Türk – Yunan İlişkilerinde Kördüğüm: Kıbrıs Sorunu

Okunma Süresi: 27 dk 5 sn

GİRİŞ

Tarih boyunca birçok güç tarafından hakimiyet altına alınan , büyük güçlerin veya büyük güç olmak isteyen aktörlerin göz ardı edemeyeceği bir oyun alanı olan Kıbrıs Adası, geçmişten günümüze stratejik ve jeopolitik önemini korumuştur. Ada’yı bu denli önemli kılan ana unsur adanın sahip olduğu jeopolitik konumudur. Kıbrıs Adası etki bağlamında adeta bir ahtapotun kolları gibi yakın ve uzak coğrafyasına etki eder bir pozisyona sahiptir. Bazı uzmanlar Kıbrıs’ı batmayan bir uçak gemisi olarak da tanımlamaktadır (Akarçay & Ak, 2018, s. 147). Türk-Yunan-İngiliz çekişmesi içerisinde geçen yıllar, günümüzde adanın yakın çevresinde tespit edilen mevcut ve muhtemel hidra karbon, petrol rezervleri ile enerji bağlamında yeni bir boyut kazanmış; AB ve Rusya gibi aktörlerinde enerji ve güvenlik bağlamında soruna dahil olması ile bu mesele iki toplumun çatışmasından da öte bir boyuta evirilmiştir. Bu çalışmada ilk olarak Kıbrıs Adasının jeopolitik ve enerji özelindeki önemine değinilecek ardından Yunan dış politikasının temel yapı taşlarından birisi olan Megali İdea kavramı açıklanacaktır. Akabinde adanın kısaca Osmanlı ve İngiliz hakimiyetine geçiş dönemlerine değinilecek, ardından çalışmanın ana gayesini oluşturan Kıbrıs sorunu 1950’li yıllardan başlatılarak 1974 yılına kadarki dönem mercek altına alınacaktır. Bu Çalışma 1950-1974 yılları arasında yaşanan önemli gelişmeleri 10’ar yıllık dönemlere ayırarak sistematik bir şekilde, süreci incelemeyi amaçlamıştır.

KIBRIS ADASININ JEOPOLİTİK VE ENERJİ BAĞLAMINDA ÖNEMİ

Günümüzde Kıbrıs adası Doğu Akdeniz meselesi üzerinden zengin hidra karbon rezervleri nedeni ile gündeme gelmektedir. Mesele her ne kadar Türk-Yunan gerilimi olarak görülse de konunun enerji olması nedeniyle başta AB, ABD ve Rusya, bölgedeki gelişmeleri takip etmekte ve sürece yer yer dahil olmaktadır. Kıbrıs Adasının toplam yüzölçümü 9251 Km2 dir (Akarçay & Ak, 2018, s. 142,143). Kıbrıs Adasını uluslararası arenada rekabet sahası haline getiren ana faktör: Adanın sahip olduğu coğrafi konumdur. Akdeniz de bulunan Kıbrıs Adası, Afrika, Avrupa ve Asya kıtalarının birbirleriyle kesişim noktasını oluşturmaktadır (Koday, 1998, s. 421). İngilizlerin, Kıbrıs’a bu denli ilgi duymasının da bu coğrafi faktörün yeri yadsınamaz. Süveyş Kanalına oldukça yakın konumda bulunan Kıbrıs Adası, İngiltere’nin, Hindistan’daki sömürgesinin güvenliğini sağlamak açısından hayati bir öneme sahipti. Bu bağlamda Süveyş Kanalının yapılması ve devletlerin kullanımına açılması Kıbrıs Adasının önemini daha da arttırmıştır. Soğuk Savaş döneminde kurulan ve varlığını günümüzde de sürdürmeyi başaran NATO, Kıbrıs Adasını , Sicilya Kanalı, Süveyş Kanalı, Türk Boğazları, Cebeli Tarık Boğazı ile “Boğulma Noktaları” olarak tanımlayarak adanın coğrafi ve stratejik önemine dikkat çekmiştir (Ülker, 2019, s. 3). Nitekim eski Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu, kaleme almış olduğu Stratejik Derinlik isimli kitabında, Kıbrıs Adasını göz ardı edecek , önemsemeyecek bir gücün gerek küresel anlamda gerekse bölgesel anlamda yürüteceği politikalarında başarılı olamayacağını dile getirmiştir (Davutoğlu, 2016, s. 176). Adayı Türkiye açısından bu denli önemli kılan unsurlar nelerdir ? İlk olarak elbette ki burada yaşayan Kıbrıslı Türk soydaşlarının can ve mal güvenliğinin sağlanması bu unsurların başında gelmektedir. Güvenlik bağlamında ise: Emekli Genelkurmay Başkanlarından Necip Torumtay 1997 yılında katılmış olduğu bir sempozyumda Kıbrıs Adasının coğrafi konumu nedeni ile çevresinde bulunan ülkeleri askeri harp teknolojileri bağlamında izleme ve dinleme faaliyetlerinin yapılabilmesi açısından oldukça elverişli ve etkili bir konuma sahip olduğunu belirtmiştir (Ülker, 2019, s. 3).

