Devlet Davranışlarını Etkileyen Faktörler Üzerine Bir İnceleme

Okunma Süresi: 16 dk 57 sn

Uluslararası sistemin en önemli aktörlerinden birisi olan devletler, olaylara karşı gösterdikleri reaksiyonlar ve bu doğrultuda uyguladıkları politikalar ile uluslararası sistemin şekillenmesinde oldukça büyük birer rol oynarlar. Devletlerin davranışları önce kendi toplumsal yapılarına akabinde yakın çevrelerine ve en nihayetinde uluslararası sisteme etkide bulunabilir. Bu bağlamda bu çalışmanın temel amacı “devlet davranışlarına etki eden faktörler nelerdir” sorusuna cevap aramaya çalışmaktır. Çalışmada devlet davranışlarına etkide bulunduğu düşünülmüş olan altı faktör incelenmiştir. Bunlar sırasıyla: Devlet başkanları, Tarih ve Coğrafya, Uluslararası sistemin yapısı, Devletin güç unsurları, ulusal çıkarlar ve son alarak devletlerin algılarıdır.

Devlet Davranışlarını Etkileyen Faktörler

1-Devlet Başkanları (Liderler)

Devlet başkanı, bir devletin gerek ülke içerisinde gerekse uluslararası camiadaki en üst düzeydeki siyasal temsilcisidir. Devlet başkanının üstlenmiş olduğu bu rol onu, ulusal ve uluslararası politikaların belirlenmesi ve yürütülmesi noktasında önemli bir aktör yapmaktadır. Devlet başkanının söylemiş olduğu ve söyleyeceği her söz yapmış olduğu ve yapacağı her hamle mensubu olduğu devletin, uluslararası camiadaki gücüne ve prestijine olumlu ya da olumsuz bir etkide bulunabilir. Özellikle bilişim alanındaki teknolojik gelişmeler internet teknolojisinin dünyada yayılım göstermesine olanak tanımıştır. İnternetin dünya genelinde yayılımıyla beraber insanların bilgi kaynaklarına erişim yolları çeşitlenmiş ve kolaylaşmıştır.

Ayrıca depolama araçlarındaki kapasitelerin artması; verilerin yedeklenmesi ve kaydedilmesi noktasında önemli bir değişimi ve gelişimi beraberinde getirmiştir. Bu bağlamda bu teknolojik gelişmeler adeta dünyada sürekli yeni verilerin gelmesiyle güncellenen dijital bir hafızanın meydana gelmesini sağlamıştır. Devlet başkanlarının yıllar önce kullanmış olduğu söylemler yıllar sonra bile karşılarına bir bumerang gibi olumlu ya da olumsuz anlamda çıkabilmektedir. Devlet başkanlarının söylemleri zamana ve şartlara göre değişkenlik gösterebilse de gerek kendi ülkesinin kamuoyunda gerekse diğer ülkelerin kamuoylarında başkanların söylemlerindeki bu değişimler genellikle birer tutarsızlık olarak algılanabilmekte; devlet başkanının inandırıcılık ve tutarlılık noktasındaki imajına olumsuz bir etkide bulunabilmektedir.

Örneğin, bir devlet başkanının bir ülkeyle ilgili olarak yıllar önce söylemiş olduğu bir söz yıllar sonra internet vasıtasıyla (sayın başkan siz zamanında şöyle demiştiniz şimdi böyle diyorsunuz) şeklinde ortaya çıkabilmektedir. Verilerin kaydedilmesi devlet başkanlarının ve devlet adamlarının söylemlerine çok daha fazla dikkat etmesi gerektiği gerçekliğini ortaya çıkartmıştır. Devlet başkanının, bir devletin davranışına yani dış politikasına olan etkisi ülkenin sahip olduğu siyasal yönetim biçimine göre değişim gösterebilmektedir. Bu noktada ikili bir ayrım yapılabilir.

  • Demokratik yönetim
  • Diktatörlük yönetimi

Demokratik yönetim biçimlerinde güçler ayrılığı olduğundan ötürü yürütmenin başında olan devlet başkanı sadece anayasal olarak kendisine çizilen rota içerisinde hareket edebilmektedir. Bu bağlamda yasama ve yargı, devlet başkanının kendi başına buyruk hareketlerde bulunmasına engel olabilmektedir. Dış politika alanında ise özellikle yasama organı yani meclis, devlet başkanının yürütmekte olduğu veya yürütmeyi hedeflediği dış politikalarına olumlu veya olumsuz bir etkide bulunabilir. Diktatörlüklerde ise devlet başkanını kısıtlayan bir yapı veya kurum olmadığından olsa bile etkisinin çok sınırlı ve cılız olmasından ötürü, devlet başkanının dış politikadaki hareket alanı oldukça geniş olabilmektedir.

