Irak’ın Tarihsel Geçmişi

Okunma Süresi: 13 dk 4 sn

IRAK

Başkent: Bağdat

Nüfus: 40.13 Milyon [1]

GSYİH: 178.11 Milyar Dolar

Kişi Başına Düşen Milli Gelir: 4.77 Bin Dolar

Yüz Ölçümü: 438.318 Km² [2]

Irak bulunduğu konum itibariyle Orta Doğu’nun kavşak merkezidir. Bereketli Hilal olarak adlandırılan bölgenin kalbidir. Büyük medeniyetlerinin çoğunun hakimiyetine girmiş olan Irak, dinlerinde kesişim noktasıdır. Sümerlerden, Perslere, Yunan’dan Roma’ya son olarak da Osmanlı İmparatorluğu’nun denetimine girmiş bir bölgedir. İslamiyet’in yeryüzüne ortaya çıkmasıyla en hızlı etkilenen bölgelerden biri olmuştur. Nitekim 7. yüzyılda İslam beldesi olmuştur. İslam döneminde önemi giderek artmış ve Kufe şehri ile İslam medeniyetinin başkentliğini yapmıştır. İslam için dönüm noktası olan Sıffın Savaşı bu bölgede yaşandı. Muaviye ve Hz. Ali arasındaki savaşta Hz Ali’nin şehit edilmesi İslam’ı kökten sarsacak mezhepsel bölünmeyi başlatmıştır. Şiiliğin bir mezhep olarak doğmasına neden olan bu savaştan sonra halifelik makamının uzun süre merkezlerini yapan Irak, Bağdat şehri ile göz kamaştıran bir konuma geldi.

Hz. Ali

Emeviler bölgede neredeyse bir asırlık hakimiyet kurduktan sonra bölgeye peygamber soyundan gelen Abbasilerin kontrolünde 8. Yüzyıldan 13. Yüzyıla kadar altın çağını yaşadı.  1258 yılında barbar Moğol orduları kenti harabeye çevirerek, büyük kıyımlar yaptılar. Moğol yıkımından çok etkilenen Irak daha sonra Safeviler ile birlikte Şii-Sünni çatışmasının merkezi haline gelmiştir.

Bu zor günlerini Kanuni’nin İran’a karşı seferiyle (ırakeyn) Şah İsmail’in oğlu Tahmasab’ı 1534 yılında mağlup ederek Irak’ı dört asır boyunca Osmanlı’nın elinde kalacağı anı başlatmıştır. Irak I. Cihan Harbi’nin sonuna kadar Osmanlı hakimiyetinde, yıkımdan sonra eski ihtişamlı günlerine dönmeyi başardı.[3] Ancak XIX. yüzyılda hız kazanmış olan emperyalizmin yayılmasıyla İngiliz aydın ve politikacılar bunlara zemin oluşturacak çalışmalar konusunda adeta birbirleriyle yarışırken Fransızların da bu yarışa müthiş bir şekilde katılmasıyla büyük bir rekabet alanı oluşmuştur.

Nitekim, XX. yüzyılın başlarında bu çatışmaların savaşlara dönüşme konusundaki ihtimaller iki tarafı da uzlaşacak stratejiler yaratmaya itmiştir. Bu çerçevede henüz geç ve atılgan bir İngiliz politikacı olan Mark Sykes, yönetimi Osmanlı’nın paylaşımı konusunda önerilerde bulunacak çalışmalar yapmıştı. Sykes, Cihan Harbi’nden önce yaptığı çalışmalar ile Osmanlı’nın bölünmesinden sonra bir Türk devletinin varlığını gerekli olduğunu düşünürken, Cihan Harbi’nin başlamasıyla ve Osmanlı’nın ittifak bloğunda yer alması ile bu tezin aksini düşünmeye başlamıştı. Buna karşılık Fransa’da da Georges Picot bu yönde çalışmalar yapmaktaydı. Bu ikili, iki devlet adına yaptıkları çalışmalar sonucunda 1916’da yapılan anlaşma ile Filistin’in kuzeyinden Kerkük’e bir şerit çizerek, Kuzeyi Fransızların, Güneyi Süveyş’ten Basra Körfezi’ne kadar İngilizlerin denetimine bırakıyordu. Fransızlara verilen bölge bugünkü Türkiye’nin içlerine kadar uzanıyordu. Filistin bölgesi ise Yahudi devletini hazırlamak için İngilizler’e veriliyordu. [4]

