Dünden Bugüne Ayrıntılarıyla ‘Balfour Deklarasyonu’

Okunma Süresi: 49 dk 0 sn

Balfour Deklarasyonu, 1917 yılında Britanya’nın Dışişleri Bakanı Lord Arthur Balfour tarafından, Yahudilere bir “ulusal anayurt” sözü verilen ve 1948 yılında İsrail’i resmen kuruluşuna götüren deklarasyondur.

Arthur Balfour 2 Kasım 1917 tarihinde dönemin Siyonist lideri Lord Rotschild’e; Britanya’nın Osmanlı Devleti’nin Orta Doğu’daki topraklarının İngiltere ve Fransa arasında paylaştırılacağı konusunda yaptığı Sykes-Picot Antlaşması’na, Mekke Şerifi Hüseyin ile İngiltere’nin Mısır’daki Yüksek Komiseri MacMahon arasında gizlice yapılan MacMahon Anlaşması’na ve İngiltere’nin o dönemde Araplara ve Orta Doğu’ya yaptığı yatırımlara aykırı olmaması amacıyla koyduğu, “ülkedeki sakinlerin dinsel ve medeni haklarının ihlal edilmemesi koşulu”nu öne süren maddesiyle bir Yahudi devleti kurulmasını destekleyeceklerini bildiren, belirsiz ifadelerle dolu bir mektup gönderdi. Mektubun içeriği şöyleydi:

“Saygıdeğer Lord Rothschild, Majestelerinin Hükümeti adına kabineye sunulan ve kabul edilen Yahudi Siyonist isteklerini sempati ile karşılayan müteakip deklarasyonu iletmekten memnuniyet duyarım. Majestelerinin Hükumeti, Filistin’de Museviler için bir ulusal yurt kurulmasını uygun karşılamaktadır ve bu hedefin gerçekleştirilmesini kolaylaştırmak için elinden geleni yapacaktır. Filistin’de bulunan Musevi olmayan toplumların sivil ve dini haklarına ve başka ülkelerde yaşayan Musevilerin sahip oldukları hak ve politik statülerine zarar verecek hiçbir şeyin yapılmayacağı açıkça anlaşılmalıdır. Bu deklarasyonu Siyonist Federasyonu’nun bilgisine sunmanızdan memnuniyet duyacağım. Saygılarımla Arthur James Balfour.”

Bu mektupla, Balfour’un İsrail’in temellerini attığı birçok tarihçi tarafından kabul edilir (1).

Bu mektupla Britanya Hükumeti, demografik bakımdan Müslüman Arapların yoğunlukta olduğu Filistin bölgesinde bir Musevi devleti kurmaya önayak oldu, devletin resmen kuruluşu ve diğer devletlerce tanınması 1948 yılını buldu. Bu deklarasyonun yayınlanmasından sonra, Filistin bölgesi Yahudi göçmenlerin yerleşimine resmen açılmış oldu. Bölgeye akın eden Yahudiler, yerleştikleri ve satın aldıkları toprakları korumak amacıyla bazı örgütler kurdular. Bu örgütlerin en ünlüleri; Palmach, Haganah ve Irgun’dur. Filistin halkı bu olaylardan çok önce topraklarını zaten satmışlardı fakat Britanya Hükumeti toprak satışlarını durdurmuştu. Ancak I. Dünya Savaşı’nın sona ermesiyle 1920 yılında hükumet, toprak satışlarına yeniden izin verdi (2). Filistinliler artan Yahudi nüfusunun önüne geçmek için Yahudi yerleşimlerine saldırılara başladılar (3).

II. Dünya Savaşı’ndan sonra 14 Mayıs 1948’de İsrail bağımsızlığını ilan etmiş olsa da, Filistinli Araplar ile diğer Arap devletlerinin saldırılarıyla savaş devam etmiş ve İsrail’in üstünlüğüyle sona ermiştir (4).

