1808-2017 Yılları Arası Türk Anayasa Hareketleri

Okunma Süresi: 9 dk 56 sn

Türk anayasa hareketlerinin 1808 yılında padişah II. Mahmut ve ayanlar tarafından imzalanan Sened-i ittifak isimli belgeyle başladığı kabul edilmiştir. Halktan gelen bir istekle oluşmayan ve temel hak ve özgürlükler konusunda bir düzenleme de içermeyen bu belge, padişahın yetkilerini kısıtlaması ve onun gücünün üstünde hukuki bir güç oluşturduğu için önemli sayılmış ve anayasaya giden süreçte önemli bir eşik olarak görülmüştür. Bu belge 7 maddeden oluşuyordu ve genel çerçevede ayan adı verilen beylerin sultana sadakat, sultanın da yetkilerini kısıtlamayı vaat ettiği bir sözleşme niteliğindeydi. Her ne kadar Osmanlı padişahları bu tarihten önce de başına buyruk hareket etmeyip divan-ı hümayun denilen organla görüş alışverişi içinde olsa ve önemli meselelerde din alimlerine danışıp şeyhülislamdan fetva isteyerek yapacağı işe hukuki bir dayanak sağlama ve dinen meşru gösterme çabasında olsa da devletin kötü gidişatının engellenememesi, Avrupa’daki demokrasi hareketlerinin artması ve Avrupa’ya tahsile giden gençlerinde kurtuluşun demokrasi ve anayasa hareketlerinde olduğunu düşünmesi gibi sebepler yüzünden özellikle aydın kesimde padişahın yetkilerini kısıtlama ve meşrutî bir düzen isteme fikirleri giderek belirginleşiyordu. Bunun yanında Batılı devletlerin azınlıklar bahanesiyle devletin üstünde baskı kurması bazen de padişahların bu devletlerden destek bulma amacıyla anayasal düzene geçiş çalışmalarına katkı yapması da Osmanlıda anayasal düzene geçişi hızlandıran sebeplerdendi.

Sened-i İttifak

Yukarıda bahsettiğimiz Sened-i ittifakın, belgenin imzalanmasında büyük payı olan Alemdar Mustafa Paşa’nın bir yeniçeri isyanında köşkünün mahzenindeki barut fıçılarını patlatıp içerdeki yeniçerilerle beraber ölmesinin ardından bir önemi kalmadı ve Sultan II. Mahmut ülkede tam hakimiyetini tesis etti ve oğlu Sultan Abdülmecid’in ilan edeceği 1839 tarihli Tanzimat Fermanına kadar başka bir hukuki ve anayasal gelişme olmadı.
1839 yılında ilan edilen Gülhane Hatt-ı Hümayunu veya diğer adıyla Tanzimat Fermanı zamanın önemli devlet adamlarından Mustafa Reşit Paşanın girişimiyle ortaya çıkmıştı ve bir önceki belgeden farklı olarak can, mal ve ırz güvenliği, vergi ve askerlik işleri gibi konuları da içeriyordu ve bu yönüyle halkı da fazlasıyla ilgilendiriyordu. 1856 yılında Islahat Fermanı adıyla özellikle azınlıkların haklarını düzenleyen bir ferman daha çıkarıldı. Bu ferman da kimsenin din ve mezhebini değiştirmeye zorlanmayacağını, tutuklamaların keyfî olarak yapılamayacağını, vergilerin adalet ve eşitlik zemininde toplanacağını, her cemaatin okul açma hakkı olduğunu söylüyor ve buna benzer konuları düzenliyordu. Bu belgenin kırım savaşında batılı devletlerin yardımını almak amacıyla hazırlandığı konusunda tarihçilerin çoğu hemfikirdir. ve maalesef bu belge azınlıkların suiistimaline uğramış, devletin başına türlü çoraplar örmesine sebep olmuştur. Bu fermanlar her ne kadar yukarıda saydığımız sebepler üzerine gelişim gösterse de halk tabanından gelen bir tepkiyle oluşmadığı ve hak ve özgürlükler kapsamında yapılan düzenlemeler devlet tarafından ihsan edilen bir lütuf olarak gösterildiği için eksik addedilmiş bunun yanında ilan edilen hakların hukuki güvencesi olmadığı bu sebeple padişah tarafından istenildiğinde geri alınabileceği için hukukî zemini tam olarak oluşmamış denilebilir. Tarihî bir bakışla bakacak olursak Osmanlı tarihinde din ve mezhep özgürlüğü ve farklı inançlara hoşgörü kuruluştan itibaren vardı ve bunların fermanla resmî olarak ilan edilmesi sadece azınlıkların halkı küçük görmesine, devlete karşı büyüklenmesine neden olmuş, ayrıca bu fermanlar azınlık isyanlarını önleyememiştir. Bu fermanlarını olumlu yönü halkın anayasal bilincine katkı sağlaması ve anayasal düzene geçişte bir eşik sağlaması olmuştur.