İngiliz Hakimiyeti Dönemi

Birinci Cihan Harbi’nde Osmanlı’nın yenilmesi ile 1918’de Basra’dan Musul’a bütün bölgeyi kontrol eden İngilizler, Sykes-Picot Anlaşmasını (1917) Bolşevikler’in açığa çıkarması ile Musul’u da ele geçirerek bölgede Osmanlı varlığına son verdi. Nitekim, Sykes-Picot Anlaşmasının açığa çıkması ile yeni bir anlaşmaya giden İngiliz ve Fransızlar 1920’de imzalanan San Remo Antlaşması ile Irak’ı ve Suriye’yi pay ettiler. Böylelikle modern Irak’ın temelleri atılmış oldu. İngilizlerin Şerif Hüseyin’e verdiği sözler üzerine oğlu Faysal’a verilen Suriye krallığına Fransızların karşı çıkması üzerine İngilizler Faysal’ı 1920’de Irak’ın başına geçirdiler.

Şerif Hüseyin

Faysal’ın Irak’ın başına getirilmesi Irak sömürgeciliği açısından önem taşımaktadır. Çünkü İngilizler Irak’ı ele geçirdikten sonra başlayan protestolarda ciddi kayıplar yaşamıştı. Faysal’ın gelmesi ile İngilizler tepki çekmeden kontrolü sağlamış olacaktı. Kral Faysal yönetime geçtikten sonra krallık mekanizmasının yanına iki meclisli bir yapı oluşturan anayasayı 1925 yılında oluşturarak anayasal monarşi sistemini meydana getirdi.

Irak, 1932 yılına kadar geçen bağımsızlık sürecinde İngiliz denetiminde kaldı. [5] Ülkenin büyük bölümünü Şiilerin oluşturmasına ve Şiiliğin doğuş yeri olmasına rağmen Şiiliğin çok fazla bir etkisinin olmadığı görülmektedir. En azından İran gibi yönetimi kontrol edecek bir düzeyde değildi. Ülkede Sünni-Şii mezheplere anayasada eşit haklar verilmekteydi. Askeri düzeyi ilk yıllarda İngilizler tarafından kısıtlansa da bağımsızlıktan sonra giderek artmaya başlamıştır. Bağımsızlığı hazırlayan süreç ise İngilizlerin tamamen Irak’ı kaybetme endişesi ile 1930 yılında bağımsızlığı başlatan sözleşme imzalanmasıydı. Ancak yine de buna bağımsızlık demek tartışmalıdır. İngilizler ülkenin savunma ve haberleşme sistemini kontrol ederek çıkarlarını koruyacaktır. Aynı şekilde XX. yüzyılın rekabetini oluşturan doğal kaynak enerjisi açısından 1925 yılında yapılan sözleşme ile XXI. yüzyılın başına kadar Irak petrollerinin ayrılacağını kazanıyordu. [6] 1932 yılında Irak’ı Milletler Cemiyeti’ne üye yaparak bağımsız yapan Faysal’ın 1933 yılında ani vefatı üzerine yerine geçen oğlu Gazi, genç olduğu için ve siyasetten uzak bir kişiliğe sahip olması ile bölgenin getirdiği ağırlığı daha fazla kaldıramadı.