Ancak devlet başkanının dış politikadaki bu hareket alanı genişledikçe hata yapma ve ülkesini zora sokabilecek eylemlerde bulunma olasılığı da artacaktır. Demokrasilerde kamuoyu, devlet başkanın davranışlarına yer yer etkide bulunabilir, kendi nazarında hatalı gördüğü bir davranışı sürdürmekte olan devlet başkanının bu tutumundan vazgeçmesine neden olabilir. Diktatörlüklerde kamuoyunun, devlet başkanının bir davranışından onu vazgeçirme olasılığı oldukça düşüktür. Zira bu hareket bir başkaldırı olarak algılanabilir. Ayrıca diktatörlük yönetimlerinde, devlet başkanı kamuoyunu şekillendirir ve yönlendirir. Bu nedenle bu tür yönetimlerde devlet başkanının hatalı kararından dönmesi ya bir bedel ödenmesiyle ya da kendi nazarında yapacağı kişisel bir muhasebe neticesinde mümkün olabilmektedir.

Devlet başkanları yönetime geldiklerinde ülkelerinin dış politika vizyonlarını belirlerler. Bu vizyonun belirlenmesi sürecinde baskın aktör devlet başkanı olabileceği gibi süreçteki ağırlık oranları değişkenlik göstererek bürokratik kurumlar, ekonomik ve siyasi çıkar grupları veya bireyler de etkili olabilmektedir.

George W.Bush

Örneğin, 2001 yılında ABD Başkanlığı görevine gelmiş olan George W. Bush’un dış politika vizyonunda Yeni Muhafazakarlar denilen kesim etkili olmuştur.[1] Yeni Muhafazakarlara göre ABD, uluslararası örgütlerin kendisine kısıtlayıcı bir etkide bulunmasını kabullenmemeli, çıkarları doğrultusunda kendi başına buyruk bir şekilde hareket etmeliydi. ABD’nin bu dönemde tek taraflı bir hareket tarzını benimsemesi, ABD’nin müttefikleriyle olan ilişkilerine olumsuz bir etkide bulunmuştur. Örneğin, ABD’nin 2003 yılındaki Irak işgaline karşı Fransa ve Almanya olumsuz bir tutum sergilemiştir. Bu bağlamda Bush döneminde özellikle Batı Avrupalı müttefiklere gerginleşen ilişkiler   Başkan Obama yönetimi döneminde yumuşatılmaya çalışmıştır.[2] Bu örnek bir devlet başkanının ve onun çevresindeki siyasal elitin müttefiklerle olan ilişkilere ne derecede etkide bulunabileceğini göstermektedir.

Adolf Hitler

Bir diğer devlet başkanı örneği ise Adolf Hitler’dir. 1933 yılında iktidara gelen Hitler, Almanya’yı dünyanın süper gücü yapmayı hedefliyordu. Hitler’e göre Fransa, Almanya’nın tarihsel bir düşmanıydı ve bu Fransız tehdidi, Fransa ile bir savaş yapılarak giderilmeliydi. Yine Hitler’e göre Almanya, SSCB’nin sahip olduğu topraklar üzerinde bir genişleme politikası uygulamalıydı.[3] Çeşitli faktörlerinde etkisiyle Hitler, bir liderin yapmayı en çok istediği şeylerden birisi olan toplum nazarındaki güçlü desteği arkasına alabilmişti. Almanya’yı süper güç yapmayı ve dünyadaki Almanları birleştirmeyi hedeflemiş olan Hitler ve ekibi, II. Dünya Savaşı’nın sonunda savaşın mağlup tarafı olarak Almanlara ikiye bölünmüş (Doğu ve Batı) bir Almanya bırakmıştır. Ayrıca Nazi Almanya’sı döneminde Yahudilere karşı uygulanan politikalar, Alman tarihine kara bir leke olarak geçmiştir. Bu örnek ise bir devlet başkanı ve beraberindekilerin bir devletin parçalanmasında öncü bir rol oynayabileceğini göstermektedir.