Deklarasyonun Arka Planı

Yaşamlarını Avrupa’da sürdüren ve Avrupa bilimine büyük katkılar sunan Yahudiler, Avrupalılar tarafından benimsenmemekle kalmayıp o dönemde yoğun ve ateşli bir biçimde Avrupa’da yayılan anti-semitizmin muhatabı oluyorlardı. Yahudiler, Eski Ahit’te kendilerine “vaat edildiğini” öne sürdükleri ve ana yurt olarak gördükleri topraklardan binlerce yıldır asla vazgeçmemişlerdi. Bağımsız bir Yahudi devleti düşüncesi, daima zihinlerinin bir köşesinde ana hedef olarak duruyordu. Yahudilere bu konuda ümit veren ilk olay, XVIII. yüzyılda Napolyon’un Yahudileri Filistin bölgesine yerleştirme düşüncesini açıklaması olmuştur. Ayrıca 1818’de Amerika’da Mordehay Manuel Noah ve 1830’da Fransız tarihçi Joseph Salvador, Siyonizm ile ilgili konuşmalar yaparak bu konuda bir kongre yapılması önerisini sunmuş; İngiltere’de Hollingsworth, Almanya’da Moses Hess ve Hirsch Kalisher de Siyonizme büyük katkılarda bulunmuşlardır.

Bu konudaki ilk adım 1870’te Evrensel Yahudi Birliği tarafından bir tarım okulu açılması ve orada “Siyon Sevdalıları” adlı bir topluluğun kurulmasıyla atılmıştır. Ancak dünya çapında ve uluslararası kamuoyunda ses getirecek büyük devinimi, 1896 yılında Yahudi Devleti adlı eserini piyasaya süren Theodor Herzl gerçekleştirmiştir. Bastırdığı bu kitabı ve Avrupa’nın türlü yerlerinde gerçekleştirdiği konferanslarıyla Herzl, Yahudilerin devlet kurma amaç ve planlarını açıklayarak gündeme getirmiştir. Bu plan ve düşünceleri zaman içerisinde daha da geliştirecektir. Herzl, Filistin’den toprak isteme amacıyla defalarca İstanbul’a gelerek Osmanlı Sultanı II. Abdülhamit ile görüşecek ve başarılı olamayarak Filistin’e yapılacak Yahudi göçlerinin önünü kesecek kararların çıkmasına –istemeden- öncülük edecektir. Herzl, 1904 yılında ölünceye dek devlet başkanlarıyla görüşüp Avrupa Yahudilerine toprak bulmakla uğraşacak ancak başarılı olamayacaktır.

Siyonistlere sunulan Filistin dışı -Sina ve Doğu Afrika gibi- bölgeler Avrupa Yahudileri nezdinde kabul görmemiştir. Bu sırada Osmanlı yurttaşı olan Filistin Yahudileri, Siyonistler tarafından maddi olarak desteklenmiş, şirketler kurarak zengin toprak sahipleri olmaları sağlanmıştır. Ayrıca Avrupa’dan gelen gizli kaçak göçmenlerle, zaman içerisinde Filistin’de Yahudi kolonileri kurulmaya başlamıştır. I. Dünya Savaşı’ndan önce ancak bir düş olarak görülen Yahudi devleti düşüncesi, savaşla birlikte Avrupalı Yahudi zenginlerin finansör olarak Filistin Yahudilerine destek olmasıyla gerçeğe çok yaklaşmıştır.

Deklarasyonun Onaylanması

1914 yılında İtilaf Devletleri’nin Osmanlı Devleti’ne savaş açmasından sonra, Filistin’in durumunu konuşmak üzere Britanya Savaş Kabinesi acil olarak toplandı. Siyonist Herbert Samuel, Yahudi ulusal devleti planı ile ilgili bildiriyi kabine üyelerine dağıttı ve Filistin toprakları ayrıntılı bir biçimde konuşuldu. Ardından 1915 yılında İngiltere’nin, Filistin’i de sınırları içerisine alan Osmanlı Devleti’nin toprakları hakkındaki politikalarını belirlemek üzere bir komisyon kuruldu. Siyonist düşüncelerin İngiltere politikası üzerindeki etkileri günden güne artarak devam ediyordu. İngiltere, ilk kez 1917’de siyonistlerle müzakereye oturdu.

Aynı yıl, Dışişleri Bakanı Balfour’un isteği üzerine Siyonist Federasyonu Başkanı Lord Rothschild ve Chaim Weizmann, İngiltere Hükumeti’ne sunulmak üzere bir açıklama yazısı hazırladılar. Eylül ve Ekim aylarında yeni taslaklar hazırlanarak hükumet içerisinde kabine üyeleriyle tartışıldı. Bu görüşmelerde hem siyonist hem de siyonizm karşıtı Yahudilerin görüşleri alınmış ancak Filistin’in nüfus bakımından çoğunluğunu oluşturan Arapların görüşlerine yer verilmemiş, müzakerelerde bir temsilci bile bulunmamıştır.