Kral Faysal

Ülke, kısa süre içinde yönetimde söz sahibi olacak birçok kişinin müdahalesine şahit oldu. Sık sık başbakan değiştirmeye başladı. Bu kadar çok yöneticinin değişmesinin en doğal nedeni İngilizlere karşı yürütülecek politikalarda zıtlık olmasıydı. II. Cihan Harbi’nin başlaması ve bu sırada ülke yönetimde başarılı olamayan Gazi’nin 1939’da yaşadığı trafik kazası sonucunda vefat etmesi üzerine yerine geçecek veliahttın henüz küçük yaşta olması nedeniyle ülke Hâşimlerin kontrolüne geçti. Bu hanedanlıktan Abdullah, dönemin başbakanı Nuri Said’in desteği ile kral ilan edildi. Nuri Said, İngilizler sayesinde başbakanlık koltuğuna oturmasından sonra rahatsız olan ordu, baskılar sonucu Said’e görevi bıraktırarak yerine Raşit Ali’yi getirmişlerdir. Raşid’in göreve gelmesi ve arkasını sağlaması ile İngilizlere karşı harekete geçerek İngilizlerin ülkeden çıkmaları yönünde karşı baskıya geçmiştir. Bunun üzerine 1941 yılının baharında İngiliz ve Irak askerleri karşı karşıya geldi. Savaş sonunda Irak, İngilizlere yenilmiş ve Raşit Ali ve destekçileri ülkeden gönderilmişti. Böylelikle İngilizler tekrardan destekledikleri Said’i ülkenin başbakanı yaparak Kral Abdullah da birlikte ülkeyi yönetmelerini sağlamıştır. Bu ikili ülkeyi 1958 yılında gerçekleşecek devrime kadar yönetti. [7] 1941’de yaşanan savaştan sonra yönetime tekrar getirilen Said, Kral Abdullah ile beraber ülkede Şii Araplardan daha az olan Sünni Araplar tarafından ayakta kalıyordu. Nitekim, bölgede gerçekleşen milliyetçilik akımları hem Şii Arapları hem de Sünni Kürtleri tetiklemekteydi. Ülke mandater yönetime sahip olduğundan zenginleşemiyor ve halkın sıkıntılı bir yaşam sürmesine neden oluyordu. Zaten çatışma doğurabilecek mezhepsel ve etnik bir yapıya sahip olan Irak’ta, İngiliz hakimiyeti bunu her geçen gün derinleştiriyordu.

1955 yılında ülkenin Bağdat Paktı’na katılması ise bıçağı kemiğe dayandıran son nokta olmuştu. Çünkü Sait ve Kral Abdullah tüm Arapların bir çatı altında toplanmasının savunan ideolojiye doğru ülkeyi sürüklemekteyken, ülkede Arap olmayan etnik grupları ateşliyordu. Bununla beraber Mısır’da İngilizlere karşı Nasır’ın zaferi ve iktidara gelmesi, Irak’ı ister istemez etkileyecektir.

Beklenen etkiyi gerçekleşti ve 1958 yılında General Kasım’ın önderliğindeki ordu, vahşi bir kıyım ile Irak’ın en üst kadrosunda bulunan birçok insanı öldürerek yönetime oturdu. General Kasım ülkedeki monarşiyi yıkarak ülkeye hâkim olmuştur. Sıkı bir yönetim sergileyen Kasım, Mısır ve Suriye’nin Arap Cumhuriyeti furyasına dahil olmuştu. Kasım’ın bu hareketi onun resmen sonu olmuştu. Nitekim darbeyle gelen Kasım, 1963 yılında yine darbe ile gitti, Albay Abdüsselam Arif tarafından gerçekleştiren darbe ile Kasım’ın iktidar ömrü beş yıl olabilmişti. Arif’in iktidar ömrü daha kısa olduğu ve 1966 yılında ölümü ile kardeşi Abdurrahman Arif yerine geçti. Abdurrahman ise Suriye’de başlayan Baas ideolojisinin Irak’ı etkilemesi ile 1968’de Baas darbesi ile yönetimden indirildi. Irak’ın bu on yılı darbeler ile geçmişti. Monarşinin yıkılması ile gelen sistemin Cumhuriyet olduğu söylense de darbeler altında bu yönetim pek de sağlıklı işlememiştir.[8]

