Dış Politika ve İdeoloji: Sistem İncelemesi

Okunma Süresi: 8 dk 44 sn

Dış politika ve ideoloji arasındaki ilişkiler girift ve komplekstir. Bir yandan, uluslararası sistemin anarşik karakterinden dolayı, dış politika her zaman uzlaşma ve anlaşma için kapı aralayan bir alan olarak görülürken, diğer yandan ideolojiler sert, anlaşmaya ve uzlaşmaya kapalı, kendi varlığını eleştiren hiçbir organizmaya tahammülü olmayan bir “varlık” olarak karşımıza çıkmaktadır. Peki dış politikada bir ideoloji takip edilebilir mi ? Bu soru da esasında kompleks bir cevaba sahiptir. Bir yandan teorik olarak herhangi bir devletin böyle elastik ve anarşik bir uluslararası ortamda ideoloji takip etmesi imkânsız görünürken, tarih bunun aksini söylüyor. Birleşik Krallık ve ünlü “serbest ticaret” fikri, ABD’nin Sovyet tehdidine karşı kendisini özgür dünyanın hamisi olarak görmesi, aynı şekilde Sovyetlerin “Sosyalist” fikriyatı kendisine şiar edinmesi son 150 yılın en büyük örnekleridir.

Türkiye ve İngiltere’nin 2020 Serbest Ticaret Anlaşması’ndan bir görünüm

Dahası, bu tür fikirsel temsilcilikler sadece bu devletlere özgü değil, aksine tarihsel bir sürekliliğe ve tekrarlanan bir döngüye benzemektedir. Bu ikilemi açıklayabilmek için dış politikayı bir sistemden çok aktörler seviyesinde tanımlayan, atomize teorileri bir kenara bırakıp daha sistemsel bir anlayış ile hareket etmemiz gerekir. Bundan dolayı ideolojiler de bütün ekstrem uçlarına rağmen, toplum desteğini alabilmiş ve sistemin çekirdeğini oluşturan, insanların zihinlerinde yer eden üç temel ideoloji vardır; Liberalizm, Muhafazakarlık ve Demokratlık/Sosyalizm.

Dış politikalar da bu ideolojilerin tabanlarına oturtulabilmektedir. Bununla beraber, devlet ve ideoloji arasındaki ilişki de önem arz etmektedir; çünkü devlet en temelde, zor kullanma gücü ile sermayenin diyalektiğinden ortaya çıkmış bir güçtür. Bu noktada, muhafazakâr düşünce bu anlayışın zor kullanma kısmını temsil ederken ki, dış politika da bu kendini saldırgan dış politika ile temsil etmekte, liberalizm ise sermaye kanadını temsil etmektedir. Demokratlık/Sosyalizm ise, devlet kaynaklarından diğer elitlere göre daha az yararlanan elitler grubunun, hızlı nüfus artışının yetersiz piyasa tepkisiyle karşılaştığı zamanlarda ortaya çıkmaktadır. Bunların arasında ki ilişkiler açıklandıktan sonra, dış politikada örneklerini göstererek aslında dış politikaların gayet ideolojik temellere oturduğunu göstermeye çalışacağım. İdeolojilerin toplumsal rollerini anlayabilmek için, ideolojilerin belli bir amacı elde etmeye yönelik stratejiler olduğunu idrak etmemiz gerekir. İdeolojiler kendi içlerinde bir amaç olmaktan ziyade, belirlenen “ütopyalara” ulaşmayı hedefleyen araçların toplamına verilecek bir addır. İdeolojilerin sundukları dünya düzenleri işin sadece “sonuç” kısmını oluşturmakta, sadece buraya bakarak ideolojilerin bir “ideal” toplum tahayyülleri olduklarını söylemek ideolojileri anlamakta yetersiz kalacaktır. Bununla beraber, zaten ideolojik “ideal” de ideolojinin kendisiyle barış içinde yaşayan bir kavram değildir. Bunun en iyi örneklerinden biri Troçki-Stalin ayrışmasında görülebilir. Troçki bağlı olduğu sosyalist ideolojinin “ideal toplum tahayyülü” anlayışına bağlı kalarak tüm dünyada devrim prensibini savunmaya devam ederken, Stalin sosyalist ideolojinin bütününden yola çıkarak “Rusya’da devrimin sağlamlaştırılması” anlayışını devam ettirmiştir. Bunun sonucunda da Stalin, Troçki ve müttefiklerini Sovyetlerden kopartmış ve elimine etmiştir.