Kanun-u Esasi

Bu fermanlardan sonra ilk yazılı Türk anayasası 23 Aralık 1876’da Kanun-u Esasi adıyla Sultan II. Abdülhamid tarafından ilan edildi (Anayasa profesörü kemal gözler hocamız 13 Şubat 2021 tarihinde yayımladığı makalesinde 1838 tarihli Sırp knezliği anayasasının da ilk Osmanlı anayasası olarak kabul edilebileceğini belirtmiştir). Bu anayasayı incelemeden önce anayasaya giden süreci incelemek daha sağlıklı olacaktır diye düşünüyorum. Sultan Abdülmecid’den sonra tahta çıkan Sultan Abdülaziz’e, selefi tarafından azınlık isyanları ve dış devlet baskıları miras bırakılmıştı. Bu sebepler dolayısıyla devlet zor günler geçiriyordu. Aydın ve öğrenci kesim kurtuluşun meşrutî bir idarede olduğunu düşündüğünden onlar da padişaha karşı cephe almıştı. Kırımı kurtarmak için büyük ve gelişmiş bir donanma hazırlayan Sultan, bir darbe sonucu tahtından indirildi ve intihar süsü verilerek şehit edildi. Tahta çıkarılan V. Muradın akıl hastalığının anlaşılması üzerine o da tahttan indirildi. Mithat Paşanın meşrutiyeti ve anayasayı ilan edeceğine dair teminat aldığı Şehzade Abdülhamid, Sultan II Abdülhamid adıyla tahta çıktı. Anayasayı hazırlama amacıyla başında Mithat Paşanın olduğu bir komisyon kuruldu ve Prusya, Belçika, Fransa anayasalarından ilham alınarak bir anayasa hazırlandı ve yürürlüğe girdi.

Kanun-u Esasi

Bu anayasada devlet salt bir monarşi idi. Devletin organları Padişah, Meclis-i Umumi ve Mehakim’den oluşuyordu. Meclis, Mebusan ve Ayan olmak üzere iki meclisli bir sistemden ibaretti. Meclis-i Mebusan seçimle işbaşına geliyor, Meclis-i Ayan ise padişah tarafından atanıyordu. Anayasa, dilekçe hakkı, konut dokunulmazlığı, din özgürlüğü gibi hak ve özgürlükler tanımlamış ancak yine bunların hukukî güvencesi oluşmamıştı.