Mustafa Kemal Atatürk

Bir diğer örnek ise Mustafa Kemal Atatürk’tür. I. Dünya savaşı’nın Osmanlı Devleti tarafından yenilgiyle sonuçlanmasının ardından Osmanlı Devleti’nin toprakları; İngiliz, Fransız, İtalyan ve Yunanlı kuvvetler tarafından işgale uğramıştır. Bir lideri lider yapan temel özelliklerden birisi krizleri aşma becerisidir. Mustafa Kemal Atatürk ve beraberindeki silah arkadaşları, çeşitli imkansızlıklara rağmen (askeri ekipmanlar, lojistik gereksinimler) Türk halkını iyi bir şekilde organize ederek işgalci kuvvetlerin Anadolu topraklarından atılmasını sağlamışlardır. Niccolo Machiavelli’ye göre bir devlet adamının başarısını etkileyen temel faktörlerden birisi onun uluslararası sistemdeki güç dengelerini okuyabilme, bu güç dengelerine bağlı olarak bir pozisyon belirleyebilmesidir.[4]

Atatürk’ün, uluslararası sistemdeki güç dengelerini iyi bir şekilde tahlil edebildiğini ve bu doğrultuda ülkesinin kendi güç kapasitesini de göz önünde bulundurarak bir dış politika izlediği görülmektedir. Bunu başarabilmek için ise liderin öngörü ve sağlam bir analiz yapabilme yeteneğine sahip olması gerekmektedir. 1932 yılında ABD Genelkurmay Başkanı Mac Arthur Douglas ile İstanbul’da bir görüşme gerçekleştiren Atatürk, ABD’li komutana, Almanya’nın Avrupa kıtasını işgal edebilecek bir potansiyele sahip olduğunu söylemiştir.[5] Avrupa’da yaşanabilecek bir savaşın galibinin ise İngiltere, Fransa ve Almanya devletleri arasından olmayacağını; sadece Bolşeviklerin yani SSCB’nin bu olası savaştan kazançlı olarak çıkacağını söz konusu görüşmede ifade etmiştir.[6] II. Dünya Savaşı’nın akabinde başlayan Soğuk Savaş döneminde SSCB’nin bir süper güç olması Atatürk’ün uluslararası politikayı tahlil edebilme ve sahip olduğu öngörü yeteneğini gözler önüne sermektedir.

Vladimir Putin

KGB ajanlığı görevinde bulunmuş olan ve günümüz Rusya Federasyonu devlet başkanı olan Vladimir Putin ise bir diğer dikkat çeken devlet başkanıdır. SSCB’nin çöküşü, Rusların sadece uluslararası arenadaki süper güç konumlarını kaybetmelerini ifade etmiyordu. Psikolojik moral faktörler bağlamında Rusların kendilerine olan güven duyguları da ciddi bir darbe almıştı. SSCB’nin çöküşü aynı zamanda bir sisteminde çöküşünü ifade ediyordu. Fukuyama’nın “Tarihin Sonu Tezi” bu hususu net bir şekilde dile getirmiştir. Bu durumun farkında olan Putin, uygulamış olduğu politikalar ile Rusya’yı adeta tekrar ayağa kaldırdı ve uluslararası politikada göz ardı edilemeyecek bir güç haline getirme yolunda önemli katkılarda bulundu.

Rusya’nın uluslararası sistemdeki artan gücü ve prestiji sadece uluslararası politikaya etki bakımından değil Rus toplumunun, kendisine ve devletine olan güvenleri noktasında da olumlu bir etkide bulundu. Bu bağlamda Putin, Ruslara tekrar süper güç olabiliriz mesajını net bir şekilde verdi. 2008 yılında Gürcistan’la savaşarak galip gelen Rusya, Suriye’deki iç savaşa müdahil olarak hem sıcak denizlerdeki konumunu güçlendirdi hem de Ortadoğu da ABD’nin tek başına istediği gibi hareket edemeyeceğini gösterdi. 2014 yılında Kırım’ı ilhak eden Rusya, Karadeniz’de Türkiye’nin de aleyhinde olacak şekilde gücünü ve stratejik pozisyonunu arttırdı. Putin Rusya’sının uluslararası politikadaki bu hamleleri diğer aktörlere birer gözdağı verdiği şeklinde okunabilir. Bu bağlamda Putin, kendisinin oldukça usta bir satranç oyuncusu olduğunu diğer aktörlere göstermiştir.

2-Tarih ve Coğrafya

Devlet davranışlarını etkileyen bir diğer faktör ise tarih ve coğrafyadır. Birbirleriyle sürekli olarak etkileşim halinde olan bu iki unsur, devletlerin davranışlarının şekillenmesinde büyük bir rol oynar. Örneğin, Alfred Thayer Mahan’ın, 1890 yılındaki yapmış olduğu “Tarihte Deniz Gücünün Etkisi 1660-1783” çalışmasında: Büyük donanmalar oluşturan güçlerin uluslararası sistemdeki etkinlik düzeylerinin diğer aktörlere göre daha yüksek olacağını belirterek etkin ve güçlü bir donanma gücü oluşturmanın öneminden bahsetmiştir.[7] Güçlü bir donanma oluşturmak ve denizlere hükmetmek devlet gücünüzü kendi limanlarınızda konsolide etmeyerek daha geniş bir coğrafyaya, yeni limanlara yaymak istediğinizin en önemli simgesel örneğidir. Gücünüz arttıkça bu gücü daha geniş coğrafyalara yayma isteği büyük güç olmayı arzulayan devletlerin içgüdüsel bir davranışıdır. İspanya, İngiltere ve ABD gibi devletlerin denizler üzerindeki davranışları bu hususa örnek verilebilir. İngiltere ve ABD gibi devletlerin donanma gücü açısından güçlü olmaları ülkelerinin denizlerle çevrili olmasından da kaynaklanmaktadır. Bu nedenle coğrafya, devletin hangi gücüne (kara gücü veya deniz gücü) ağırlık vermesi konusunda devleti bir davranış kalıbı içerisine de sokabilmektedir.