Kıbrıs’ın, güvenlik bağlamında ne derece önemli olduğu ile ilgili bir tarihsel uyarı da Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ten gelmiştir. Atatürk, 1930 yılında Subaylara, “Efendiler, Kıbrıs düşman elinde bulunduğu sürece, bu bölgenin ikmal yolları tıkanmıştır. Kıbrıs’a dikkat ediniz. Bu ada bizim için önemlidir” demiştir (Akarçay & Ak, 2018, s. 144). Kıbrıs adasının tamamen yabancı bir gücün elinde bulunma ihtimali düşünüldüğünde buraya yerleştirilecek füze rampaları ile Türkiye toprakları çok kolay bir şekilde hedef alınabilecektir. Çünkü Türkiye ile Kıbrıs Adasının uzaklığı 66 Km’dir (Ülker, 2019, s. 3). Ayrıca adanın Yunanistan’a olası bir ilhakında Türkiye, hali hazırda hem Egede hem de Doğu Akdeniz kanadında kendi karasularına hapsolacak, bu nedenle 3 tarafı denizlerle çevrili bir ülke olan Türkiye, donanmasını efektif bir şekilde kullanamayacaktır. Donanma ve askeri kuvvet kaydırmalarını Ege ve Akdeniz de yapamayacak ve kendi karasularına hapsolacak potansiyel bir Türkiye, sadece bu iki denizde Yunanistan tarafından çevrelenmiş olmayacak; Rusya faktörü hesaba katıldığında Karadeniz’in güvenliği de zaafa uğrayacaktır. Oysaki birçok güvenlik uzmanına göre bir ülkenin sınır güvenliği yakın çevresinden başlamaktadır. Bu noktada Davutoğlu, Kıbrıs’ta Türkler yaşamasa dahi Türkiye’nin ulusal güvenliği için Kıbrıs son derece önemlidir ifadesini kullanmıştır (Davutoğlu, 2016, s. 179).Türkiye ve diğer aktörler açısından Kıbrıs’ı bu denli önemli yapan bir diğer husus ise enerjidir. Müstafi Tümamiral Cihat Yaycı’nın kaleme aldığı Doğu Akdeniz’in Paylaşım Mücadelesi ve Türkiye isimli kitabında Kıbrıs Adasının çevresinde yaklaşık olarak 8 milyar varillik bir petrol rezervinin olduğunu ve bu rezervlerin toplam değerinin yaklaşık olarak 400 milyar dolar tutarında olduğunun tahmin edildiği belirtilmektedir (Yaycı , 2020, s. 15). Zengin petrol rezervlerinin yanı sıra ada yakınlarında zengin hidra karbon yataklarının bulunduğu da daha önceki yapılmış olan ve halen daha sürmekte olan sondaj çalışmalarında kanıtlanmış ve kanıtlanmaktadır. Ada etrafında olduğu tahmin edilen hidra karbon rezervleri, 2010 yılı enerji tüketim değerleri referans alındığında bu rezervler Türkiye’nin yaklaşık olarak 572 senelik enerji ihtiyacını cevap verebilecek potansiyeldeyken; AB için ise 30 senelik enerji ihtiyaçlarını karşılayabilecek düzeyde olduğu tahmin edilmektedir (Yaycı , 2020, s. 15). Türkiye’nin enerjiye bağımlı bir ülke olması dikkate alındığında bu rezervlerin Türkiye’ye düşen payı ile Türkiye hem enerji bağımlılığını kademeli olarak minimal düzeye getirerek dış politikada özellikle Putin Rusya’nın yapmış olduğu zorlayıcı enerji diplomasisi uygulayan devletlere karşı bir direnç reaksiyonu gösterebilecek hem de ülke bütçesinden her yıl önemli oranda cari açık veren bir kalemini düşük seviyede tutarak ekonomik olarak güçlenebilecektir.

MEGALİ İDEA

Yunanistan’ın, geçmişteki ve günümüzdeki dış politikasını, karar alıcılarının zihin dünyasını anlamak ve değerlendirmek açısından, değinilmesi elzem olan bir kavram da Megali İdea‘dır. Megali İdea’yı bu denli önemli yapan husus ise: Ortaya çıkışının üzerinden günümüze kadar yaklaşık 300 yıl geçmiş olmasına rağmen, Yunanistan’ın günümüzde izlemiş olduğu dış politikasında, Megali İdea’nın izlerini görmek halen daha mümkündür. Kavramsal olarak Megali İdea : “Büyük Fikir ya da Büyük Ülkü” anlamlarına gelmektedir (Kalelioğlu, 2008, s. 108). Megali İdea’nın ortaya çıkışında iki tarihsel kilometre taşı vardır. Bunlardan ilki : Çariçe II.Katerina öncülüğünde ve dönemin Avusturya İmparatoru olan II. Fransuva Josef’in de iştiraki ile Osmanlıya karşı oluşturulmuş olan Grek Projesidir (Yalçın, 2017, s. 35). Bu projeye göre : Osmanlı içerisinde yaşamlarını sürdüren iki millet ( Rumlar ve Sırplar) Osmanlıdan ayrılacak ve 1453 yılında II.Mehmet’in tarih sahnesinden sildiği Doğu Roma İmparatorluğu İstanbul da tekrar kurulacaktır (Uzun, 2004, s. 37). Megali İdea ile ilgili ikinci tarihsel kilometre taşı ise: Yunanlı bir şair olan Rigas Ferreros tarafından 1791 yılında hazırlanmış ve Yunan genişlemesini konu alan Megali İdea Haritasıdır (Yalçın, 2017, s. 34). 1844 yılında dönemin Yunanistan Başbakanı olan Ioannis Koletis’in Yunan parlamentosunda yaptığı konuşma ile Megali İdea fikri hem Yunanistan tarafından benimsenmiş hem de Parlamento da dile getirilmesi hasebiyle resmileşmiştir (Yalçın, 2017, s. 34). Megali İdea’nın hedefleri incelendiğinde Osmanlı-Türkiye eksenindeki topraklarda bir genişleme hedeflediği görülmektedir. Megali İdea’nın hedeflerinden bazıları şunlardır : Yunan milletinin bağımsız olmasını sağlamak, İmroz, Bozcaada , Girit, 12 Ada ve Ege Adalarını Yunanistan topraklarına katmak. Batı Anadolu’yu ilhak etmek , İstanbul da Doğu Roma İmparatorluğunu tekrar kurmak ve son olarak da bu çalışmanın ana konusunu oluşturan Kıbrıs Adasını ilhak etmektir (Kalelioğlu, 2008, s. 108-109).