Baas’tan Günümüze Irak

Baas Partisi 1943’te Suriye’nin başkenti Şam’da, Mişel Eflak ve Salah Bitar tarafından kuruldu. Mişel, Rum bir ailenin çocuğu ve Ortodoks Hristiyanlık dinine mensuptur. Salah Bitar ise Arap kökenli Sünni Müslümanlardandır. Baas ideolojisi hem Liberal hem de Sosyalist düşünceleri barındırmaktadır. Adından söz ettirilmesinin nedeni de baskı rejimlerinden ortaya çıkan bıkkınlık duygusu ve özgürlük hasreti idi. Ancak kuruluş amacı her ne kadar birleştirici ve bütünleştirici olarak oluşturursa da zamanla Arap milliyetçiliğinin dayanağını oluşturmuştur. Pan-Arabizm’in ortaya çıkmasına kaynaklık etmiştir. Irak’taki oluşumu ise 1948 Savaşı ile olmuştur. 1949 yılında Süleyman Eysa, Vasfi Ganim ve Feyiz İsmail’in Suriye’den Bağdat’a geçmesi ile Irak Baas partisini oluşturdular. Baas partisinin Irak’taki en önemli ismi Saddam Hüseyin idi. Saddam Hüseyin, 1968 darbesinin lideri General Bekir’e en yakın kişidir. 1968 darbesi ile başa geçen Bekir, 1979 yılına kadar ülkeyi yönetmiştir. Ancak Saddam’ın iktidar hırsı, onu bir zamanlar lideri olan Bekir’i iktidardan indirmeye itmiştir. 1979 yılında başa geçen Saddam 2003’e kadar ülkeyi yönetecek ve resmen dünyayı sarsacaktı. Saddam baskıcı ve milliyetçi bir kimliğe sahip bir liderdi. Henüz Bekir döneminde bile kapalı kapılar ardından ülkeyi yönetiyordu. 1972 yılında doğal kaynakların millileştirmesi konusunda ses getirecek icatlar yapmıştır.[9] Baas hareketi ve Saddam’ın liderliğiyle ülke emperyalist güçlerin hakimiyetini sona erdirmeye başlıyordu. Baas’ın SSCB yakınlığı sebebiyle Irak komünist bloğa yaklaşmıştır. Nitekim, 1972 yılında Dostluk Anlaşması yapıldı. Batıdan uzaklaşması ile Doğuya yakınlaşarak, 1950’lerde başlayan doğal kaynak millileştirme furyasına 1972’de gerçekleştirebilmiştir.

Saddam Hüseyin

1970’lerde başlayan Irak’ın silahlanma çalışmaları sonunda 1979’da başa gelen Saddam, iktidarın henüz birinci yılında İran’a Şiiliğin propagandasını yaydığı ve 1975 Cezayir Antlaşması’nın telafisi adına savaş başlattı. Ancak bu savaşın bir diğer dillendirmeyen yanı da İslam coğrafyasındaki liderlik boşluğuydu. Humeyni, Irak ve Baas’ın otoritesini sarsacak sözler ediyordu. Saddam, 1975 anlaşmasını kameralar karşısında yırttıktan kısa süre sonra 1980 yılının 22 Eylül’de sınırdan İran’a girdi.

Ancak savaş hiçte Saddam’ın beklediği gibi olmadı ve Irak’a ciddi zararlar verdi. Savaşın ilk iki yılı beklenmedik şiddetle gerçekleşmiş ve Humeyni’nin beklenenden çok güçlü olduğu anlaşılmıştır. İlk iki yıl İran topraklarında olan savaş daha sonra Irak topraklarına kaydı. Geri kalan altı yılda Irak toprakları savaşı sonuna kadar hissetti. Savaş bir anda Irak’ın aleyhine değişti ve petrol merkezleri yok olma noktasına geldi. Savaşın dönüm noktası Basra Körfezi’ne sıçraması olmuştu. Bu savaş bir anda petrol savaşına dönüştü. Silah patronları bölgede silah satmak için adeta savaşıyor ve kopan ilişkileri yeniden revize ediliyor. Bu bağlamda ABD, Saddam ile ilişkileri normalleştirmeye başlamıştı. Böylece ABD’nin bölgeye yerleşmesine zemin hazırlanmış oldu. Savaşın dönüm noktası hiç şüphesiz kendi halkına karşı kıyım yapan Irak’ın Halepçe’yi bombalaması olmuştu. Bölgenin İran’ın kontrolüne girmesini hazmedemeyen Saddam, acımasızca bir katliam gerçekleştirmiştir. BMGK’nın ateşkes çağrısını iki taraf da kabul ederek hiçbir kazanım elde etmeden yaptıkları savaşın zararı ile baş başa kalmışlardı.[10] Saddam, İran’a karşı olan savaşta ekonomik olarak yara almışken, bunu düzeltmek yerine yine saldırgan bir tutumla askeri gücünü arttırmaya yoluna seçti. Bunu seçmesinin elbette bir hedefi vardı. Saddam yeni çıktığı savaştan henüz iki yıl geçmeden bu kez yeni bir savaşa daha girmek amacındaydı. Nitekim, 1990 Ağustos’unda Kuveyt’e girmiş ve bölgeyi İlhak ettiğini açıklamıştı. Saddam bu savaşa girmek ile kendi sonunu hazırlayacak süreci de başlatmış oluyordu. Çünkü Kuveyt, petrol için hem ABD’nin hem de Avrupa’nın kalesi konumundaydı. Bu savaş için Irak bir mühimmat deposuna dönüşmüştü.