Hatta Anayasanın 113. Maddesi padişaha bu hak ve özgürlükleri kaldırma yetkisi veriyordu. Anayasanın padişaha verdiği önemli yetkiler arasında meclisi süresiz tatil etme ve sürgün yetkisi de bulunmaktaydı. Bu sebeple bazı hukukçular bu hak ve özgürlüklerin bir anlam ifade etmediğini söylemektedir. 93 Harbi denilen Osmanlı- Rus savaşının yenilgiyle sonuçlanması üzerine bu yenilgiden meclisi sorumlu tutan Sultan, meclisi 33 sene boyunca 1909’a kadar tatil etti. Birtakım hukukçulara göre savaşın sonuçları hakkında meclise hesap vermemek için meclisi tatil etmiş, ülkeyi yine keyfî bir biçimde yönetmek için böyle bir adım atmıştır. Bizim de katıldığımız diğer görüşe göre ise sultan devletin bekası için meclisi kapatmak zorundaydı. Çünkü bu yenilgiden cesaret alan azınlık mebusları mecliste bir Ermeni devletinin kurulması konusunu tartışıyordu. Ayrıca Türk halkının demokrasi ve anayasa bilinci henüz istenilen seviyeye ulaşamamıştı. Savaşın seyrine bakacak olursak bu savaşta Sulanın bir dahli olmadığı açıkça ortadadır. O, çıkacak savaşı engellemeye çalışmış ancak devlet üzerinde henüz tam bir hakimiyet kuramadığı için başarılı olamamıştı ve yukarıda saydığımız sebepler dolayısıyla meclisi tatil etmek durumunda kalmıştı. Anayasa ise yürürlükte kalmaya devam etmiştir. Hatta bazı tarihçilere göre meclis tatil edildiği için mebusların maaşı dahi ödenmeye devam etmiştir. Sultanın tahtta kaldığı 33 sene boyunca savaşsız bir dönem geçmesine rağmen iç ve dış karışıklık ve baskıların devam etmesi, ülkedeki muhalif seslerin meşrutiyet isteğinin devam etmesi, İttihat ve Terakki cemiyetinin faaliyetleri sonucu ülkedeki muhalefet ciddi anlamda etkili bir seviyeye ulaşmış oldu. Bunun neticesinde 1908 yılında meşrutiyet tekrar ilan edildi ve seçimler yapılarak meclis tekrar toplandı. 1909 yılında 31 Mart vakası sonucu Sultan Abdülhamid tahttan indirilip yerine V. Mehmet Reşad geçince devletin yönetiminde ağırlık meclise geçmiş oldu, padişah sadece önüne gelen evrakları imzalayan bir organdı.

İttihat ve Terakki

Anayasada yapılan sürgün ve meclisi fesih yetkisinin padişahın elinden alınması, bakanların padişaha değil meclise karşı sorumlu hale gelmesi, padişahın tüm bakanlar kurulu yerine sadece sadrazamı atayabilmesi gibi değişikliklerle padişahın yetkilerinin kısıtlanması buna olanak sağlamıştı. Bu değişikliklerle beraber Osmanlı devleti, sınırlı bir monarşiye dönüşmüş ve parlamenter rejim hüviyetini kazanmıştır. Bu tarihten 12 Ocak 1920’ye kadar toplanan meclis, İstanbul’un işgali üzerine Padişah Vahdettin tarafından 11 Nisan 1920’de resmen kapatıldı.

Kurtuluş savaşının merkezinin Ankara olması nedeniyle burada toplanan Meclis,19 Mart 1920’de seçim ilanının ardından 23 Nisan 1920’de 232 mebusla kuruldu. 20 Ocak 1921 tarihinde ise ulusal irade, ulusal egemenlik ilkelerini içeren Teşkilat-ı Esasiye kanunu veya 1921 anayasası kabul edilmiştir. Bu anayasa erkler birliğini ve meclis hükümeti sistemini benimsiyordu. Yasama, yürütme ve yargı yetkileri Meclisin elinde toplanmıştı. Savaş döneminde hazırlandığı için temel hak ve özgürlükler konusunda düzenleme içermiyor, bunun dışında mebus, bakan ve cumhurbaşkanının seçimiyle ilgili konular dahil olmak üzere 24 maddeden oluşuyordu. Cumhuriyetin ilanıyla beraber anayasaya, hükümet şeklinin cumhuriyet olduğu ve cumhurbaşkanının seçim yöntemi hakkında bazı maddeler eklendi. Devletin dininin İslam olduğunu ifade eden 2. Madde ise meclisteki inkılapçı havaya rağmen kaldırılmamıştı.