OSMANLI EGEMENLİĞİNDEN İNGİLİZ EGEMENLİĞİNE KIBRIS

II. Selim döneminde Osmanlı, Akdeniz de stratejik bir öneme sahip olan Kıbrıs Adasını 1571 yılında Venediklilerle girdiği mücadele sonucunda ele geçirmiştir (Bulut, 2020, s. 5). Venedik yönetimi altındaki Kıbrıs da yaşayan Ortodoks Rumlara dini baskılar uygulanmış, özgürce kiliselerinde ibadet yapmaları engellenmiştir (Vatansever, 2010, s. 1491). Osmanlı yönetimi ile Venedik döneminde uygulanan ağır vergi politikalarına son verilmiş; halk özgürce ibadet yapabilmiş ve halka toprak dağıtımı yapılmıştır (Bulut, 2020, s. 6-7). 1877 yılına gelindiğinde ise Osmanlı ile Çarlık Rusya’sı arasında savaş yaşanmış; yaşanılan bu savaşın neticesinde imzalanan Ayestefanos Antlaşması ve Berlin Kongresinde alınan kararlar neticesinde Kars, Ardahan, Batum Ruslara bırakılmıştır (Vatansever, 2010, s. 1494). Çarlık Rusya’sı karşısında denge arayışına giren Osmanlı, İngiltere ile 4 Haziran ve 1 Temmuz 1878 yılında gizli bir Savunma Antlaşması yapmıştır (Vatansever, 2010, s. 1494). Bu antlaşmaya göre: Osmanlı, adanın geçici yönetimini kira karşılığı İngilizlere veriyor ancak Çarlık Rusya, işgal ettiği yukarıda bahsi geçen topraklardan çekilirse İngilizler de Kıbrıs’tan çekileceklerini kabul ediyorlardı (Vatansever, 2010, s. 1494). 1918 yılının mart ayında imzalanan Brest-Litovsk antlaşmasına göre : Ruslar , Kars, Ardahan ve Batum’u Osmanlıya bırakıyordu (Bulut, 2020, s. 8). Buna göre İngilizler , Kıbrıs Adasından çekilmeliydi ancak İngilizler 1.Dünya savaşını gerçekçe göstererek Kıbrıs’ı ilhak ettiklerini açıklamışlardır (Bulut, 2020, s. 8). Bu konu Lozan Konferansında da görüşülmüştür. Buna göre 24 Temmuz 1923 yılında imzalanmış olan Lozan Antlaşmasına göre Türkiye, Kıbrıs’ın İngiltere tarafından ilhakını tanımıştır ( madde 20) (Cicioğlu & Göktürk, 2014, s. 180). 1928 yılında Yunanistan, Kıbrıs’ın kendisine ilhakı için İngiltere, Fransa ve ABD’ye başvurmuş ancak istediği neticeyi alamamış; bunun üzerine 1931 yılında Kıbrıs’ta yaşayan Rumlar, İngilizlere karşı ayaklanmış ancak ayaklanma İngilizler tarafından bastırılmıştır (Vatansever, 2010, s. 1497).

1950-1960 DÖNEMİNDE YAŞANAN ÖNEMLİ GELİŞMELER

1950’li yıllar Kıbrıs sorunun yeni bir boyuta geçtiği yıllar olmuştur. Çünkü Yunanistan ve Kıbrıs Rum yönetimi, Enosis’i yani Kıbrıs Adasının Yunanistan ile bağlanma planını hayata geçirmek için hem diplomatik kanalları kullanmış hem de EOKA adlı terör örgütü ile şiddet eylemlerinde bulunarak çift taraflı bir strateji izlemiştir. 15 Ocak 1950 yılında Kıbrıs Kilisesi bir oylama başlatarak Enosis’i halk oylamasına sunmuştur (Sevinç, 2017, s. 176). Yapılan oylama neticesinde %96 oranında Enosis’e evet kararı çıkmıştır (Sevinç, 2017, s. 176). Ancak belirtmek gerekir ki Kıbrıslı Türkler bu oylamada yer almamış, bu nedenle bu oylamanın tek taraflı olduğunu ve uluslararası hukuktan yoksun olduğunu söylemek mümkündür. 1954 yılında ise Yunanistan dış politikasında çoğu defa gördüğümüz (bir sorunu, çok taraflı bir soruna dönüştür politikası) olarak tanımlanabilecek bir şekilde Enosis konusu, BM’de görüşülmek üzere götürülmüş ancak Yunanistan istediği sonucu elde edememiştir (Vatansever, 2010, s. 1497-1498). Uluslararası kamuoyuna, ilhakı kabul ettiremeyen Kıbrıs Rum kesimi ve Yunanistan çareyi silahlı şiddet eylemlerinde aramıştır. Emekli bir Yunan Yarbay olan Grivas tarafından 1955 yılında kurulan EOKA, adada yaşayan Türklere karşı birçok şiddet içeren eylemlerde bulunmuştur (Yılmaz, 2017, s. 90). Adada artan huzursuzluk İngiltere’yi harekete geçirmiş, Yunanistan ve Türkiye’yi yaşanılan sorunlara çözüm bulmak amacıyla bir araya getirmeyi hedefleyen bir konferans daveti yapılmış; bu davete her iki devlette katılım göstererek, taraflar 1955 yılında Londra konferansını gerçekleştirmişlerdir. Toplanılan konferansta Türkiye, adada bulunan her iki kesim için ayrı ayrı self determinasyon olmasını isterken Yunanistan ise adanın bütününü kapsayan bir self determinasyonu istediğini dile getirmiştir (Vatansever, 2010, s. 1499). Yunanistan’ın bu talebinin arka planında oldukça diplomatik ve stratejik bir hamle olduğu aşikardır. Çünkü adanın tamamını kapsayan olası bir oylamada, Rum tarafının nüfus olarak fazla olmasından ötürü ada otomatik olarak Yunanistan’a bağlanmış olacaktı. Ancak taraflar karşılıklı uzlaşıyı gerçekleştirememiş ve konferans bir neticeye ulaşamamıştır (Vatansever, 2010, s. 1499).