 

Bir taraftan da nükleer çalışmaları sürdüren Irak, artık gerçekten endişe verici bir noktaya gelmekteydi. Saddam her ne kadar sahip olduğu silahların nükleer silahları aratmayacak düzeyde olmadığını iddia ederek nükleer silah sahibi olma çabasında olmadığını iddia etse de bu pek ciddiye alınmıyordu. Nitekim, Saddam, Kuveyt’in Irak toprağı olduğunu ve böyle bir devletin İngilizlerin çıkarları için kurulduğunu ve Irak’tan koparıldığını iddia ediyordu. Bu iddialar ile Kuveyt’i işgal etmesi ABD’nin Saddam’a karşı tutumunun tersine dönmesine neden oldu. Nitekim, Saddam’ın medet umduğu SSCB, dağılma aşamasında olduğundan bekleneni verememiş ve ABD’nin girişimiyle BMGK aldığı kararlar ile Irak’ı sıkıştırmaya başlamış ve sonunda 51. Madde gereğince Irak’ta karşı yaptırım kararı almıştı. Ancak ABD, bu karar sürecinin uzaması sonucu BMGK’nın  678 sayılı kararına gerekçe göstererek Amerikan Kongresi’nden harekât kararı çıkarmıştı. Bush, 16 Ocak 1991’de ‘Çöl Fırtınası Operasyonu’ olarak adlandırılan operasyonu başlattı. İlk başlarda hava saldırıları ile geçen operasyonlar daha sonra BMGK’nın koalisyon güçlerinin de operasyona katılması ile 3 Nisan’da ateşkes sağlandı ve Irak teslim oldu. Irak bu teslimiyet sonucunda güçlü askeri ihtişamını kaybedip tekrar dışa bağımlı bir ülke konumuna getiriliyor. Çünkü kimyasal nitelikli ve uzun menzilli sahip silahların imhası kararlaştırılmıştı. Bunun için Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı (UAEA) tarafından oluşturulan UNSCOM ile beraber faaliyet göstereceklerdi. Ancak bu planlandığı gibi olmadı. Çünkü Saddam sık sık bu çalışmaları engelleyerek sürece karşı ayak diremekteydi. 2003 işgaline kadar BM’nin oluşturduğu kurumlar çalışmalarını, UAEA’nın da iş birliğiyle gerçekleştirmekteydi. Bu çalışmalar ABD’nin 1998 Irak Harekâtı ile sekteye uğrasa da BM’nin 1999’da oluşturduğu UNMOVIC bu denetimlerde ciddi sonuçlara ulaşmıştı.

2003’e kadar Irak ve ABD güçlerinin çekişmesi sonucunda, ABD arkasına İngiltere’yi de alarak, BM’nin kitle imha silahlarının bulunmadığı yönündeki raporlarına rağmen Irak’ı işgal etti. Irak’a ‘Özgürlük’ mottosu ile başlatılan operasyon büyük tepkilere yol açmasına rağmen gerçekleşti. Nitekim, ABD, 11 Eylül saldırıları sonucu bölge üzerinde gittikçe güçlü konuma gelirken, Irak işgali de hiç şüphesiz temelleri sağlamlaştırmaya yönelikti.

20 Mart’ta başlayan savaş, mayıs ayının ilk günlerinde sonlandırıldı. Bush’un kitle imha silahı bahanesiyle işgal ettiği Irak’ta ne kitle imha silahı vardı ne de bunun izleri vardı. İşgal çerçevesinde geçici bir yönetim için yirmi beş kişiden oluşan bir liste hazırlanmış ve bunlar genelde Sünni, Şii ve Kürtlerden seçilmiş diğer gruplar ilk göz ardı edilmişti. Bu süreçten sonra Talabani ve Barzani gibi Kürt yöneticiler ülkede yükselen bir profil çizmeye başlayacaklardır. Bu süreçte ki dönüm noktası, geçici yönetimin başa geldiği dönemde, 30 Haziran 2004 yılında işgalcilerin çekilmesi yönünde mutabakata varılması olmuştur. 30 Ocak 2005 yılında yapılan seçimlere Sünniler katılmamış ve cumhurbaşkanına Celal Talabani, başbakanlığa ise İbrahim Caferi seçilmiştir. 15 Ekim’de yeni bir anayasa için halk oylaması yapılmış ve Sünniler yine katılmamış ama bu anayasanın kabulü için gerekli oy alınmıştır. Irak’ın ses getiren lideri Saddam Hüseyin, 2003 yılında yakalandıktan sonra tepkilere ve yeni yönetimin oluşmasından ötürü 2006 yılının 30 Aralık günü tüm dünyanın gözü önünde idam edilmiştir. Daha sonra BMGK güçleri de 2008’de çekilmiş, ABD ise desteği ile oluşturduğu hükümetle yaptığı anlaşmaya göre 2011 yılının 31 alanına kadar ülkeyi terk etmiştir.[11] ABD çekilişini tamamlarken, bu kez Orta Doğu’yu kasıp kavuracak bir olay yaşandı. 2010 yılının sonlarına doğru Tunus’ta bir gencin kendisini ateşe vermesi ile başlayıp Orta Doğu coğrafyasında büyük yıkımlara neden olan Arap Baharı olarak adlandırılan bir süreç yaşandı.