Josef Stalin

Buradan yola çıkarak, ideolojiler saf bir idealizasyon değil aksine bir stratejiler bütünü olduğunu anlayabiliriz. Bugünün “modern” ideolojileri, Fransız Devrimi sırasında toplumların mentalitesinin değişimiyle ortaya çıkmıştır. Var olan ilk ideoloji muhafazakarlıktır. En temel biçimiyle devrimi, geçmişin kolektif bilgeliğini koruyabilmek adına reddetmiştir ve karşı çıkmıştır (Smith, Booth, Zalewski: 1996). Bununla beraber, muhafazakâr gruplar çoğunlukla ancien regime olarak adlandırılan eski düzenin ayrıcalıklı gruplarından oluşmuştur, bunlar Fransa’da finans burjuvazisi, Prusya’da askeri elitler ve aristokratlar, Osmanlı İmparatorluğunda ise gayrimüslim ticaret burjuvazisini oluşturmaktadır. İdeolojik zeminde oluşan ilk stratejik grup elde kalanları korumak için birleşen bu muhafazakâr gruplardır. Devrimci Fransa’ya karşı Prusya, Avusturya ve Birleşik Krallık gibi güçleri kışkırtanlar da yine bu gruplardır. 1848 Devrimine kadar ilerlemeciliği ve reformasyonu reddeden bu grup fikirsel anlamda eski monarşik sisteme dönmenin savunucusu olmuştur. İkinci ideoloji ise liberalizmdir. Liberalizm genel olarak partizanlar, küçük burjuvalar ve yeni doğan endüstriyel burjuvanın elinde şekillenmiştir. Gariptir ki, köylü sınıfı da her ne kadar muhafazakâr karakterde görünse de liberal ideolojinin en büyük destekçisi olmuştur. Liberalizmin bu kadar destek görmesinin ardında liberalizmin geliştirdiği üç büyük strateji yer almaktadır; yeterliliğini kanıtlamış insanlara açılan sonsuz bir kariyer kapısı, kaçınılmaz olan ilerlemeye daimî sadakat ve siyasi merkeziyetçilik (Wallerstein, 2011). Bu iki ideolojinin çatışmasından iki büyük parti akımı doğmuştur; muhafazakarların oluşturduğu düzen partileri ve liberallerin oluşturduğu kalkınma, ilerleme partileri.

Kendi statülerini korumak isteyen ve elinde ki sermayeyi arttırmayı hedefleyen grupların yanında hiçbir şeyi olmayan ve iki ideolojinin çatışması sırasında sömürülen insan grupları bulunmaktaydı. Bu gruplar, işçiler, sosyalistler ve cumhuriyetçiler tarafından oluşturulan demokrat/sosyalist ideolojiyi meydana getirdi.