Çar I. Petro

Çar I. Petro da coğrafya ile güç arasındaki ilişkiyi iyi tahlil etmiş bir liderdi. Rusların dünyaya açılması ve gücünü maksimize etmesi amacıyla Rus donanmasının oluşturulmasında Çar I. Petro’nun katkısı oldukça büyüktür.[8] Devlet davranışlarının bir çeşidi olan savaşlarda da coğrafya, savaşın kimin kazanacağının belirlenmesi hususunda oldukça büyük bir role sahiptir. Örneğin, Vietnam Savaşında, ABD gerek maddi gerek manevi anlamda öyle ciddi bir darbe aldı ki bu literatüre “Vietnam Sendromu” olarak geçti. Bu savaşta ABD sadece Vietkong’a değil coğrafi unsurlara karşıda ciddi bir yenilgi almıştı. Bu yenilginin olumsuz etkileri; ABD dış politikasına, ABD kamuoyuna ve siyasal elitine de yansımıştır. Bir diğer örnek ise Türkiye’dir. Türkiye Cumhuriyeti Devletinin geçmişten günümüze dış politikasının yapısal karakterinde güç dengesi hususu öne çıkmaktadır. II. Dünya Savaşı esnasında Türkiye, Mihver ve Müttefik güçler arasında oldukça başarılı bir denge politikası izleyerek savaşa girmemeyi başarmıştır.

Türk Dış politikasının yapısal karakterinden birisi olan güç dengesi uygulamasının temel sebeplerinden birisi, ülkenin her iki kıtayla olan coğrafi etkileşiminden kaynaklanmaktadır. Her iki farklı tarafa bakan bir duvarınız varsa duvarınızın yıkılmaması için her iki tarafla olan etkileşiminize dikkat etmeniz gerekmektedir. Türkiye, bu konuda oldukça önemli tarihsel deneyimler yaşamış bir devlettir. Devlet davranışlarını şekillendiren bir diğer unsur ise Tarihtir. Devletler arası çatışmaların arka planında genellikle ekonomik meseleler olduğu gibi tarihsel nedenlerde yatmaktadır. Örneğin, 1990 yılında Irak’ın, Kuveyt’i işgal etmesinin görünen sebepleri: Petrol ve borçların silinmesi gibi ekonomik konularken; çatışmanın arka planında Irak ile Kuveyt arasındaki tarihsel anlaşmazlıklar vardı.[9] 1961 yılında Irak, Kuveyt’i işgal etmiş ancak İngilizlerin, Irak’ın bu hamlesine tepki göstermesi nedeniyle Irak bu işgali sürdürmekten geri adım atmıştı.

Saddam Hüseyin’e göre Kuveyt, doğal yollarla oluşmayan bizzat İngilizlerin, Irak’ın bir parçasından kopararak oluşturduğu bir devletti. Bu nedenle Kuveyt, Irak’a katılmalıydı.[10] Bu örnekten görüleceği üzere tarihsel birikmişlikler ve çözülemeyen meseleler çatışmalara dönüşebilmektedir. Tarih, aynı zamanda dış politikanın planlanmasında ve yürütülmesinde altın değerinde başvurulması elzem olan önemli bir kaynaktır. Tarihten derslerini almayan devletler, tarihten derslerini iyi bir şekilde alan devletler tarafından derslerini alırlar. Elbette bu dersin karşılığında da ciddi birer bedel öderler.

3-Uluslararası Sistemin Yapısı

Uluslararası sistemin yapısı devletlerin davranışlarını şekillendiren bir diğer önemli faktördür. Tek kutuplu, çift kutuplu veya çok kutuplu gibi sistemlerin her birinde sisteme has aktörel davranışlar vardır.  Örneğin, Soğuk Savaş döneminde (Çift kutuplu yapı) aktörler, iki başat güç olan SSCB ve ABD etrafında kümelenerek kendi güvenliklerini sağlama almaya çalışmışlardır. Bu bağlamda bu davranış biçimi beraberinde başat güç ile diğer aktörler arasında ittifak içerisinde bir bağımlılık ilişkisi oluşturmuştur. Bu nedenle aktörler, ekonomilerini, askeri güçlerini ve dış politika tercihlerini yüksek ölçüde başat güce ve ittifakın karakterine uygun bir şekilde belirlemiş ve yapılandırmışlardır.