Arap Baharı

Bu sürecin Irak’a etkisi terörizmle olmuştur. Nitekim, SSCB’nin Afganistan’a girmesiyle oluşuma başlayan El Kaide’nin içinden çıkmış olan IŞİD, Arap Baharı ile Oluşan kaos ortamında ciddi bir atılım göstererek büyümüştür. Öyle ki bu örgüt İlk başlarda Irak El Kaidesi olarak adlandırılırken daha sonraki süreçte Irak İslam Devleti, Suriye’de başlayan iç savaş ile Suriye’deki varlığını da güçlendiren bu örgüt en son Irak-Şam İslam Devleti adına aldı.

Nitekim, bu büyüme ile Irak’ın en büyük kentlerinden olan Musul’un 2014 yazında işgal ederek bölgede halifeliğini ilan eden Bağdadi ile giderek tehlikeli olacak Cihad çağrıları Irak’ın yapısını bozuyordu. IŞİD’in Irak’ta yükselişi Saddam’ın Şii nüfusa karşı yaptığı politikalara tepki niteliğindeydi. Bu örgütün giderek küresel boyutlara ulaşan tehditlerine karşı ülkeler ses çıkarsa da gerekeni yapmaktan geri durmuşlardır. Ancak bölgeye ülkesi Türkiye’ye yaptığı önemli harekatlar ile IŞİD’in bölgedeki etkinliğini sonlandırmıştır.[12] 2014 yılına kadar kuzeydeki Kürt yönetimi (IKBY) bağımsızlık idealiyle ülkede oluşturulan yönetim kadrolarında anlaşamadıkları için Bağdat yönetimi ile ters düşmekteydiler. 8 Eylül’de Maliki’nin yerine İbadi’nin başbakan olması ile ilişkiler bir nebze yumuşarken, 2015 yılında başında tekrar ilişkiler sertleşmiştir.[13]Bölgede teröründe artması ile ülke bölünmüştür. Kuzeyde IKBY güneyde Bağdat yönetimi teröre rağmen birleşme göstermemişti. IKBY’nin başında bulunan Mesut Barzani 2017 yılında referanduma giden sürecin başındaki aktör olmuştur. Gerçekleşen referandumda bağımsızlık kararına hak tarafından destek verilmesine rağmen gerçekleşmedi.  Bölge ülkeleri, Türkiye ve İran’ın referanduma sert tepki gösterirken, ABD de bu konuda IŞİD ile mücadele de önemli rol oynayan IKBY’yi desteklemekteydi. Ancak bu ideallere rağmen, tepkiler sonucunda IKBY, Irak’tan bağımsızlığını alamadı. Irak’taki çalkantılı ve gerilimli süreç devam ederken 2020’nin başlarında başbakanlığa Mustafa el Kazımi geldi. Sonuç olarak Orta Doğu’nun en sorunlu ülkelerinden biri olan Irak, bağımsız olduğu andan itibaren mezhepsel, etnik, terör olayları nedeniyle adeta gün yüzü görmemiştir diyebiliriz. Bu sorunlar ekonomiyi felce uğratmış, binlerce insanın işsiz ve aç kalmasına neden olmuştur. Bugün bile hala önlenemeyen iç karışıklıklar Irak’ın belini doğrultmasına müsaade etmemektedir.