31 Ekim 1917’de taslağın son hali kabineye sunulmuş ve Balfour Deklarasyonu kabine tarafından onaylanmıştır. Filistin Arapları bu deklarasyonu İngiltere’nin bir ihaneti olarak görmüşlerdir. Çünkü İngiltere, I. Dünya Savaşı sırasında Araplara da toprak sözü vererek, Osmanlı Devleti’ne karşı onlardan destek almıştı. İngiltere, Orta Doğu topraklarının büyük bir bölümünü elinde tutan Osmanlı Devleti’ne karşı girişilecek bir bağımsızlık mücadelesinde, halka destek vereceklerini açıklamıştı. Ancak belirsiz ifadelerle konuşmayı gelenek haline getiren İngiliz Hükumeti açıkça bir bölge adı vermemişti. Bu nedenle Araplar, kendilerine de toprak verileceğini düşünmüşlerdi (5).

İngiltere’nin Deklarasyonu Onaylamasının Nedeni

Anti-semitizmin kasıp kavurduğu, Yahudilere olan nefretin doruklara ulaştığı, hatta toplu Yahudi katliamlarına ev sahipliği yapan Avrupa, yüksek maliyete neden olacak bir Yahudi devleti kurmayı neden kabul etti? Aslında ne Avrupa ne de Amerika, Yahudilere devlet kurma konusunda hevesliydiler. Yahudilerden nefret eden Avrupa -özellikle İngiltere- için, çok uzaklarda bir Yahudi devleti kurulması, ülkelerinin Yahudi göçmenlerden kurtularak rahat bir soluk alması demekti. Daha açık bir ifadeyle, Yahudilerin Avrupa’dan kovulması için bu deklarasyon bulunmaz bir nimetti.

Ayrıca bu deklarasyon, İngiltere’nin Mısır üzerindeki egemenliğini sürdürmek ve Basra Körfezi’ndeki varlığını güçlendirmek için Yahudi sermayedarlarının desteğini sağlamak anlamına da geliyordu. Dolayısıyla İngiltere, bir Yahudi devleti kurmak için harcadığı çabanın karşılığını fazlasıyla alacaktı. Amerika da İngiltere’nin bu deklarasyonuna açık destek verdi. Kendilerinden çok uzakta kendi destekleriyle kurulan bir Yahudi devleti, her iki devletin de çıkarlarına hizmet edecekti.

Zira İngiltere hem sırtında adeta bir kambur olan göçmen Yahudilerden kurtulacak hem petrol yataklarına sorunsuz bir biçimde ulaşacak ve hem de Akdeniz ticaretinin kapılarını aralayacak Mısır ve Basra Körfezi’nde varlığını bulundurabilecekti. Amerika da hem petrol yataklarına ulaşabilmesi hem de kendisinin Orta Doğu’da varlığını bulundurması bakımından, İngiltere’ye bu deklarasyonu gerçekleştirebilmesi için açıktan destek sağladı.

Deklarasyon Sonrası Yahudilerin Terör Eylemleri

I.Dünya Savaşı öncesinde Yahudiler arasında topraklar için savaşılması gerektiğinin bilincinde olan çok az kişi vardı ve onlar, yazgılarının İngilizlerin Osmanlı Devleti’ne karşı kazanacakları utkuya bağlı olduğunu fark ederek İngiliz ordusuna katılmaya karar verdiler. Joseph Trumpeldor önderliğindeki bir grup Yahudi sığınmacı, 1915’te Siyon Katır Birliği’ni kurdu ancak yalnızca birkaç yıl sonra dağıldı. Ayrıca Yahudi kökenli Rus-Amerikan siyonist gazeteci Ze’ey Jabotinsky’nin kararlılığı, savaş çabalarına büyük katkı sağladı. Jabotinsky, İngiliz hükumeti tarafından kesinlikle reddedilecek ve İngiliz ordusunda büyük muhalefete yol açacak bir istekte bulundu.