Diğerlerinden farklı olarak, bu ideoloji sistem içi bir değişim değil, sistemin tamamen değişimini talep etmekteydi. Bütün bu ideolojiler için kırılma noktası 1848 Devrimi idi. 1848’de, yarım yüzyıldır devam eden ve ana hedefi muhafazakâr iktidarı yıkmak olan liberal-demokrat ittifakı ilerlemecilik ve değişim stratejilerindeki farklılıklardan dolayı kırılırken, kalabalıkların büyük öfkesine maruz kalan muhafazakârlar ise keskin monarşi savunuculuğunu bir yana bırakıp liberal stratejilerle daha yakın bir konuma yerleştiler. Bu kırılma ve yakınlaşmalar, liberal ideoloji stratejilerinin ihtiyacı olan daha fazla siyasi merkezileşmeyi, konsensüs siyasetini ve kendine ait olan ilerleme ve değişim politikalarını artık devlet ayrıcalığı ile devam ettirebilmesini sağladı (Smith, Booth, Zalewski: 1996). İdeolojilerin tanımı ve kapsamından sonra, devletleri anlamak dış politikayı anlamak için önemlidir. Esasında devletler iki büyük temel üzerine oturmuştur: zor kullanımı (coercion) ve sermaye (Arrighi: 2009, Tilly: 1992). Bu noktada şehir ve sermaye ayrımı yapmak gerekmektedir. Şehir sermaye birikimi ile kapitalizmin dinamosu haline gelen ve kendine ait bir iş bölümü olan mekanlardır. Şehirler, bu tanımlarından gelen iki sebepten dolayı liberal ideolojinin temel dayanağını oluşturmaktadır; birinci olarak bir sömürü alanı oluşturmaları ve ikinci olarak, bundan dolayı oluşan sermaye birikimi ki bu birikim ilerlemecilikle, yani liberal ideolojinin temel dayanaklarından biriyle aynı paralellikle fikirler paylaşmaktadır. Bu “sermaye ilerlemeciliğini” sağlayabilmek adına kapsayıcı politikalar benimsenmiş ve göçlere olan yol her zaman açılmıştır ve bununla beraber meritokrasinin yani liberalizmin bir diğer prensibinin önü açılmış ve liberalizmin şehirlerde daha güçlü olmasını sağlamıştır.

Devletlere baktığımızda ise, Weberci bir anlayış ile, belli bir toprak parçasında yasal güç uygulayıcısı tanımı, en doğru tanım olmaktadır.  Devletler, baskı ve tahakkümün temel aracıdır ve Tilly’nin işaret ettiği gibi, devletlerin büyümesi sermaye ile aynı dinamikleri paylaşır; silahlı kuvvetlerin yükseltilmesi ve belirli bölgelerin kurulması yoluyla gücün yoğunlaştırılması ve biriktirilmesi (Tilly, 1992). İdeolojik boyutta, devletler ellerinde bulundurdukları tahakküm ve güç yoğunluğundan dolayı stratejilerini muhafazakâr ideolojinin tabanında oluşturmaları gerekmektedir. Devlet anlayışında var olan “soğuk bürokrasi” de bunun bir tezahürüdür. Verili topraklardaki insanlar çoğunlukla hem zorlamanın hem de sermayenin baş destekçileridir, ancak bu, bunlara tamamen itaatkâr oldukları anlamına gelmez. Tersine, şehirleşmenin ve tarımsal gelişimlerin olanak verdiği hızlı nüfus artışı dönemlerinde oluşan şehirlerde ki genç işsiz kitleleri, işçiler ve yetersiz sermaye artışı büyük ve çoğunlukla global, sermaye ve zor kullanma karşıtı hareketler meydana getirmiştir, 14. ve 18. Yüzyıllardaki halk hareketleri bunun en büyük örneğidir [1]. İdeolojik düzlemde, bu öfkeli kalabalıklar, sistemi değiştirme istekleri ve kendi davalarına radikal bağlılıklarından dolayı demokratları temsil etmektedir.