Günümüzde ise hangi uluslararası sistemin içerisinde olduğumuza dair net bir uzlaşı yoktur. Kimilerine göre ABD liderliğinde tek kutuplu bir yapı varken kimilerine göre ise çok kutuplu bir yapıya doğru uluslararası sistem evirilmektedir. Örneğin, Türkiye’nin dış politikası Soğuk Savaş döneminde büyük ölçüde Batı ittifakının çizmiş olduğu sınırlar çerçevesinde yürütülürken, Soğuk Savaş döneminin sona ermesi, Türkiye’nin süreç içerisindeki kapasitesinin artışı Türkiye’nin dış politika alanında belli ölçüde özerk hamleler yapabilmesine olanak tanımıştır. Türkiye’nin ulusal güvenliğini sağlamak amacıyla Batı ittifakının karşı çıkmasına rağmen Suriye’ye askeri operasyonlar düzenlemesi bu hususa örnektir. Bu bağlamda sistemsel değişimler, aktörlere dış politika alanında taktiksel manevra yapma alanları açabilmektedir. Elbette bu husus sadece aktöre bağlı değildir. Aktörün karşısında yer alan aktörlerinde davranışları oldukça önemlidir.

4-Devletin güç unsurları

Bir devletin sahip olduğu ekonomik, askeri, kültürel ve teknolojik güç unsurları o devletin uluslararası sistemdeki pozisyonunu ve sisteme olan etkisini belirler. Devletlerin güç unsurları dinamiktir. Yani bir devletin ekonomisi, askeri gücü yıllar içerisinde kapasitesel bir artış gösterebileceği gibi bir azalış da gösterebilir. Örneğin, Türk Savunma Sanayisinin önemli bir başarısı olan insansız hava araçları ve silahlı insansız hava araçları, hem Türkiye’nin askeri alandaki vuruş gücünü arttırmış hem de bu ürünler yurtdışına ihraç edilerek Türkiye’nin aktörel prestijine olumlu bir katkı sağlamıştır.

Devletin güç unsurları onun davranışlarına büyük ölçüde etkide bulunur. Ekonomik açıdan zayıf bir devlet dış yardımlara ihtiyaç duyabilir. Bu da yardımı yapan ile yardımı alan arasında asimetrik bir ilişkinin kurulmasına ön ayak olacaktır. Askeri açıdan da bu durum böyledir. Kendi ulusal savunma sanayinizi oluşturamazsanız size gerekli olduğunu düşündüğünüz ürünleri ancak diğer aktörlerin rızaları çerçevesinde temin edebilirsiniz. O da elbette çeşitli kısıtlılıkları ve bağımlılıkları beraberinde getirecektir. Bu da devletin davranışlara doğrudan veya dolaylı olarak yansıyacaktır. Uluslararası sistemde etkin olan güçlerin en temel özellikleri kendilerine yeterlilik derecelerinin diğer aktörlerden daha üst seviyede olmasıdır.

Örneğin ABD ve Rusya, savunma sanayi alanında savaş uçaklarını, hava savunma sistemlerini, tanklarını kendileri üretebilen devletlerdir. Japonya, Çin ve Almanya gibi aktörler ekonomik alanda oldukça güçlü aktörlerdir. Güç unsurlarınızdaki artışlar beraberinde hem yeni tehditleri hem de yeni fırsatları getirir. Örneğin, Çin’in ekonomik anlamda önemli bir güç haline gelmesi onun diğer bölgelerle ve aktörlerle olan etkileşimini arttıracağından bu Çin’e yeni kazanç kapıları açabilecektir.

Aynı zamanda Çin’in bu büyümesi ABD gibi aktörleri oldukça rahatsız edeceğinden ötürü aktörler arasında meydan okumalar ve tehdit algılamalarında değişimler yaşanabilecektir. Sahip olduğunuz güç unsurlarına göre hamleler yapmanız süreç içerisinde kazancınızı maksimize etmenize olanak tanırken olası kayıplarınızı da minimize etmenizi sağlar. Başarılı devlet adamlarına bakıldığında özellikle Otto Von Bismarck ve Mustafa Kemal Atatürk gibi liderlerin, ülkelerinin güç kapasitelerini iyi bir şekilde tahlil ederek ve bu doğrultuda bir hareket tarzı benimseyerek başarıya ulaştıkları görülmektedir.