Jabotinsky, İngiltere ordusu içinde bir Yahudi tugayı kurulmasını istedi. Bu istek İngiltere hükumeti tarafından kesin olarak reddedildi ancak 1918 yılında hükumet bir uzlaşma politikası izlemeye başladı. Bu politikayı takiben İngiltere, Chaim Weizmann’ın müzakere ettiği biçimde Filistin toprakları için savaşan bir lejyon kurmayı kabul etti. Savaştan sonra Jabotinsky bir aktivist olarak eylem ve çabalarına devam etti. Mayıs 1942’de toplanan Dünya Siyonist Örgütü, Avrupa Yahudilerinin durumlarını anlatan bazı haberler yayınladı.

Bu haberler, Yahudi yeraltı örgütlerinin ve topluluklarının bir devlet kurma çalışmalarına hız kazandırmasını sağladı. Yahudiler, İngiliz ordusunun tesislerine ve kamplarına ulaşımı engellemek için mayınlar döşeyip, askerleri ölümle tehdit ederek sabotaj etkinlikleri yürütüyorlardı. Tehdit ve güçlerini kanıtlamak için, yolda rastgele İngiliz polis ve askerlerine makineli tüfeklerle ateş açıyorlardı. Olayların şiddeti Şubat 1944’te artmaya başladı. O ay, Irgun adlı Yahudi örgütü, Kudüs, Tel Aviv ve Hayfa’da bulunan Göçmenlik Dairesi’nin ofisine saldırı düzenledi. Yine aynı ayın on dördünde Lehi Yahudi Örgütü üyeleri yasadışı afiş asarken yakalanınca, kendilerini tutuklamaya çalışan iki polis memurunu vurdular. Ayın yirmi yedinci gününde Irgun Örgütü, Tel Aviv, Kudüs ve Hayfa’daki vergi dairelerini bombaladı.

Mart ayında ise durum daha da kötüleşti. Ayın ikisinde ve on üçünde Irgun tarafından toplamda iki polis memuru öldürüldü. Ayın on dokuzunda Lehi Yahudi Örgütü’nün bir üyesi tutuklanmaya direnirken polis memurları tarafından öldürüldü. Dört gün sonra Lehi, iki subayı öldürerek karşılık verdi. Aynı gün Yahudiler, Hayfa ve Yafa’daki Cezai Soruşturma Birimi’ni bombaladı ve üç ölüme neden oldular. İngiltere hükumeti sokağa çıkma yasağı getirerek ve toplu tutuklamalar yaparak Yahudileri bastırmak için katı önlemler aldı. Ancak bu önlemler, Yahudileri daha da öfkelendirmekten başka bir işe yaramadı. 1 Nisan’da iki İngiliz subayı Yahudiler tarafından öldürülünce, Lehi Yahudi Örgütü’nün bir yeraltı sığınağına baskın düzenlendi ve çevresi sarıldı. İçeridekilere ya teslim olmaları ya da intihar etmeleri gerektiği söylendi. Yahudiler intiharı seçtiler (6).

İngilizlerin Siyonist taleplere boyun eğmek zorunda kalacağı artık herkes için açıktı. Bu amacı gerçekleştirmek için Haganah Örgütü’nden Moshe Sneh ve İsrail Galili, Irgun Örgütü’nden Menachem Begin ve Lehi Örgütü’nden Nathan Friedman Yellin bir araya geldi ve “Tenuat Hameri” adlı birleşik bir direniş örgütü kurmaya karar verdiler. Kurulan ittifak, İngilizleri bir gerilla savaş taktiği olan yıpratma savaşına çekmek için sabotaj ve bombalama girişimlerinde bulundu.

  • 9-10 Ekim 1945’te Palmach, Atlit gözaltı kampına saldırdı ve sınır dışı edilmek üzere olan 200 göçmeni serbest bıraktı.
  • 31 Ekim 1945’te Palmach demiryolu ağına saldırdı, 153 yeri sabote etti ve ayrıca Hayfa’da iki, Yafa’da bir polis botunu batırdı.
  • 25 Kasım 1945’te Palmach, İngilizler tarafından yasadışı göçmenleri taşıyan gemileri izlemek için kullanılan iki istasyonu havaya uçurdu.
  • 27 Aralık 1945’te Irgun ve Lehi, Kudüs ve Hayfa’daki CID karargahını havaya uçurdu, 10 kişi öldü ve 12 kişi yaralandı.
  • 20 Ocak 1946’da Palmach, Batı Carmel’de bir radar istasyonuna saldırdı.
  • 22 Şubat 1946’da Haganah üyeleri Shfar’am, Kfar Vitkin ve Sarona’daki üç İngiliz üssüne saldırdı.
  • 16-17 Haziran 1945’te Palmach, İsrail’i Arap ülkelerine bağlayan 10 köprüyü havaya uçurdu.

