış olan bireylerin oluşturduğu yapılardır da diyebiliriz.

Ayrıca İbn Haldun, asabiyet kavramı çerçevesinde kendi içinde asabiyet bağını yani bütünlüğü sağlamış toplumların zamanla yayılmacı politikalar izleyerek çevresindeki asabiyetleri kendi asabiyetleri altında birleştirmeye çalıştığından da bahsetmektedir (Yıldız, 2010). Bu atılım ya da tabiri caizse bu politika, savaş ya da asimilasyonla olmaktadır. Bu konuya ilişkin bir örnek verecek olursak, güçlü bağlarla bağlanan ve bölgesinde baskın kültür yani baskın asabiyet haline gelen x ülkesi ya da topluluğu kendisine nispeten daha zayıf olan y asabiyetini asimile etmesi gibi de düşünebiliriz.

Ancak gelişimini tam olarak tamamlayamayan ya da gelişimini tamamlamasına rağmen bu “asimile” politikasında başarılı olamayan asabiyetler, kendi bölgeleri dışına çıkamayarak mikro düzeyde sayılabilecek bir bölgeyi kontrol etmekle yetinmek mecburiyetinde kalacaktır. Nitekim günümüzde de devletler asabiyetlerini ağırlıklı olarak “kültür alışverişi” adı altında diğer asabiyetlere dayatmaktadırlar.

Asabiyetin Ortaya Çıkışı

İbn Haldun’a göre asabiyetin ortaya çıkışı konar-göçer toplumların dışarıdan gelen saldırılara karşı savunma refleksine dayanmaktadır. Zira yerleşik hayata geçen ve bu düzene uyum sağlayan toplumlar savunma ve yardımlaşma amacıyla birçok unsuru meydana getirmiştir. Bu unsurlar siyasi bir otoritenin etrafında kümelenmiş, savunma duvarları (günümüzdeki devlet sınırları gibi düşünebiliriz) polis teşkilatları, ordu, yargı, meclis gibi yapılardan oluşmaktadır (Durutürk, 2018; Kayapınar, 2006:88).

Yerleşik hayata geçen toplumlarda bulunan bu yapılar, konar-göçer toplumlarda bulunamayacağı, bulunsa da fonksiyonel olarak yetersiz kalacağı için savunma anlamında tutunulabilecek yegâne dal asabiyet bağıdır. Bu bağlamda asabiyet bağının ilk olarak konar-göçer toplumlarda, savunma refleksiyle ortaya çıktığını söyleyebiliriz. Zira konar-göçer toplumlarda asabiyet bağı olmasaydı toplumu oluşturan bireyler hayatta kalamazdı (Kayapınar, 2006).

Zamanla gelişen ve genişleyen asabiyet bağı, bir yerde konar-göçer toplumları yerleşik hayata geçmek mecburiyetinde bırakacaktır. Yaşanan bu değişim İbn Haldun’ göre, dönemsel değişimlerle birlikte toplumların tabiatını, temel dinamiklerini de değiştirmiştir (Ateş & Utkan, 2017; Kayapınar, 2006). İbn Haldun’un bu düşüncesinden yola çıkarak, toplumları ya da kabile-üstü unsurları yani devletleri, insan gibi birer canlı organizma olarak düşünebiliriz.

Nasıl ki insan zamanla psikolojik ve fizyolojik olarak gelişir ve olgunlaşırsa, devletler ve toplumlar da aynı şekilde gelişir ve olgunlaşır (Ateş & Utkan, 2017). Bu bağlamda bütün toplumların ve devletlerin dinamik bir yapıya sahip olduğunu, politikalarının, söylemlerinin, faaliyetlerinin vb. konulardaki icraatlarının dönemsel olarak farklılık göstermesinin muhtemel olduğunu ve normal karşılanması gerektiğini söyleyebiliriz.

Dipnot: İbn Haldun, insanları sosyal bir varlık olarak nitelemektedir. Bu nitelemeyle birlikte asabiyet bağına dahil olmayan insanların dışarıda yaşayamayacağından bahsetmektedir (Kayapınar, 2006). Asıl asabiyet bağı da burada başlamaktadır. Yani yardıma ihtiyacı olan insanlar asabiyetten beslenmekte ve bu sayede hayatlarını idame ettirmektedirler. Bunun yanında asabiyet bağının en kuvvetli sirayet ettiği olayları da “hayatta kalabilme” durumu oluşturmaktadır.