Şekil.1. Şehir ve Devlet büyümelerinin basit bir diyagramı (Tilly, 1992)

Devletler yekvücut oluşumlar değillerdir. İçlerinde birbiriyle devletin aygıtlarını kontrol etmek için mücadele eden çeşitli fraksiyonları barındırırlar. Modern devlet, üç genel fraksiyonda kategorize edilebilen güç politikasından başka bir şey değildir; ilk olarak, eski ayrıcalıkların sürdürülmesini ve meşru baskı ve devletin ayakta kalması için yeterli kaynakların çıkarılması gibi temel devlet mekanizmalarının korunmasını amaçlayan muhafazakârlar. Bu anlamda devletin ve ordunun bürokratik kanadı, devlet rekabetinde daima muhafazakâr tarafı temsil etti. Liberaller, şehir geleneğinin sürdürülmesini, sermaye birikiminin peşinde koşmayı ve kapitalist örgütlenmenin yeterli yerini hedefler. Bu anlamda, kapitalist sınıfların temsil ettiği liberal ideoloji, ticari, endüstriyel, tarımsal veya finansal burjuvalardır ve bu nedenle, çoğu zaman meritokrasi ilkesine bağlı olarak, bu ideoloji, ilerleme ve değişim hayalini kuran zanaatkârlar ve kırsal insanlar gibi kitlelerin desteğini aldı. Demokratlar, devletin ayrıcalıklı gruplarının devlet iktidarına ulaşmak için devrimci yöntemler yürüten radikallerdir. Dış politika açısından bakıldığında, muhafazakârlar, sermaye açısından revizyonist, fakat zor kullanma açısından statüko temelli dış politikalar gütmüştür. Trump dönemi ABD dış politikası bunun güzel bir örneğidir; bir yandan Çin ile kendi çıkarlarını korumak adına bir ticaret savaşı veren ABD, diğer yandan askeri gücünün ağırlığını her yerde çekinmeden hissettirmiş, yüksek hassasiyet gerektiren El- Bağdadi’nin imhası gibi operasyonlar yürütmeye devam etmiştir. Ayrıca Çin’e karşı devam eden bir askeri genişleme anlayışı güdülmüş ve ABD’nin askeri hegemonyasının pekiştirilmesi öngörülmüştür. Biden döneminin şu ana kadar olan dönemine bakarsak; Çin ile olan kötü ekonomik ilişkiler geri döndürülmeye çalışılıyor, ABD askeri gücünün Ortadoğu’ya tekrardan dönmesinin gerektiği bir söylem içine girmekte olduğunu görüyoruz. Trump’ın muhafazakâr kanadı temsil ettiğini görebiliyoruz. Liberal anlayış için, dış politikada sermaye konusunda statüko temelli, askerî açıdan ise daha revizyonist politikalar güdülmekte olduğunu görüyoruz. Biden dönemi, yukarıda anlatıldığı üzere, bu anlayışı desteklemektedir.

Çin’e baktığımızda ise, askeri genişleme ve ekonomik statükonun korunması göz önüne alındığında, aslında liberal bir ideolojinin dış politikada egemen olduğu görülebilir. Lakin bu yeni bir şey değildir, 1970lerden beri dışa açılmayı kendine kural edinen Çin’in gelinen noktada Adam Smith’in yeni kalesi olduğunu anlamak çok da zor değildir [2].

İngiltere’ye baktığımızda ise, özellikle Brexit sonrası, uluslararası ticari pozisyonun güçlendirilmesi, diğer yandan askeri gücün uluslararası konumunun muhafazası ön plana çıkmaktadır. Türkiye ile arttırılması planlanan ticari ilişkiler ve Brexit sonrası ticari gücün artması için oluşan bir ticaret bloğu kurma çabaları bunun güzel bir örneğidir. Bundan hareketle İngiltere’nin daha muhafazakâr bir dış politika yürüttüğünü kabul edebiliriz. Türkiye’ye baktığımızda ise, daha liberal bir dış politika izlendiğini gözlemleyebiliriz. Artan askeri hareketlilik, bunun yanında uluslararası alanda sermaye konusunda halen ilgi odağı olarak kalma çabası göz önüne alındığında Türkiye bu konuda yine iyi bir örnektir. Demokrat/Sosyalist bir dış politikanın var olması ise Sovyetler ile beraber sona ermiştir. Demokrat/Sosyalist bir dış politika hem zor kullanma hem de sermaye birikimi açısından bir revizyonizm isteği içinde bulunduğundan dolayı, bunu sağlayabilecek, sürdürebilecek aynı zamanda kendi kendine yetebilen bir devlet örneği günümüzde karşımızda olmasa da geçmişte SSCB, Napolyon Fransa’sı gibi dünya devletleri tarihinde kısa süreli yer kaplamış devletler örnek verilebilir. Bunun dışında demokrat/sosyalist bir dış politika olmamasının bir diğer nedeni de demokrat grupların iktidarı ele geçirdiğinde yaşadıkları dönüşüm ve muhafazakâr ve liberal ideolojilere daha fazla yakınlaşmaları olmuştur.