5-Ulusal Çıkarlar

Devletlerin davranışlarını etkileyen bir diğer faktör ise ulusal çıkarlarıdır. Ulusal çıkarlar, diğer devletlerin çıkarlarıyla benzerlik veya farklılık gösterebilir. Burada önemli olan husus aktörlerin ulusal çıkarlarına ulaşırken hangi tür güç araçlarını kullanacaklarıdır. Sert güç araçları mı? Yoksa yumuşak güç araçları mı? Ya da her ikisini birden kullanan karma güç araçları mı? Ulusal çıkarlarınıza ulaşma yönteminiz oldukça önemlidir. Zira sürekli sert güç kullanarak ulusal çıkarlarınızı hayata geçirmeye çalışırsanız, uluslararası toplum tarafından saldırgan/işgalci gibi güven ve prestijinizi zedeleyen ithamlara maruz kalabilirsiniz.

Ayrıca sık sık sert güç araçları kullanmanın bir diğer riski de üzerinde sert güç kullandığınız ve zayıf olarak gördüğünüz aktörün direncinin, beklediğinizden yüksek olması ve bu doğrultuda sizi yenilgiye uğratması halinde hem bu durum sizde bir şok etkisi yaratacak hem de diğer aktörlerin size olan bakış açılarında önemli değişimler meydana gelebilecektir. Sürekli yumuşak güç araçlarını kullandığınız takdirde ise diğer devletler tarafından sert güç araçları açısından zayıf olduğunuza yönelik bir algı ortaya çıkacaktır. Bu algı da beraberinde caydırıcılık imajınıza zarar verecektir. Ulusal çıkarlarınıza yönelik hedeflerinize ulaşırken hangi tür güç aracına başvuracağınız sizin kapasitenizle de doğrudan alakalıdır.

  Avrupa Birliği, Havuç-Sopa Taktiği ve Türkiye

Bazı aktörler (ABD gibi) her iki güç aracına başvurma kapasitesine sahip iken diğer aktörler bu araçlardan birisine sahip olabilirler. Bu bağlamda “havuç ve sopa” yaklaşımından hareketle bir örnek verilecek olursa devamlı olarak sopanızla vurmanız sopanızın kırılmasına neden olabilirken “devamlı havuç vermeniz karşı tarafta bir rahatlığın meydana gelmesine neden olacaktır”. Bu bağlamda “akıllı güç” denilen havuç ile sopa arasındaki dengeyi yakalamak çoğu zaman devletler açısından daha kazançlı olabilmektedir.

6-Algılar

Algılar, devletlerin olaylara reaksiyon vermeleri noktasında oldukça kritik bir psikolojik faktördür. Gelen mesajı doğru bir şekilde anlamak ve bu doğrultuda bir hareket tarzı benimsemek ideal olandır. Ancak her zaman bu ideal durumun gerçekleşmesi beklenmez. Bunun iki temel sebebi vardır. 1- mesajı gönderen aktör, mesajı ne ölçüde istediği şekilde karşı tarafa aktarabilmiştir? Yani ortada yanlış anlaşılmaya mahal verebilecek bir durum var mıdır? varsa bu nasıl minimize edilebilir? 2- mesajı gönderen aktör yukarıdaki hususları dikkate alarak mesajını diğer aktöre istediği gibi iletmiş olsa dahi mesajı alan aktör bunu kendi yorumlamasından ötürü farklı algılayabilir. Örneğin, Türkiye, kendi ulusal güvenlik kapasitesini arttırmak ve güçlendirmek için yeni silah sistemleri geliştirmektedir. Bu silah sistemleri özellikle Yunanistan basınında geniş yankı uyandırmaktadır. Özellikle Yunanistan’daki algı sanki Türkiye’nin bu silah sistemlerini “Yunanistan’ı işgal etmek amacıyla” geliştirdiği yönündedir. Oysa Türkiye’nin böyle bir amacı yoktur. Yunanistan’daki bu algı, Yunanistan’ı harekete geçirmekte ABD ve Fransa gibi aktörlerden Türkiye’ye karşı askeri destek istemesine neden olmaktadır. Bu algının bir tezahürü olarak taraflar arasındaki diplomatik müzakerelerden istenilen ölçüde verim alınamamaktadır.