Bunu savaşlarda toplumun bir bütün olarak reaksiyon vermesi olarak da düşünebiliriz. Ayrıca soykırıma uğramış toplumlara diğer toplumların desteği de örnek olarak verilebilir. Tabi günümüzde bazı devletler “soykırım” gibi ciddi ve vahim bir olayı siyasi bir koz olarak da kullanmaktadır. Ancak bu siyasi koza, soykırıma uğrayan toplumlardan tepkilerin geldiğini de unutmamalıyız.

Asabiyet Nerede Son Bulur?

İbn Haldun’un eserleri ve görüşleri bağlamında bu soruya cevap bulmak bir hayli zordur. Zira İbn Haldun da bu konu hakkında net bir bulgu elde edememiş olup soruyu bir bakıma cevapsız bırakmıştır (Hasanov, 2016; Kayapınar, 2006). Akrabalıktan oluşan asabiyet bağı “soy” kavramını da bünyesinde bulundurduğundan mütevellit geriye doğru akraba, soy ya da asabiyet araştırması yapıldığında dini bulguları da göz önünde bulundurursak Hz. Adem’den dolayı ya da canlıların evrimden dolayı herkesin birbiriyle asabiyet yani soy bağı olduğunu söylemek mümkündür.

Ancak unutulmamalıdır ki, asabiyet bağı suda yayılan halkalar gibi yayıldıkça yani kuşaktan kuşağa ya da yakından uzağa gidildikçe gücünü yitirmektedir. Tüm insanlığın asabiyet bağıyla bağlı olduğu düşüncesini kabul etsek dahi yakın asabiyet bağlarının daha güçlü ve geçerli olduğunu söylemek mümkündür (Ateş & Utkan, 2017; Yıldız, 2010). Bunu ırk bazında da düşünebiliriz. Mesela x ve y ırkları akraba olmasına rağmen günün birinde çıkar çatışması yaşanırsa muhtemelen herkes mensup olduğu asabiyete yönelecektir.

Yani x asabiyetiyle bağlı olanlar x’e, y asabiyeti ile bağlı olanlar y’ye yönelecektir. Bu da bize asabiyet bağının yakından uzağa gidildikçe ve bu yakından uzağa yapılan hareket süresince yaşanan çıkar çatışmaları sonucunda zayıflayıp son bulacağını göstermektedir. Yani kişi ya da toplumlar mensup oldukları asabiyeti, kendilerine yakın asabiyete mensup olan kişilere karşı da muhafaza etme yolunu tutacaklarını söyleyebiliriz.

Asabiyetin Kapsamı Nedir?

İbn Haldun’a göre asabiyetin oluşumu kan bağıyla meydana gelse de zamanla ve toplum içindeki birey sayısının artmasıyla asabiyetin de kapsamı genişler. Yani bu düşüncesiyle İbn Haldun, asabiyeti yalnızca kan bağıyla sınırlamaz (Durutürk, 2018; Kayapınar, 2006). Mevcut asabiyet durağan olamayacağı için gelişecektir ve geliştikçe içinde bulundurduğu birey sayısı da artacaktır. Gelişen ve genişleyen asabiyet bağı ise zamanla irili ufaklı toplumları, kavimleri meydana getirecektir. Bu kavimler, topluluklar aynı kan bağıyla bağlı olan asabiyetlerde de olduğu gibi, herhangi bir saldırıya maruz kaldıklarında veya karşılıklı yardımlaşmayı gerektirecek durumlarda “yek vücut” olarak hareket edecektir.

İbn Haldun, asabiyet bağının kapsamını biraz daha genişleterek, bulunduğu toplumu oluşturan bireylerin birbirine olan yardımlarının yanı sıra bölgesel olarak yakınlığı bulunan toplumların da birbirlerine asabiyet bağıyla bağlanabileceğini söylemiştir. X ve Y toplumlarının Z toplumuna karşı ittifak kurması gibi düşünebiliriz. İbn Haldun gelişen bağı, “Vela” ve “Hilf” yani “velayet” ve “ittifak” olarak nitelendirmiştir.

Bu bağlamda İbn Haldun’un geliştirdiği asabiyet kuramına atfedilen “yalnızca genetik bağ” ya da “kan bağı” söylemleri gerçeği yansıtmamaktadır. Asabiyet bağı kan bağıyla başlar ancak gelişerek toplumları ve zamanla kabile-üstü unsurları meydana getirir. Bu unsurların birbirlerine yalnızca kan yoluyla değil de fonksiyonel olarak da bağlı olduklarını söyleyebiliriz (Kayapınar, 2006).