  Amerikan Modeli Üzerinden Başkanlık Sistemi Nedir?

KAYNAK



Dipnotlar  

[1] Gençlik Tugayları ve kentleşme süreçleriyle alakalı daha fazla ayrıntı için; Andrey Korotayev, Julia Zinkina, Svetlana Kobzeva, A Trap at The Escape from The Trap? Demographic-Structural Factors of Political Instability in Modern Africa and West Asia, Cliodynamics, 2(2), 2011, 10.21237/C7clio22217 ve sosyal hareketlerle Dünya-sisteminin küresel yeniden yapılandırılması hakkında daha fazla bilgi için; Jack A. Goldstone, East and West in the Seventeenth Century: Political Crises in Stuart England, Ottoman Turkey, and Ming China, Comparative Studies in Society and History, Vol. 30, No. 1 (Jan., 1988), pop. 103-142, 14. Yüzyıl Halk Hareketleri hakkında detaylı bir araştırma bulunamasa da Şeyh Bedrettin ve Hussite İsyanlarının ortak paydaları ilgi çekici görünmektedir.

[2] Çin’in iç ve dış ekonomisinin yapısını anlayabilmek ve Çin’in liberalleşmesinin açıklaması için bknz. Giovanni Arrighi, Adam Smith Pekin’de: 21. Yüzyılın Soykütüğü, Yordam Kitap, 2008.



Kaynaklar

Steve Smith, Ken Booth, Marysia Zalewski, International Theory Positivism and Beyond, Cambridge University Press, 1996.

Charles Tilly, Coercion, Capital and European States: AD 990-1990, Wiley-Blackwell, 1992.

Immanuel Wallerstein, Dünya Sistemleri Analizi: Bir Giriş, bgst Yayınları, 2011.



Giovanni Arrighi, The Long Twentieth Century Money, Power and the Origins of Our Time, Verso Books, 2009.

Michael Mann – The Sources of Social Power, Volume 1: A History of Power from the Beginning to AD 1760, Cambridge University Press, 1986.

Andrey Korotayev, Julia Zinkina, Svetlana Kobzeva, A Trap at The Escape from The Trap? Demographic-Structural Factors of Political
Instability in Modern Africa and West Asia, Cliodynamics, 2(2), 2011.

Jack A. Goldstone, East and West in the Seventeenth Century: Political Crises in Stuart England, Ottoman Turkey, and Ming China, Comparative Studies in Society and History, Vol. 30, No. 1 (Jan., 1988), pp. 103-142.



Giovanni Arrighi, Adam Smith Pekin’de: 21. Yüzyılın Soykütüğü, Yordam Kitap, 2008.

E-BÜLTENE ABONE OLUN

Stratejik Ortak yazarlarının makalesi ve haritalar ücretsiz e-postanıza gelsin.

Abone oldunuz, teşekkürler.

Bir şeyler yanlış oldu. Lütfen daha sonra tekrar deneyin.





E-BÜLTENE ABONE OLUN

Stratejik Ortak yazarlarının makalesi ve haritalar ücretsiz e-postanıza gelsin.

Abone oldunuz, teşekkürler.

Bir şeyler yanlış oldu. Lütfen daha sonra tekrar deneyin.

Yorum Yaz

Lütffen yorumunuzu giriniz!
Please enter your name here