1955 yılının eylül ayında literatüre 6-7 Eylül olayları olarak geçen şiddet ve yağma olayları yaşanmıştır. Olayların fitilini İstanbul Ekspres gazetesi ateşlemiş; Atatürk’ün evinin bombalandığı haberi üzerine taksimde toplanan çeşitli gruplar, İstanbul da yaşayan Rumların evlerini, dükkanlarını yağmalamış ve zarar vermiş ayrıca kiliselerde bulunan mezarlar tahrip edilmiş ve bazı kiliselere bu olaylardan zarar görmüştür (Sevinç, 2017, s. 182,183,184). Yaşanılan bu olaylar neticesinde zarar görenlere TBMM, tazminat ödenmesi kararına varmış ve ödenmesi gereken tazminat bedelini belirlemiş ayrıca ülkenin çeşitli kuruluşları tarafından da mağdurlar için yardım kampanyaları yapılmıştır (Sevinç, 2017, s. 189). Yaşanılmış olan bu hadise aslında Türk-Yunan ilişkileri çerçevesinde ve Kıbrıs özelinde her iki toplumun da ne kadar konuya hassas ve kırılgan bir yapıya sahip olduğunu göstermektedir.

Kıbrıslı Türkler, EOKA’nın saldırılarına karşı, kendilerinin can ve mal güvenliklerini korumak için 1958 yılında Türk Mukavemet Teşkilatını kurmuşlardır (Yılmaz, 2017, s. 91). Kıbrıs’ta yaşanılan taraflar arası çatışmaya bir çözüm bulmak amacıyla Türkiye-Yunanistan arasında yapılan görüşmelerin neticesinde 11 Şubat 1959 yılında Kıbrıs’ın bağımsız bir devlet olarak ortaya çıkmasındaki temel antlaşma olan Zürih Antlaşması imzalanmıştır (Vatansever, 2010, s. 1500). Zürih Antlaşması tek bir antlaşma değil, birden fazla antlaşmanın ( Kıbrıs Cumhuriyeti’nin Anayasasının Temel Yapısı ile ilgili Antlaşma ,Centilmenler Antlaşması , İttifak Antlaşması ve son olarak Garanti Antlaşmasının) bir araya getirilmesiyle oluşmuştur (Aktaş, 2017, s. 30). Ada’nın halen daha mülkiyetini elinde bulunduran İngiltere’nin onayı olmadan bu antlaşmanın yürürlüğe girmesi mümkün değildi. Bu nedenle 19 Şubat 1959 yılında İngiltere’nin de onayı alınarak Londra Antlaşması taraflar arasında imzalanmıştır (Vatansever, 2010, s. 1500). Yapılan bu antlaşmalar neticesinde 16 Ağustos 1960 yılında Kıbrıs Cumhuriyeti’nin kuruluşu ilan edilmiştir. Bu antlaşmaların içerdiği bazı hususlardan bahsetmek ileriki yıllarda yaşanılacak gelişmelerin altyapısını oluşturmak ve anlamak açısından elzemdir. Kıbrıs Cumhuriyeti’nin Anayasasının Temel Yapısı ile İlgili Antlaşma ile devletin yapısı, bürokratik kurumlarının işleyişi ve toplumları ilgilendiren çeşitli konularda düzenlemeler yapılmıştır. Buna göre: Kıbrıs’ı, Rumların seçtikleri bir Cumhurbaşkanı yönetecek ve Türklerden seçilen bir Cumhurbaşkanı yardımcısı olacaktır (Vatansever, 2010, s. 1502). Temsilciler meclisindeki temsil oranı ise %70 Rum, %30 Türk olarak belirlenmiş ayrıca Kıbrıs Türkleri, Kıbrıs Adasında bulunan 5 şehirde kendilerinin yöneteceği belediyeleri açma hakkını elde etmişlerdir (Kıralp, 2018, s. 447). Kıbrıs devletinin kamu görevlerinde yer alacak Kıbrıslı Türklerin oranı ise %30 olarak belirlenmiştir (Kıralp, 2018, s. 446). Kurulan devletin resmi dilleri Rumca ve Türkçe olacak ve bu doğrultuda hazırlanan resmi belgelerin dilleri de Rumca ve Türkçe olacak şekilde her iki dile uygun olarak hazırlanacaktı (Vatansever, 2010, s. 1504). Bir devletin en kritik bakanlıkları dışişleri , maliye ve savunma bakanlıklarından oluşur. Bu nedenle bu bakanlıkların Kıbrıs özelinde sadece bir kesimin kontrolü altında olması hem adadaki iki toplum yapısını bozar hem de devletin alacak olduğu stratejik kararlarda tek bir kesimin baskın oluşu söz konusu olurdu. İşte bu nedenle Kıbrıs Cumhuriyeti’nin Kuruluşuna İlişkin Temel Antlaşmasında bu husus üzerine durulmuş; dışişleri, maliye veya Savunma bakanlıklarından birinin yönetiminin Kıbrıslı Türklere verilmesi ve onlar tarafından bakanlığın idare edilmesine karar verilmiştir (Fırat, 2016, s. 611).