Muhammed Ali Polat 

Stratejik Ortak Misafir Yazarı 

  Sri Lanka Modeli ve Tamil Kaplanları ile İlgili Kısa Bilgiler

KAYNAK



Dipnotlar

[1] IMF Resmî Web Sitesi, 30.04.2021, https://www.imf.org/external/index.htm

[2] Dışişleri Bakanlığı Resmî Web Sitesi, 30.04.2021, http://www.mfa.gov.tr/sub.tr.mfa?ff1be5b3-51d9-4c0a-99f5-291c33c39414



[3] YEŞİLBURSA Behçet Kemal, “Geçmişten Günümüze Irak Meselesi”, Gazi Eğitim Fakültesi Dergisi, cilt.29, sayı.2, ss.1315-1343, s.1316,1317

[4] BARR James, Kırmızı Çizgi: Paylaşılmayan Toprakların Yakın Tarihi, çev. Ekin Can Göksoy, İstanbul, Pegasus, 2016, s.17-46

[5] ARI Tayyar, 2012, a.g.e, s.444,445

[6] CLEVELAND William L., a.g.e, s.229-233



[7] ARI Tayyar, 2012, a.g.e, s.446-449

[8] CLEVELAND William L., a.g.e, s.363-366

[9] ÇAĞ Galip ve EKER Sami, “Ortadoğu’da Baas Rejimleri; Suriye ve Irak” , Çankırı Karatekin Üniversitesi Uluslararası Avrasya Strateji Dergisi, cilt.2, sayı.2 , ss.57-72, s.41-66

[10] CLEVELAND William L., a.g.e, s.460-464



[11] ARI Tayyar, 2012, a.g.e, s.460-480

[12] KARAKAYA İskender, “Küresel Terörizmin Dönüşümü; Irak ve Şam İslam Devleti (IŞİD) Örneği”, Uludağ Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Dergisi, cilt.38, sayı.1, 2019, ss.149-198, s.155-191

[13] KALAYCI Rıdvan ve GÜNGÖRMEZ Oğuz, “Irak 2015”, Ortadoğu Yıllığı, 2015, ss.29-54, s.31-48

Kaynaklar



ARI Tayyar, Geçmişten Günümüze Orta Doğu, Siyaset, Savaş ve Diplomasi, Bursa, Mkm, 2012

BARR James, Kırmızı Çizgi: Paylaşılmayan Toprakların Yakın Tarihi, çev. Ekin Can Göksoy, İstanbul, Pegasus, 2016

CLEVELAND William L., Modern Ortadoğu Tarihi, (çev. Mehmet Harmancı), İstanbul, Agore, 2015

ÇAĞ Galip ve EKER Sami, “Ortadoğu’da Baas Rejimleri; Suriye ve Irak” , Çankırı Karatekin Üniversitesi Uluslararası Avrasya Strateji Dergisi, cilt.2, sayı.2 , ss.57-72



Dışişleri Bakanlığı Resmî Web Sitesi, 07.01.2021, http://www.mfa.gov.tr/sub.tr.mfa?ff1be5b3-51d9-4c0a-99f5-291c33c39414

IMF Resmî Web Sitesi, 07.01.2021, https://www.imf.org/external/index.htm

KALAYCI Rıdvan ve GÜNGÖRMEZ Oğuz, “Irak 2015”, Ortadoğu Yıllığı, 2015, ss.29-54

KARAKAYA İskender, “Küresel Terörizmin Dönüşümü; Irak ve Şam İslam Devleti (IŞİD) Örneği”, Uludağ Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Dergisi, cilt.38, sayı.1, 2019, ss.149-198



YEŞİLBURSA Behçet Kemal, “Geçmişten Günümüze Irak Meselesi”, Gazi Eğitim Fakültesi Dergisi, cilt.29, sayı.2, ss.1315-1343, s.1316,1317

E-BÜLTENE ABONE OLUN

Stratejik Ortak yazarlarının makalesi ve haritalar ücretsiz e-postanıza gelsin.

Abone oldunuz, teşekkürler.

Bir şeyler yanlış oldu. Lütfen daha sonra tekrar deneyin.



E-BÜLTENE ABONE OLUN

Stratejik Ortak yazarlarının makalesi ve haritalar ücretsiz e-postanıza gelsin.

Abone oldunuz, teşekkürler.

Bir şeyler yanlış oldu. Lütfen daha sonra tekrar deneyin.

Yorum Yaz

Lütffen yorumunuzu giriniz!
Please enter your name here