Asabiyet Bağının Zayıflaması

Asabiyet bağı yakından uzağa gidildikçe zayıflar. Bunun yanında bedevilikten ya da göçebelikten yerleşik hayata geçen toplumlarda ise asabiyet bağı, yöneten kesimin ve toplumun oluşturduğu belirli zümrelerin lüks ve refah içinde yaşarken bağın neredeyse tamamını oluşturan alt tabakanın yoksulluk içinde yaşamasıyla da zayıflamaktadır. Zayıflayan bağlara zamanında müdahale edilemezse toplumdan kopuşlar yaşanır. Bu toplum eğer hukuksal anlamda bir yapıyı yani devleti temsil ediyorsa, devlet zayıflayan asabiyet bağı karşısında zamanla iç ve dış tehditlere açık hale gelecektir.

İbn Haldun bu görüşüyle, yaşadığı dönemde dahi günümüz dünyasının da bir sorunu olan sosyo-ekonomik eşitsizliğe değinmiş olup yaşanan bu durumun toplumları ve devletleri zayıflatacağından bahsetmiştir. İbn Haldun’a göre devletler yaşayan organizmalardır ve bu organizmayı meydana getiren halktır. Bu organizma kendini bir arada tutabilmek için politik olarak hareket sahası ve kaynak bulmalıdır, sosyo-ekonomik ve toplumsal anlamda da kendini meydana getiren halkına karşı dürüst ve adil davranmalıdır (Ateş & Utkan, 2017; Durutürk, 2018; Hasanov, 2016; Kayapınar, 2006 & Yıldız, 2010).

İbn Haldun’a Göre Devlet ve Devletlerin Yıkılış Süreçleri

İbn Haldun yaşadığı dönemde var olan devletlerin, kuruluş aşamalarında güçlü asabiyet bağlarından meydana geldiklerini gözlemlemiştir (Hasanov, 2016). Mevcut asabiyet bağı, toplumu bir üst seviyeye taşıyarak belirli bir merkez yani siyasi otorite çevresinde toplamıştır. Bu sürecin devamıyla toplum devletleşmiştir. Tabi ki de devletlerin oluşum süreçlerinde birçok farklı parametreler mevcuttur ancak İbn Haldun bu parametreler içerisinde en güçlü parametrenin asabiyet bağı olduğunu savunmaktadır. Ayrıca belirtmek isterim ki bu parametreler içerisinde asabiyet bağı kadar önemli olan bir diğer unsur ise yerleşik hayata geçme olayıdır. Zira güçlü bir merkezi otorite ve denetlenebilir devlet mekanizmaları ancak yerleşik hayatla sağlanabilmektedir.

Tüm bunların yanında İbn Haldun’a göre; devletin kuruluşuyla birlikte yöneticiler ve halk bir bütün olarak hareket eder. Güçlü ve canlı olan bu bütünlük duygusu, halkın azami istekle grup veya toplum içerisinde bireysel görev ve sorumlulukları kabul etmesine vesile olur (Durutürk, 2018 & Hasanov, 2016). Bu gelişmeler ışığında toplumda yani devlette fikir birliği ve refah sağlanır. Ancak zamanla oluşan bu refah sonucunda ağırlıklı olarak yönetenler kadrosu lükse yönelmeye başlar, asabiyetin temel taşları olan yardımlaşma ve dayanışma toplum içerisinde zayıflamaya başlar ve otoriter yönetim güçlenir. Ancak tüm bunlara rağmen dayanışma tek gaye olarak egemenliği ister.

Son safhaya gelince aşırı lüks göze çarpar, güç ve yetkiler devletin ve asabiyetin kendisi olan halktan alınmış olur. Yönetenler, halka karşı yabancılaşır. Halk yöneticilerin kim olduğunu bile takip etmemeye başlar. Bunun sonucunda halk içerisinde ve yönetenler arasında birbirleriyle çatışan farklı gruplar ortaya çıkmaya başlar. Bu safhada devlet iç ve dış tehditlere açık hale gelir. Ancak sorunu zamanında tespit edebilen yöneticilerin müdahalesiyle durum düzeltilebilir. İyileştirme çabaları yaşanmazsa ya da yetersiz kalırsa devlet yıkılma sürecine girer.

İbn Haldun bu düşüncesiyle devleti bir canlı organizma gibi tabir etmiştir ve İbn Haldun devletlerin insanlar gibi “doğup, yaşayıp, öldüğünü yani yıkıldığını ancak asabiyet bağının güçlü olduğu toplumların bu yıkılmaya ve enkaza rağmen tekrar bir araya gelerek yeni devletleri meydana getirebileceğinden bahseder.” (Durutürk, 2018 & Yıldız, 2010).