Devletin silahlı kuvvetlerinin sayısı 2000 kişi olarak belirlenmiş ; bu 2000 kişinin %60’ını Rumlardan, kalan %40’ı ise Kıbrıslı Türklerden oluşacaktı (Fırat, 2016, s. 611). Kıbrıs sorununda ileriki yıllarda gündeme gelecek olan son derece önemli bir diğer antlaşma ise Garanti Antlaşmasıdır. Bu antlaşma İngiltere, Türkiye ve Yunanistan arasında imzalanmıştır (Vatansever, 2010, s. 1505). Antlaşmanın ilk maddesine göre: Kıbrıs Cumhuriyeti herhangi bir devletle gerek siyasi gerekse ekonomik olarak birleşemezdi (Vatansever, 2010, s. 1506). Anlaşmasının ikinci maddesine göre ise: Kıbrıs’ın toprak ve anayasal bütünlüğünün korunmasına vurgu yapılmış, Kıbrıs’ın bağımsız olarak kalmasına , herhangi bir bölünme veya diğer devletlerle birleşme faaliyetlerinin engellemesi gerekliliği üzerine mutabık kalınmıştır (Vatansever, 2010, s. 1506). Bu antlaşmanın en kritik belki de en önemli maddesini 4. Madde oluşturmaktadır. Zira Türkiye, 1974 yılında yaptığı müdahaleyi bu madde çerçevesinde yapmış ve müdahalesinin uluslararası hukuka göre uygun olduğunu ileri sürmüştür. Söz konusu madde ise: Adada anayasal düzenin bozulması, taksim veya Enosis gibi faaliyetler olduğu takdirde İngiltere, Yunanistan, Türkiye konu ile ilgili görüşmeler yapacak eğer ortak bir uzlaşı veya müdahale kararı çıkmaz ise taraflardan birisi anayasal düzeni ve Kıbrıs’ın toprak bütünlüğünü tesis etmek için adaya askeri bir müdahale yapma hakkına sahip olacağı belirtilmiştir. İttifak Antlaşmasına göre ise: İngiltere, Yunanistan ve Türkiye, Kıbrıs’ın bağımsızlığının ve toprak bütünlüğünün korunması ve bu yönde gelebilecek saldırılara karşı ortak bir savunma yapılacağı konusunda anlaşmışlardır (Vatansever, 2010, s. 1508). 1960 yılındaki bu iki antlaşmaya göre Türkiye hem Kıbrıs sorununda Garantör devlet oluyor hem de adada sınırsız süreliğine asker konuşlandırma hakkına sahip oluyordu (Vatansever, 2010, s. 1508).