Bell, 1946’da toplum içinde egemen olan durumu şöyle anlatıyor:

“Altıncı Hava İndirme Tümeni’nin 20.000 askerinin tamamı mandaya taşındı ve İngiliz asker gücü 80.000’e yükseldi. Transjordan Arap Lejyonu birimleri ve güvenlik görevine bağlı binlerce polis vardı. İki kruvazör, üç muharip, kıyıda diğer deniz birimleri ve deniz radar ve iletişim üsleri vardı. İngiliz güvenlik güçlerinin Yahudi nüfusa oranı yaklaşık 1’e 5’ti. 1946’da kırsal kesim devasa, beton Tegart kaleleri, İngiliz ordu kampları, güçlendirilmiş barikatlar ve gözlem noktalarıyla doluydu. Şehirlerde sürekli devriye geziliyordu ve tüm hükumet binaları dikenli tellerden ve nöbetçi bloklardan oluşan akordeon kapılarla korunuyordu. Trenlerde silahlı korumalar vardı. Manda bölgesindeki gazeteler sansürlendi ve seyahat kısıtlandı. Bütün denizaşırı kablo trafiğinde olduğu gibi postalar da izlendi. Manda, iç kuşatma altında bir garnizon devleti haline geldi ve garnizon, büyük techizatına ve kararlılığına rağmen etkisizdi ve kendi kendini yenilgiye uğrattı (7).”

Birleşmiş Milletler çaresiz kalarak Filistin’i bölerek üç bölüm oluşturmaya karar verdi. Yahudilerin büyük çoğunluğu bu durum karşısında mutluluk duymuşlardı ancak bazı Yahudiler’e göre kutsal topraklar bölünemezdi ve toprakların tamamı Yahudilerin olmalıydı. Haganah ve Irgun üyesi olan ve gelecekte İsrail başbakanı olacak Menachem Begin BM’nin kararına sert tepki gösterdi:

“Anavatan’ın bölünmesi yasadışıdır! Bu karar asla tanınmayacak! Sözleşmenin kurum ve kişiler tarafından imzalanması geçersizdir, Yahudileri bağlamaz. Kudüs bizim başkentimizdi ve sonsuza kadar da öyle kalacak! (8).”

BM kararının hemen ardından Arap çetelerinin Yahudilere saldırmasıyla durum vahim bir hal aldı. Bütün çabalarını İngilizleri Filistin’den kovmak için yoğunlaştıran yeraltı Yahudi örgütlerinin, şimdi yüzleşmesi gereken yeni bir düşmanı daha vardı. Begin’e göre, ilk karşı saldırılar 11-13 Aralık 1947’de başladı (9).

29 Aralık’ta, Kudüs’teki Şam Kapısı’na yerleştirilen bir bombanın infilak etmesiyle sivillere yönelik ilk saldırı gerçekleştirildi, 15 Arap öldü ve 50’den fazla kişi yaralandı. 7 Ocak 1948’de Irgun üyeleri Yafa Kapısı yakınlarındaki bir otobüs durağında kalabalığın içine hurda metal yüklü bir varil bombası attılar ve bu da 17 Arap’ın ölümüne ve 50’sinin yaralanmasına neden oldu. İngilizler bölünme kararının uygulanmasında işbirliği yapmayı reddediyor ve Filistin üzerindeki kontrollerini sürdürerek “tarafsız” olduklarını belirtiyorlardı. 12 Şubat 1948’de İngilizler, Haganah’ın dört üyesini tutukladı ve onları Kudüs’teki bir Arap mafyasına teslim etti. İki hafta sonra, Sternistler Kudüs’teki İngiliz birliklerine topyekun bir saldırı başlattı. Yahudi, Arap ve İngilizlerden yüzlerce insan bu savaşlarda yaşamını yitirdi. İngilizler bölgeden çekildiler ve Yahudiler bölgede üstünlüğü sağladılar.