Sonuç

İbn Haldun, ünlü İslam düşünürü, sosyolog, tarihçi ve coğrafyacıdır. Bilim dallarıyla ilgili görüşlerini esas teması toplum ve uygarlık olan “Mukaddime” adlı eserinde toplamıştır. İbn Haldun, asabiyet kavramını “Mukaddime” adlı eserinde çok yönlü olarak ele almış olup asabiyetin kesin tanımı konusunda bir bilgi vermemektedir. Asabiyet, aynı soydan gelenlerin yani aralarında kan bağı ya da aralarında yakınlık bulunanların onlara karşı olanlara birlikte hareket etmelerini sağlayan dayanışma bağıdır. Asabiyet bağının ilk olarak konar-göçer toplumlarda, savunma refleksiyle ortaya çıktığını söyleyebiliriz. Asabiyet bağı akrabalıktan oluşan soy kavramını da bünyesinde bulunduruyor.

Canlıların evrimden dolayı herkesin birbiriyle asabiyet yani soy bağı olduğunu söylemek mümkündür. Asabiyet bağı yakından uzağa gidildikçe ve bu yakından uzağa yapılan hareket süresince yaşanan çıkar çatışmaları sonucunda zayıflayıp son bulur. Asabiyet durağan olamayacağı için gelişecektir ve geliştikçe içinde bulundurduğu birey sayısı da artacaktır. Gelişen ve genişleyen asabiyet bağı ise zamanla irili ufaklı toplumları, kavimleri meydana getirecektir. İbn Haldun’a göre; devletin kuruluşuyla birlikte yöneticiler ve halk bir bütün olarak hareket eder.

Güçlü ve canlı olan bu bütünlük duygusu, halkın azami istekle grup veya toplum içerisinde bireysel görev ve sorumlulukları kabul etmesine vesile olur. Bu gelişmeler ışığında toplumda yani devlette fikir birliği ve refah sağlanır. Ancak zamanla oluşan bu refah sonucunda ağırlıklı olarak yönetenler kadrosu lükse yönelmeye başlar, asabiyetin temel taşları olan yardımlaşma ve dayanışma toplum içerisinde zayıflamaya başlar ve otoriter yönetim güçlenir. Yönetenler, halka karşı yabancılaşır.

Bunun sonucunda halk içerisinde ve yönetenler arasında birbirleriyle çatışan farklı gruplar ortaya çıkmaya başlar. Bu aşamada devlet iç ve dış tehditlere açık hale gelir. Ancak sorunu zamanında tespit edebilen yöneticilerin müdahalesiyle durum düzeltilebilir. İyileştirme çabaları yaşanmazsa ya da yetersiz kalırsa devlet yıkılma sürecine girer.

KAYNAKÇA

  • Ateş, F. & Utkan, T. (2017). İbn Haldun’a Göre Toplum ve Şehir. Uluslararası Sosyal Araştırmalar Dergisi, 10(53), s: 221-225.
  • Durutürk, B. (2018). Ibn Haldun’un “Asabiye” Kavramına “Millet” Kavramı Üzerinden Bir Bakış. Adana Alparslan Türkeş Bilim ve Teknoloji Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi, 2(1), s: 4-9.
  • Hasanov, B. (2016). İbn Haldun’da Asabiyet Kavramı- Maurice Halbwachs’ın “Kolektif Hafıza” Kavramı ile Bir Karşılaştırma. Elektronik Sosyal Bilimler Dergisi, 15(59), s: 1440-1441. DOI:10.17755/esosder.12823
  • Kayapınar, A. (2006). İbn Haldûn’un Asabiyet Kavramı Siyaset Teorisinde Yeni Bir Açılım. İslâm Araştırmaları Dergisi, sayı:15, s: 84-93 ve 105-111.
  • Yıldız, M. (2010). İbn Haldun’un Tarihselci Devlet Kuramı. Felsefe ve Sosyal Bilimler Dergisi, sayı:10, s:43-44.

E-BÜLTENE ABONE OLUN

Stratejik Ortak yazarlarının makalesi ve haritalar ücretsiz e-postanıza gelsin.

Abone oldunuz, teşekkürler.

Bir şeyler yanlış oldu. Lütfen daha sonra tekrar deneyin.

Yorum Yaz

Lütffen yorumunuzu giriniz!
Please enter your name here