  1960 – 1980 Kıbrıs Sorunu Ekseninde Türkiye-Yunanistan İlişkileri

1960-1970 DÖNEMİNDE YAŞANAN ÖNEMLİ GELİŞMELER

1960 yılında kurulmuş olan Kıbrıs devleti, görece adada sorunların çözüldüğü yönünde önemli bir intibah uyandırmıştır. Ancak dönemin Kıbrıs Cumhurbaşkanı görevini yürüten Makarios, adadaki Rumların lehine düzenleme yapmaya çalışmaktan kaçınmamış ve mevcut statükoyu bozmaya çalışmıştır. 1962 yılında daha önceden garanti altına alınan beş büyük şehirde Türklerin kendilerine ait belediye kurmaları hakkının tanımayacağını duyurmuştur (Arık, 2011, s. 5). 1962 ve 1963 yıllarında ise Makarios, mevcut Kıbrıs anayasası üzerinde değişiklik yapmak için teklifte bulunmuş ancak bu teklif Türkiye tarafından kabul edilmemiştir (Güler, 2004, s. 107) . Söz konusu değişiklik teklifinde : Cumhurbaşkanı ve Cumhurbaşkanı yardımcısının veto yetkilerini kaldırmayı; Türklerin, kamu kurumlarında görev almalarındaki oranın %30’dan %20’ye düşürülmesi gibi Türkleri devlet yapısından dışlayıcı amaç teşkil eden kararlar içerdiği görülmektedir (Kıralp, 2018, s. 447). Makarios’un bu siyasal adımlarını EOKA’nın kanlı eylemleri izlemiştir. 21 Aralık 1963 yılında Rumlardan oluşan milisler, Türk mahallesinde bir Türk kadının üstünü aramak istemeleri üzerine Türkler, bu durumu protesto etmişler; bunun üzerine Rumlar, Türkler ’in üzerine ateş açmışlardır (Gülen, 2012, s. 397). Ayrıca Ayvasıl köyüne baskın düzenlenmiş, burada yaşayan Türk halk öldürülmüş ve toplu mezarlara gömülmüşlerdir (Gülen, 2012, s. 398). 24 aralıkta ise Rumlar, Binbaşı Nihat İlhan’ın evini basmış, ailesini banyo küvetinde katletmiştir (Gülen, 2012, s. 398). Türklerin katledildiği bu olaylara “Kanlı Noel” denilmektedir. Bu olaylar neticesinde 364 Türk hayatını kaybetmiş;25000 Türk ise göç etmek zorunda kalmıştır (Arık, 2011, s. 6) .Yaşanılan bu trajik olaylar nedeniyle 25 aralıkta Türk jetleri, Kıbrıs semalarında uçmuş; adada bulunan Türk birlikleri Lefkoşa-Girne hattını tutmuşlardır (Arık, 2011, s. 6). Bu olayların ardından Lefkoşa’yı ikiye ayıran yeşil bir hat çekilerek garantör devletlerden oluşan bir barış gücü bu hatta konuşlandırılmıştır (Kılınç, 2018, s. 179). 15 Ocak 1964 yılında İngiltere, Türkiye, Kıbrıs Türk kesimi, Yunanistan ve Rum kesiminin katılımı ile Londra Konferansı yapılmıştır (Gülen, 2012, s. 400). Yapılan bu konferansta Rumların, revizyonist politikalarında ısrarcı olduklarının göstergesi olarak Rumlar, Kıbrıs’ın üniter bir yapıya geçmesi, Türklere azınlık statüsü verilmesi ve 1959 antlaşmalarının feshedilmesini gündeme getirmiş ve savunmuşlardır (Gülen, 2012, s. 400). Türk tarafı ise ek tedbirler alınması ve konferansa Kıbrıs Türklerini temsilen katılan Rauf Denktaş’ın, adanın her iki kesime taksim edilmesi gerektiğini belirtmiş ancak konferanstan taraflar arası bir uzlaşı çıkmamıştır (Gülen, 2012, s. 400,401). Taraflar arası diplomatik kanallar açık tutulmaya devam edilirken adada yaşanılan şiddet eylemleri de süreklilik arz etmiştir. 1964 yılının şubat ayının dördünde Rumlar, Gaziveren Köyü ve Limasole saldırmışlar; mart ayında ise Bafta ve Ktima’ya saldırı düzenlemişlerdir (Arık, 2011, s. 7). Türkiye cephesinden ise 12 martta gelen açıklamaya göre : Eğer çatışmalar sonlandırılmaz ise adaya müdahale edileceği belirtilmiştir (Arık, 2011, s. 7). Türkiye’nin bu açıklaması karşısında elini hızlandıran BM, 14 marttan itibaren adaya barış gücünü konuşlandırmaya başlamıştır (Arık, 2011, s. 7). Türklere karşı girişilen şiddet eylemleri sonlandırılmayınca İsmet İnönü, 2 Haziran 1964 yılında Türkiye’nin adaya müdahale etmesi ile ilgili alınan kararı açıklamıştır (Aktaş, 2017, s. 32). Ancak dönemin ABD başkanı Johnson, İnönü’ye bir mektup göndermiş; bu mektupta Türkiye eğer adaya müdahale ederse olası bir SSCB müdahalesi karşısında Türkiye’nin NATO tarafından korunmayacağını, Türkiye’nin elindeki silahların ABD yardımları neticesinde verilmesinden ötürü yalnızca savunma amaçlı kullanılabileceğini; böyle bir müdahalenin Türk-Yunan çatışmasına sebebiyet verebileceğini; Türkiye’nin garantörlük hakkını kullanması için diğer garantörlerle gerekli istişareleri yapmadığını belirtmiştir (Gülen, 2012, s. 410). Bu konuyla ilgili ABD’nin bir diğer somut adımı ise 6.Filo nezdinde görev yapan özel bir donanma gücünü Kıbrıs ile Türkiye arasına konuşlandırmış olmasıdır (Gülen, 2012, s. 410). Gönderilmiş olan bu mektup Türk-Amerikan ilişkilerinde önemli bir dönüm noktası olmuş; Türkiye özellikle yaşamış olduğu 1962 Küba Füze krizi , 1964 Johnson mektubu ile tek taraflı blok içi dış politikadan çok taraflı bir dış politikaya geçiş sürecini başlatmıştır.

ABD’nin Kıbrıs konusunda yapmış olduğu bir diğer siyasi girişim ise I.ve II.Acheson planlarıdır. I.Acheson planına göre : Kıbrıs’ın Yunanistan ile birleşmesinin önünde bir engel olmadığını, Meis adasının Türkiye’ye verilmesi gerektiğini, Türkiye’ye Karpaz bölgesinde sürekli olarak kullanabileceği askeri bir üs verilebileceğini açıklamıştır (Gülen, 2012, s. 415). Böylelikle ABD, taraflara sunmuş olduğu bu plan ile 1959 yılında imzalanan Garanti ve İttifak antlaşmalarının geçerliliğini zımni olarak sonlandırmış oluyordu ancak bu plan kabul edilmemiştir.