Darbe Anayasası

1921 anayasasından sonra yeni bir anayasa yapmak amacıyla çalışmalar başladı. Bunun sonucunda 20 Nisan 1924 tarihinde yeni anayasa kabul edildi. Bu anayasada Fransa ve Polonya anayasalarından alınmış kurallar vardır. Ayrıca yeni anayasa hükümet sisteminde parlamenter ve meclis hükümeti sisteminden ilkeler aldığı için karma bir hükümet sistemi belirlemişti. Yasama, yürütme ve yargı erkleri ayrı başlıklar altında verilmişti. Bu anayasa da temel hak ve özgürlükler kısmı da vardı ancak basit yasa kaydına tabiiydi. Bununla beraber bu anayasa sert bir anayasaydı, değiştirilmesi güç koşullara bağlanmıştı. 27 Mayıs 1960 tarihinde askeri darbe neticesinde yönetime el koyan milli birlik komitesi, demokrasiyi ve hukuk devletini gerçekleştirecek ve güvenceleyecek bir anayasa hazırlanması amacıyla yeni anayasa çalışmalarını başlatmıştı. Bu anayasada sert nitelikte bir anayasaydı ve ilk defa bir başlangıç bölümüne sahipti.

27 Mayıs 1960 Darbesi

Ayrıca kimilerine göre anayasa ihlallerini denetlemek ve güvence altına almak amacıyla, kimilerine göre de bir vesayet kurumu olma amacıyla anayasa mahkemesi kurumu ilk defa hayatımıza girdi. Bu anayasa gariptir ki darbeciler tarafından hazırlatılmasına rağmen özgürlükçü bir yapıya sahipti, nitekim anayasanın ikinci bölümünde temel hak ve ödevler düzenlenmiştir ve nitelikli yasa kaydına tabi tutulmuştur. Yine bu anayasayla beraber cumhuriyet tarihinde ilk defa Cumhuriyet senatosu ve Millet meclisinden oluşan iki meclisli bir yapı oluşturulmuştu. Ayrıca bu anayasa Diyanet İşleri Başkanlığıyla ilgili düzenlemeler de içermekteydi. Bu anayasada İtalya ve Fransa anayasalarının etkileri görülmektedir. Oluşturulan bu anayasa ve meclis yapısının ülkedeki kaos ve kargaşa ortamına çare olmaması, anarşinin her geçen gün tırmanması, terör faaliyetlerinin tırmanması gibi sebepler dolayısıyla 12 Mart 1971 tarihli muhtıra neticesinde hükümet istifa etmiş, yerine ordu destekli partiler üstü geçici bir yönetim kurulmuştur. Bu dönemde yasama, yürütme, yargı ve temel hak ve özgürlükler alanında önemli değişikliklere gidilmiştir. Ancak bu değişiklikler de çözüm olmamış ülkede hâkim olan anarşi ve kaos ortamı varlığını devam ettirmiştir. Siyasi sistemde de büyük tıkanıklıklar olmuş, örneğin altı ay boyunca cumhurbaşkanı seçilememiştir. Bu nedenlerle 12 Eylül 1980 günü ordu tekrar yönetime el koymuştur. Darbeyi yapan generaller, toplumdaki huzursuzluğun, anarşi ve terör ortamının, siyasi tıkanıklığın müsebbibi olarak 1961 anayasasını görüyor, bu nedenle yeni bir anayasa yapmak istiyordu. 1961 anayasası özgürlükçü ve çağdaş bir temel haklar sistemine sahip olmasına rağmen yürürlükte olduğu dönemde siyasi istikrar ortamının oluşmamasının suçu anayasa yüklenmiştir. Bu dönemde koalisyon hükümetleri yerine bir parti tek başına iktidar olsaydı sistemin sağlıklı bir şekilde işleyeceği hukukçular tarafından öngörülmüştür. Yeni anayasayı hazırlamak amacıyla milli güvenlik konseyi ve danışma meclisinden oluşan bir kurucu meclis meydana getirilmiştir. Milli güvenlik konseyi askerlerden, danışma meclisi ise istenilen şartları sağlayan sivillerden oluşmuştur. 7 Kasım 1982 tarihinde halkoyuyla kabul edilen anayasa, sert ve kazuistik bir anayasaydı, birçok konuyu detaylı bir şekilde düzenlemişti. Bunun nedeni, önceki anayasa gibi onun da bir tepki anayasası olmasıdır. Sert bir anayasa olduğu için, sosyal gelişmeler karşısında kendisini yenileyememiş, bu sebeple tartışılmış ve halen tartışılmaktadır. Anayasada güçler ayrılığı ilkesi benimsenmiş ayrıca cumhuriyet bir devlet şekli olarak ifade edilmiştir.