İsrail Devleti’nin Kurulması

14 Mayıs 1948’de, İsrail bağımsızlığını ilan ettikten hemen sonra, Mısır, Suriye, Ürdün, Lübnan ve Irak, İsrail’i ele geçirdi. Bu beş Arap ülkesinin amacını Arap Birliği Genel Sekreteri Azzam Paşa kamuoyuna duyurdu: “Bu bir imha savaşı olacak. Moğol katliamları ya da Haçlı seferleri gibi konuşulacak, tarihte çok önemli bir katliam olacaktır (10).”

Haganah ve Irgun, geri çekilen İngilizler’in boşalttığı bölgeleri ele geçirmek için Pitchfork Operasyonu’na başladı. Haganah, orta ve güney Kudüs’teki tüm İngiliz mevzilerinin kontrolünü ele geçirirken, Irgun Şeyh Jarah’ı ele geçirerek Yahudi çevresini Scopus Dağı’na kadar genişletti. Büyük bir nüfusa sahip olmalarına rağmen savaş sırasında Arap ordularının asker sayısı yalnızca 80.000 idi. Haganah’ın 60.000 eğitimli savaşçısı vardı ve çoğunun savaş deneyimi vardı. Collins’e göre Yahudilerin stratejik konumu çok kötüydü:

“Hemen hemen her durumda Araplar üstün araziyi ellerinde tuttular. Tulkarim’de denizden on milden daha az bir mesafedeydiler ve Yişuv’u yarıya indirme olasılığı vardı. Arap toplulukları Lidda ve Ramle, Tel Aviv’in merkezine yalnızca birkaç dakika uzaklıktaydı. Kudüs ise hepsinden önce tamamen kesilmişti (11).”

Yahudiler, amaçlarına ulaşmak için suikastlerine ve eylemlerine devam ediyorlardı. Esrarengiz bir olay, Araplarla savaşın sona erdiği ve BM’nin anlaşma müzakerelerine arabuluculuk yapması için Kont Folke Bernadotte’u atadığı sırada gerçekleşti. Bernadotte, savaşı sonlandırmak için, İsrail’in Negev’in çoğunu Araplara bırakmasını ve karşılığında kuzeydeki Celile’nin daha fazlasını almasını içeren bir öneri sundu. İsrail’in geçici hükumeti öneriyi reddetti. Yahudi örgütleri bu öneriyi İsrail’in varlığına bir tehdit olarak algıladılar ve Bernadotte’u bir Nazi işbirlikçisi ve bir İngiliz piyonu olarak gördüler. 16 Eylül’de Bernadotte, Lehi Yahudi Örgütü’nün bir kolu olan Hazi Ha-Moledeth (Anavatan Cephesi) adlı bir grup tarafından öldürüldü. Varsayıma göre suikast, Lehi’nin eski üyeleri tarafından gerçekleştirildi. Hiç kimse cinayetten yargılanmadı (12).

Arap-Yahudi savaşları Yahudi üstünlüğüyle sonuçlandı ve savaş sona erdiğinde, Yahudi yeraltı örgütlerinin terör eylemleri de sona erdi. Ağustos 1948’de, yeni kurulan İsrail kabinesi, Irgun ve Lehi’ye İsrail Savunma Gücü’ne katılmalarını (böylece kendi örgütsel kimliklerinden vazgeçeceklerdi) aksi halde onlara karşı güç kullanılacağını söyleyen bir ültimatom yayınladı. Bu ültimatomla yeraltı örgütleri dağıldı ve orduya entegre edildiler.

Gelecek ay, yeraltı örgüt üyeleri siyasi partiler kurdular ve İsrail’in saygın konumdaki yurttaşları oldular. İçlerinden en tanınanı, sağcı muhalefetteki Herut Partisi’ni kuran ve daha sonra başbakan olarak görev yapan Menachem Begin’di. Begin’in ekonomi bakanı Yaacov Meridor, Irgun’un başı olarak Begin’den önce gelmişti. Begin’in dışişleri bakanı ve daha sonra başbakan olan Yitzhak Shamir, Lehi’nin lideriydi (13).