Algılar, bir devletin harekete geçmesinde önemli birer psikolojik ateşleyici unsur rolünü üstlenebilir. Örneğin, Saddam Hüseyin, ABD’nin Irak Büyükelçisi April Glaspie ile 1990 yılının Temmuz ayında yapmış olduğu görüşmesinde Büyükelçi Glaspie’nin, Saddam Hüseyin’in bahsetmiş olduğu Irak’ın ekonomik sorunlarıyla ilgili olarak söylemlerine anlayış göstermesi Saddam Hüseyin tarafından Kuveyt’in ilhakına ABD’nin engel olmayacağı şeklinde algılanmıştır.[11] Ancak Saddam Hüseyin’in bu algı hatası Irak’a pahalıya patlamış; ABD’nin başını çektiği uluslararası koalisyon güçleri bu ilhakı askeri müdahale de bulunarak engellemiştir. Yine Saddam Hüseyin’e göre SSCB, Irak’a karşı kuvvet kullanımını engelleyerek Irak’tan yana bir tavır alacaktı. Ancak bu algılamada hatalı çıkmış ve neticede Irak ordusu bozguna uğramıştır.[12]

Saddam Hüseyin

Eğer Saddam Hüseyin, ABD’nin 1980 yılında ilan etmiş olduğu Carter Doktrinini göz ardı etmesiydi (bu doktrinde oldukça açık bir şekilde Basra Körfezi ABD açısından enerji kaynakları bağlamında hayati öneme sahip bir bölge olarak ilan edilmiş ve bu doğrultuda bölgeye yönelik bir müdahale karşısında ABD’nin askeri olarak kuvvet kullanabileceği belirtilmiştir).[13] Belki de böyle bir müdahaleye kalkışmayabilirdi. Devletlerin algıları yer yer dinamik yer yer statik olabilir. Örneğin, Soğuk Savaş döneminde ABD’nin başını çektiği Batı bloku, SSCB’nin başını çektiği Doğu blokunu düşman ve büyük bir tehdit olarak görürken Doğu bloku da aynı şekilde Batı blokunu bir tehdit olarak algılıyordu. Bu algı büyük ölçüde bu dönemde statik bir seyirde ilerlerken Soğuk Savaş döneminden sonra bloklardan birisinin dağılması nedeniyle önemli algısal değişimler yaşandı. Örneğin, eski Doğu bloku devletleri, Batı blokunun önemli bir simgesi olan NATO’ya üye oldular. Bu bağlamda sistemsel değişimler, beraberinde algısal değişimleri de getirebilmektedir.

Sonuç

Devletlerin davranışları, zamana, koşullara ve diğer faktörlere göre değişkenlik gösterebilir. Bu değişkenlik oldukça normal bir durum olabileceği gibi anormal bir durumda olabilir. Ancak kendilerini koşullara göre adapte etmeyen devletlerin, büyük sorunlar ile karşı karşıya kalabilme ihtimalleri kendilerini koşullara göre adapte eden devletlere nazaran daha yüksek bir ihtimaldir. Tarih ve coğrafya gibi faktörler devletin toplumsal hafızasının ve karakterinin oluşmasında büyük rol oynarken, devletin başında olan lider, devletin hareket tarzının benimsenmesinde belirleyici olabilmektedir.

Bir devlet başkanı ve beraberindekiler buna toplum da dahil devletin savrulmasına neden olabileceği gibi toparlanmasını da sağlayabilir. Ancak son kertede fatura olumlu ya da olumsuz anlamda bulundukları makam gereği devlet başkanlarına ve beraberindekilere (siyasal elite) kesilmektedir. (Başarılı veya başarısız anlamında). Uluslararası sistemin yapısı, devletin güç unsurları, ulusal çıkarlar ve algılar gibi faktörler birbirleriyle etkileşim içerisindedirler. Bu nedenle bu faktörler, devletlerin bir davranış kalıbına girmelerinde veya çıkmalarında belirleyici olabilmektedir.

  Avrupa’da Lider Sorunu: Thatcher, Schröder ve Merkel

KAYNAK



 

Dipnotlar  

[1] Ramazan Gözen vd., Amerikan Dış Politikası, Anadolu Üniversitesi, Eskişehir, 2018, s.164.



[2] Ramazan Gözen vd., Amerikan Dış Politikası, Anadolu Üniversitesi, Eskişehir, 2018, s.165-166.

[3] Aziz Tutsak, “Hitler Almanyası’nın Yayılmacı Politikası ve İkinci Dünya Savaşı (1932-1945)”, Akademik Bakış Dergisi, Sayı 63, 2017, s.195-196.

[4] Şaban Kardaş-Ali Balcı, Uluslararası İlişkilere Giriş, Küre Yayınları, İstanbul, 2014, s.121-122.

[5] Temuçin F. Ertan – Çağla D. Tağmat, “Atatürk’ün İkinci Dünya Savaşı’na Dair Öngörüleri”, Askeri Tarih Araştırmaları Dergisi, Cilt 15, Sayı, 29, 2017, s.78.



[6] Temuçin F. Ertan – Çağla D. Tağmat, “Atatürk’ün İkinci Dünya Savaşı’na Dair Öngörüleri”, Askeri Tarih Araştırmaları Dergisi, Cilt 15, Sayı, 29, 2017, s.78.