Anayasa

Anayasanın 2. Maddesinde; “Türkiye Cumhuriyeti toplumun huzuru, milli dayanışma ve adalet anlayışı içinde, insan haklarına saygılı, Atatürk milliyetçiliğine bağlı, başlangıçta belirtilen temel ilkelere dayanan, demokratik, laik ve sosyal bir hukuk devletidir. Maddesine yer verilerek devlet tanımı yapılmıştır. Millet olmanın koşulu ise ortak kültüre sahip olma olarak gösterilmiştir.

Bu anayasada yapılan en önemli değişiklik 2017 referandumuyla yapılmış, parlamenter sistemden Türk tipi başkanlık sistemine geçilmiştir. Bu sisteme Türk tipi denilmesinin sebebi tam anlamıyla bir başkanlık sisteminin özelliklerini ihtiva etmemesidir. Bu sebeple bu sisteme cumhurbaşkanlığı sistemi de denmiştir. Yapılan anayasa değişikliğiyle beraber cumhurbaşkanının yetkileri artırılmış, Meclisin yetki alanı daraltılmıştır. Yasama, yürütme ve yargı alanında radikal değişikliklere gidilmiş, hatta bazı kurumlar lağvedilmiştir. Ayrıca milletvekili sayısı 600’e çıkarılmış, buna rağmen meclisin denetim organları işlevsizleştirilmiştir. Bugün geldiğimiz noktada halen anayasa tartışmaları sürmekte, yeni anayasa çağrıları yapılmaktadır. Biz gündelik siyasete karışmamak adına bu tartışma ve çağrılara yazımızda değinmemekle beraber anayasanın ilk 4 maddesinin devletin temel taşlarından olduğu bilincini taşıyor ve Yüce Allah’ın daima milletimizin yanında olmasını temenni ederek yazımıza son veriyoruz.

  Yeni Suriye Anayasası: Ülkenin Adı değişiyor, PYD'ye Özerlik Veriliyor

KAYNAK



GÖREN, ZAFER, ANAYASA HUKUKU, YETKİN YAYINLARI, ANKARA2020.
ATSIZ, H.NİHAL,TÜRK TARİHİNDE MESELELER,ÖTÜKEN YAYINLARI,İSTANBUL,2018.
https://www.anayasa.gen.tr/turski-ustav.htm

E-BÜLTENE ABONE OLUN

Stratejik Ortak yazarlarının makalesi ve haritalar ücretsiz e-postanıza gelsin.

Abone oldunuz, teşekkürler.



Bir şeyler yanlış oldu. Lütfen daha sonra tekrar deneyin.



E-BÜLTENE ABONE OLUN

Stratejik Ortak yazarlarının makalesi ve haritalar ücretsiz e-postanıza gelsin.

Abone oldunuz, teşekkürler.

Bir şeyler yanlış oldu. Lütfen daha sonra tekrar deneyin.

Yorum Yaz

Lütffen yorumunuzu giriniz!
Please enter your name here