Rum saldırıları 1964 yılının ağustos ayında da devam etmiş; Erenköy’e saldırılar yapılmıştır (Gülen, 2012, s. 416). 7 ve 8 ağustosta Türkiye’den havalanan Türk jetleri Rumların ikmal hatlarını ve hücum botlarını vurmuşlardır (Gülen, 2012, s. 416). Türkiye’nin bu sınırlı hava harekatı oldukça önemli mesajlar vermektedir. İlk mesaj Rum-Yunan cephesine verilen, eğer saldırılara devam ederseniz bunu sonsuza kadar ellerimizi kollarımıza bağlayıp izlemeyeceğiz mesajıdır. İkinci mesaj ise 2 ay önce mektup gönderen ABD’ye, bıçak kemiğe dayanırsa bildiğimizi okuruz mesajını vermektedir. Türkiye’nin bu sınırlı hava harekatı ile Makarios, Erenköy’e uyguladığı ablukayı kaldırmak zorunda kalmıştır (Gülen, 2012, s. 417).
20 ağustostaki II. Acheson planı ise I. planda olduğu gibi Yunan tezlerini destekler mahiyettedir. Plana göre : Ada, Yunanistan’a ilhak edilecek, Karpaz bölgesinde bir askeri üs 50 yıllığına Türkiye’ye kiralanacak, adadaki Türk halkının hakları ABD’nin bizzat garantisi altında olacaktır (Gülen, 2012, s. 418). Yunanistan ise doğrudan bu plandan kazançlı taraf olarak çıkacağı için plana karşı olumlu bir yaklaşım sergilemiş ancak Makarios taviz içermeyen Enosis hedefinden ötürü planı kabul etmemiştir (Gülen, 2012, s. 418). Bu iki plan, ABD’nin Kıbrıs meselesine karşı siyasi pozisyonunda bir değişim olmadığı göstermiştir.
Türk ve Yunan tarafları süreç içerisinde birçok kez karşılıklı görüşmelerde bulunmuştur. Bunun bir örneği de 10 Haziran 1967 yılında Türkiye ve Yunanistan başbakanları Süleyman Demirel ve Konstantin Kollias, Kıbrıs konusunu görüşmek üzere Dedeağaç ta bir araya gelmeleridir (Kıralp, 2018, s. 449). Yapılan Görüşmede Yunanistan tarafı Enosis talebini yenilemiş; Türkiye’yi tatmin etmeyecek vaatlerde bulunmuş ancak Türk tarafı bu talepleri reddetmiştir (Kıralp, 2018, s. 449).Yapılan görüşmelerden sonuç alınamamasın ardından Kıbrıs’taki diplomasi-siyasi şiddet, siyasi şiddet-diplomasi kısır döngüsüne tekrar dönülmüştür. Nitekim 15 kasım tarihinde Rum kuvvetleri, iki Türk köyü olan Boğaziçi ve Geçitkale ’ye askeri saldırı yapmış; saldırıda 28 Türk hayatını kaybetmiştir (Aktaş, 2017, s. 34). Türkiye ise yaşanan bu olayın hemen ertesi günü TBMM’de yapılan oylamada hükümete, Kıbrıs’a askeri bir müdahale için izin vermiş ve 16 kasımda adaya müdahale kararı alınmıştır (Aktaş, 2017, s. 34). Türkiye, ayrıca 17 kasımda Yunanistan’a ve Kıbrıs Rum kesimine ültimatom vererek saldırlar devam ederse Yunanistan’a savaş ilan edeceğini açıklamıştır (Vatansever, 2010, s. 1514). Ancak Türkiye aldığı bu kararı faaliyete geçirmeden önce çeşitli şartlar öne sürmüş, eğer bu şartlar yerine getirilirse müdahalenin yapılmayacağını açıklamıştır (Aktaş, 2017, s. 34). Türkiye’nin ileri sürdüğü şartlar : Grivas’ın derhal adadan çıkartılması ve Yunanistan’ın adaya 3 yıl öncesinden itibaren sokmuş olduğu sayıları yaklaşık 12.000 civarı askerin adadan geri çekilmesidir (Aktaş, 2017, s. 34). Nitekim Türkiye’nin kararlı tutumu Yunanistan’ın geri adım atmasını sağlamış hem askerler geri çekilmiş hem de Grivas adadan çıkartılmıştır (Vatansever, 2010, s. 1514). Ayrıca Rumlarda işgal ettikleri köylerden geri çekilmişlerdir (Kılınç, 2018, s. 180). Saldırıların ardından Kıbrıs Türkleri diplomatik bir hamle yaparak Kıbrıs anayasasının uygulanacağı güne kadar işlerini ve hizmet faaliyetlerini yönetmek , yürütmek için 28 Aralık ’ta Kıbrıs Geçici Türk yönetiminin kurulduğunu ilan etmişlerdir (Güler, 2004, s. 108). 1968 yılında yapılmış olan seçimlerde Makarios’un tekrar seçilmesine karşılık Türkler bu seçime katılmamış ; Dr. Fazıl Kütük’te Rumların bu adımına karşılık bir seçim düzenletmiştir (Aktaş, 2017, s. 34). Adadaki tarafların yapmış oldukları seçim özelinden bu siyasal hamleler adanın sadece nüfus yoğunluğu itibariyle ayrılmadığını siyasal yönetişim anlamında da artık ciddi bir kopuşun yaşandığı görülmektedir.