Sonuç Olarak;

Balfour Deklarasyonu üzerinden 104 yıl geçmiş bulunuyor. İsrail, 104 yıldır yavaş fakat sistematik bir biçimde topraklarının sınırlarını her geçen gün daha da genişletiyor. 2021 yılının sonları itibariyle Arap devletleri İsrail ile iyi ilişkiler kurmaya çalışıyor olsa da, meselenin iç yüzüne bakıldığında aslında sorun çözümden çok uzak görünüyor. İsrail Başbakanı Naftali Bennett’ın 10 Ekim 2021’de kullandığı, “Filistin devleti kurmak, evimden ve İsrail’in neredeyse her noktasından 7 dakika uzaklıkta bir terör devleti getirmek demektir.” biçimindeki ifadeleri ise İsrail’in bu konuya olan yaklaşımını açıkça gösteriyor (14).

Duruma objektif ve gerçekçi bir çerçeveden bakılacak olursa, önümüzdeki uzun yılların İsrail’in lehine olması olası. Arapların başarısız olmasının birkaç nedeni vardır. Bunların başında, Müslümanların cahiliye dönemi olarak adlandırdıkları dönemden kalma binlerce yıllık “kabilecilik” sorunu gelir. Araplar geçmişte de günümüzde de, herhangi bir sorun karşısında birlik olmayı başaramıyor, aynı amaç çevresinde toplanamıyor ve tehditlere açık hale geliyorlar. Oysa Yahudilerin her durumda birlik içerisinde oldukları önceki sayfalarda açıkça ifade edildi. Avrupa Yahudilerinin, çok uzakta Filistin’deki soydaşlarına büyük destekler vermeleri, ancak güçlü birlik duygusu ve aynı hedef doğrultusunda tek yumruk olmalarıyla açıklanabilir.

İkinci bir neden ise Arapların başarı ve disiplinden gelen güce değil, paradan gelen güce değer vermeleridir. Bu nedenle para Araplar tarafından; soy, ülkü, hedef, amaç ve birlik gibi kavramlardan daha değerli bulunuyor. Dolayısıyla, 360 milyon insanın yaşadığı yirmi iki Arap ülkesi, 9 milyon nüfusa sahip İsrail’den nüfus bakımından devasa bir boyutla fark atıyor olsa da, asla bir araya gelemiyor. Yahudiler için ise disiplin ve başarı, paradan çok daha önce geliyor. Disiplin başarıyı, başarı ise parayı getiriyor. İsrail’in disiplini, onlar istemese bile zaten parayı kendiliğinden getirecekti, nitekim öyle de oldu. Arapların bu tutumu sürdükçe, Yahudilerin ezici gücü de varlığını koruyacaktır.

Bugün 9 milyon nüfuslu İsrail’in, yeri geldiğinde 329 milyon nüfuslu Amerika’ya ya da 84 milyon nüfuslu İran’a açıkça meydan okuyabilmesinin nedeni; İsrail’in askeri alanda teknolojik gelişmeleri, yüksek ticaret hacmi ile sarsılmaz disiplininin getirdiği büyük başarıdır. Yahudilerin, bağımsız bir Yahudi devleti kurma amaçları için 2000 yıl boyunca yılmadan çabalamaları göz önünde bulundurulursa, “sarsılmaz disiplin” derken ne demek istendiği daha açık görülür. 2000 yıllık çabanın ardından bağımsız bir Yahudi devletine kavuştuktan sonra, onların bu toprakları kimseye bırakmayacakları herkesçe öngörülebilir.

İsrail-Filistin sorunu; 1917 Balfour Deklarasyonu ile başlamış olup, 104 yıl sonra bile aynı ateşli kavga ile sürmektedir. 360 milyon nüfuslu yirmi iki Arap devleti, 9 milyon nüfuslu tek Yahudi devleti İsrail’e karşı hiçbir şey yapamıyorsa, durumu mantık süzgecinden geçirip kimin nerede yanlış yaptığı yeniden düşünülmeli ve doğru yargıya varılmalıdır. Üç göksel dinin kutsal gördüğü toprakların geleceği; başarı ve ülkünün peşinde yılmadan koşan her kimse, onun ellerinde olacaktır.

Dipnotlar

(1) Jonathan Schneer , “The Balfour Declaration: The Origins of the Arab‐Israeli Conflict”, Random House, New York, 2010, ss. 469.