[7] Ramazan Gözen vd., Amerikan Dış Politikası, Anadolu Üniversitesi, Eskişehir, 2018, s.218.

[8] Gala Film Dijital, “Tarihte Büyük Güçlerin Yükselişi-Rusya-Büyümeye Giden Yol”, (https://www.youtube.com/watch?v=MnO9uSoUgCQ), 24 Aralık 2018, Youtube.

[9] Cihat Yaycı, “Irak’ta Yaşanan Savaşlar ve Türkiye’ye Etkileri”, Güvenlik Stratejileri Dergisi, Cilt 15, Sayı 30, 2019, s.334-335.



[10] Emine Zeynep Daban- Cihan Daban, “Saddam Hüseyin Dönemi Irak Dış Politikası: Irak-İran Savaşı, Kuveyt’in İşgali ve ABD’nin Irak’a Müdahalesi”, Kırşehir Ahi Evran Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Dergisi, Cilt 2 Sayı 1, 2018, s.97.

[11] Nasuh Uslu, “Körfez Savaşı ve Amerika’nın Politikaları”, Ankara Üniversitesi SBF Dergisi, Cilt 54, Sayı 3, 1999, s.174.

[12] Emine Zeynep Daban- Cihan Daban, “Saddam Hüseyin Dönemi Irak Dış Politikası: Irak-İran Savaşı, Kuveyt’in İşgali ve ABD’nin Irak’a Müdahalesi”, Kırşehir Ahi Evran Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Dergisi, Cilt 2 Sayı 1, 2018, s.98-99.

[13] Davud Kapucu, “ABD’nin Ortadoğu Politikasına Kendi Ulusal Güvenlik Doktrinleri Ekseninde Bir Bakış”, Anadolu Akademi Sosyal Bilimler Dergisi, Cilt 3, Sayı 2, s.226.



Kaynaklar 

Daban, Emine Zeynep, ve Cihan Daban. «Saddam Hüseyin Dönemi Irak Dış Politikası: Irak-İran Savaşı, Kuveyt’in İşgali ve ABD’nin Irak’a Müdahalesi.» Ahi Evran Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Dergisi, 2018: 83-109.

Ertan, Temuçin F., ve Çağla D. Tağmat. «Atatürk’ün ikinci dünya savaşı’na dair öngörüleri.» Askeri Tarih Araştırmaları, 2017: 67-81.

Gala Film Dijital. Tarihte Büyük Güçlerin Yükselişi-Rusya-(Büyümeye Giden Yol). 24 Aralık 2018.



Gözen, Ramazan, Tarık Oğuzlu, Nasuh Uslu , Selçuk Çolakoğlu, ve Evren Çelik Wıltse. Amerikan Dış Politikası. Eskişehir: Anadolu Üniversitesi, 2018.

Kapucu, Davud. «ABD’nin Ortadoğu Politikasına Kendi Ulusal Güvenlik Doktrinleri Ekseninde Bir Bakış.» Anadolu Akademi Sosyal Bilimler Dergisi, 2021: 220-234.

Kardaş, Şaban, ve Ali Balcı. Uluslararası İlişkilere Giriş. İstanbul: Küre Yayınları, 2014.

Tutsak, Aziz. «Hitler Almanyası’nın Yayılmacı Politikası ve İkinci Dünya Savaşı (1932-1945).» Akademik Bakış Dergisi, 2017: 190-208.



Uslu, Nasuh. «Körfez Savaşı ve Amerika’nın Politikaları.» Ankara Üniversitesi SBF Dergisi, 1999: 165-199.

Yaycı, Cihat. «Irak’ta Yaşanan Savaşlar ve Türkiye’ye Etkileri.» Güvenlik Stratejileri Dergisi, 2019: 331-352.

Şekil 1 Resim Gordon Johnson tarafından Pixabay’a yüklendi ve Resim OpenClipart-Vectors tarafından Pixabay‘a yüklendi

Şekil 2 Resim mohamed Hassan tarafından Pixabay’a yüklendi

E-BÜLTENE ABONE OLUN

Stratejik Ortak yazarlarının makalesi ve haritalar ücretsiz e-postanıza gelsin.

Abone oldunuz, teşekkürler.

Bir şeyler yanlış oldu. Lütfen daha sonra tekrar deneyin.



E-BÜLTENE ABONE OLUN

Stratejik Ortak yazarlarının makalesi ve haritalar ücretsiz e-postanıza gelsin.

Abone oldunuz, teşekkürler.

Bir şeyler yanlış oldu. Lütfen daha sonra tekrar deneyin.

Yorum Yaz

Lütffen yorumunuzu giriniz!
Please enter your name here