(2) Alyeh L. Avneri, “The Claim of Dispossession: Jewish Land-Settlement and the Arabs 1878-1948”, İngilizce çev. Kfar-Blum Çeviri Grubu, New Brunswick, 1982, s.117.

(3) “The Role of Jewish Defense Organizations in Palestine”, Jewish Virtual Library.

(4) David Tal, “War in Palestine, 1948: Israeli and Arab Strategy and Diplomacy”, Tayor&Francis, London, 2004, s.153.

(5) “Balfour Deklarasyonu ve İsrail-Filistin Sorunu: İngiltere’nin 1917’deki Bildirisi ve Orta Doğu’ya 67 Kelimeyle Bıraktığı Sorunlu Miras”, bbc.com.tr.

(6) J. Bowyer Bell, “Terror Out of Zion: Irgun Zvai Leumi, Lehi and the Palestine Underground 1929–1949”, St. Martin’s Press., New York, 1977, s.88.

(7) Bell, a.g.e., s.153.

(8) Menachem Begin, “The Revolt: Story of the Irgun”, Nash Publishing, California, 1977, s.335.

(9) Begin, a.g.e., 337.

(10) Mustafa Amin, “Interview with Abd al-Rahman Azzam Pasha”, Akhbar al-Yom, çev. R. Green,11 Ekim 1947

(11) Larry Collins- Dominique Lapierre, “O Jerusalem!”, Simon and Schuster, New York, 1972, s. 352.

(12) Y.S. Brenner, “The Stern Gang 1940-48”, Middle Eastern Studies, Ekim 1965, s. 9.

(13) İsrael State Archives, https://israelsdocuments.blogspot.com/2013/01/cabinet-protocols-mid-august-1948.html

(14) https://www.aa.com.tr/tr/dunya/filistinin-kaderini-degistiren-balfour-deklarasyonu-104-yasinda/2409778

Kaynakça

AMİN, Mustafa, “Interview with Abd al-Rahman Azzam Pasha”, Akhbar al-Yom, çev. R. Green,11 Ekim 1947.

AVNERİ,Alyeh L., “The Claim of Dispossession: Jewish Land-Settlement and the Arabs 1878-1948”, İngilizce çev. Kfar-Blum Çeviri Grubu, New Brunswick, 1982, s.117.

“Balfour Deklarasyonu ve İsrail-Filistin Sorunu: İngiltere’nin 1917’deki Bildirisi ve Orta Doğu’ya 67 Kelimeyle Bıraktığı Sorunlu Miras”, bbc.com.tr.

BEGİN, Menachem, “The Revolt: Story of the Irgun”, Nash Publishing, California, 1977, s.335.

BELL, J. Bowyer, “Terror Out of Zion: Irgun Zvai Leumi, Lehi and the Palestine Underground 1929–1949”, St. Martin’s Press., New York, 1977, s.88.

BRENNER, Y.S., “The Stern Gang 1940-48”, Middle Eastern Studies, Ekim 1965, s. 9.

COLLİNS, Larry- Dominique Lapierre, “O Jerusalem!”, Simon and Schuster, New York, 1972, s. 352.

https://www.aa.com.tr/tr/dunya/filistinin-kaderini-degistiren-balfour-deklarasyonu-104-yasinda/2409778. Erişim tarihi: 9 Şubat 2022.

İsrael State Archives, https://israelsdocuments.blogspot.com/2013/01/cabinet-protocols-mid-august-1948.html. Erişim tarihi: 9 Şubat 2022.

SCHNEER, Jonathan, “The Balfour Declaration: The Origins of the Arab‐Israeli Conflict”, Random House, New York, 2010, ss. 469.

TAL, David, “War in Palestine, 1948: Israeli and Arab Strategy and Diplomacy”, Tayor&Francis, London, 2004, s.153.

“The Role of Jewish Defense Organizations in Palestine”, Jewish Virtual Library.

E-BÜLTENE ABONE OLUN

Stratejik Ortak yazarlarının makalesi ve haritalar ücretsiz e-postanıza gelsin.

Abone oldunuz, teşekkürler.

Bir şeyler yanlış oldu. Lütfen daha sonra tekrar deneyin.

Yorum Yaz

Lütffen yorumunuzu giriniz!
Please enter your name here