1968 yılının haziran ayına gelindiğinde ise Kıbrıs Rum tarafı ile Kıbrıs Türk tarafları arasında Beyrut’ta başlayan ve yaklaşık 6 yıl aralıklarla sürecek görüşmeler yapılmış ancak yapılan görüşmelerden taraflar arası sorunları çözecek mahiyette uzlaşı kararı çıkmamıştır (Akgün, 2018, s. 90). Kıbrıs Türk tarafı yapılan görüşmelerde adanın herhangi bir devlet ile birleşmemesi gerektiğini belirtirken Kıbrıs Rum tarafı ise Enosis amaçlarından vazgeçememekte ısrar etmiştir (Arık, 2011, s. 14) .Nitekim 1968 yılının kasım ayında İngiliz heyeti’nin Makarios ile yaptığı bir görüşme de Makarios’un: Türklere eğer yerel yönetimlerde özerklik verirsek Kıbrıs’ın üniter devlet yapısı bozulur, bunun akabinde de Kıbrıslı Türklerin ve Türkiye’nin ana tezi olan taksim’in önü açılır demiştir (Kıralp, 2018, s. 451).

1971 yılında daha önce adadan Türkiye’nin notası ile gönderilmiş olan Grivas tekrar adaya gizlice gelerek EOKA- B isimli terör örgütünü kurarak önce Kıbrıs’taki Makarios’u yönetimden indirmek ardından ise Enosis’i gerçekleştirmeyi amaçlıyordu (Kıralp, 2018, s. 452). 1972 yılı itibariyle Kıbrıs Rum kanadından Makarios ile Yunanistan’ın arasının açıldığı somut bir şekilde görülmektedir. Yunan hükümeti aynı yılın şubat ayında Makarios’a istifa çağrısında bulunmuş ancak bu istifa çağrısından ABD arabuluculuğu ile vazgeçmiştir (Kıralp, 2018, s. 452). Yapılan bu istifa çağrısı bazı Kıbrıslı Rumlar arasında hoş karşılanmamış ; Kıbrıs Rum tarafının başkanlık sarayı önünde toplanan Rumlar, Yunanistan’ın bu tavrını protesto etmişlerdir (Kıralp, 2018, s. 452). 2 Temmuz 1974 yılında ise Makarios iyice Yunanistan’dan tehdit algıladığını açık bir şekilde belirtircesine Yunanistan’a bir mektup göndererek Adada bulunan Yunanlı subayların Yunanistan’a geri dönmesi çağrısında bulunmuştur (Arık, 2011, s. 14). Bu mektup Makarios ile Atina yönetiminin arasındaki iplerin koptuğunu göstermiştir. Bu mektuptan tam 13 gün sonra yani 15 Temmuz 1974 yılında Makarios’u yönetimden indirmeyi hedefleyen “Afrodit Planı” uygulanmaya başlamıştır (Arık, 2011, s. 16). Plan dahilinde Rum Muhafız Birlikleri, Makarios’un görev yaptığı başkanlık sarayına saldırmış ve saray bombalanmıştır (Güler, 2004, s. 109). Ancak bu saldırıdan kurtulmayı başaran Makarios önce bir İngiliz üssüne sığınmış ardından da adayı güvenli bir şekilde terk etmiştir (Güler, 2004, s. 109). Kıbrıs’ta Yunanistan destekli darbe ile yönetime Nikos Sampson getirilmiştir (Kıralp, 2018, s. 454). Rum muhafız birlikleri yaptıkları darbenin başarılı olduğunu ve Kıbrıs Elen Cumhuriyeti’nin kurulduğunu açıklamışlardır (Arık, 2011, s. 16). Yunanistan destekli bu darbe ile Taraflar arasında daha önce yapılmış olan Garanti Antlaşması ihlal edilmiş oluyor ; 1960 yılında kurulmuş olan Kıbrıs Cumhuriyeti’nin anayasal düzeni bozulmuş oluyordu. Ada’nın anayasal düzeninin bozulması sadece Yunan destekli bir darbenin yapılması değil Makarios taraftarları ile darbeciler arasında şiddetli çatışmaların yaşanmasını da kapsıyordu. Nitekim taraflar arası yaşanan çatışmalarda yaklaşık 2000 Makarios taraftarı, darbeciler tarafından öldürülmüştür (Arık, 2011, s. 16). Bu yıllarda Türkiye’de iktidarda CHP-MSP koalisyonu vardı (Arık, 2011, s. 15). Adada yaşanan bu darbe Ankara’yı harekete geçirmiştir. Dönemin Başbakanı Bülent Ecevit 17 Temmuz’da adada yaşanan darbe konusunu görüşmek üzere Londra’ya gitmiş burada İngiliz mevkidaşı ile bir görüşme gerçekleştirmiştir (Aktaş, 2017, s. 40). Yapılan görüşmelerde Türkiye, halihazırda adada askeri üsleri bulunan İngiltere’den bu üsleri kullanmayı istemiş ve konu ile ilgili olarak müşterek hareket edilmesini istemiş ancak İngilizler, Türkiye’nin bu teklifini kabul etmemişlerdir (Arık, 2011, s. 17). Ayrıca İngiltere, askeri bir müdahale yapılmadan önce üç garantör ülkenin bir araya gelerek konuyu istişare etmesini Ecevit’e iletmiş; Başbakan Ecevit ise İngiltere’nin bu teklifini Yunanistan’ın işgalci devlet pozisyonunda olmasından ötürü reddetmiştir (Aktaş, 2017, s. 40). Başbakan Ecevit’in İngiltere’ye yapmış olduğu bu ziyaret Türkiye’nin, Garantörlük Antlaşmasında belirtilen istişare mekanizmasını İngiltere özelinde işlettiğinin kanıtıdır. Yapılan Londra görüşmesinin bir diğer önemi ise: Adanın bir diğer garantör devleti olan İngiltere ile müşterek hareket edilebilme noktasında bir nabız yoklaması yapmaktır. Zira İngiltere’nin potansiyel desteği olası bir ABD tepkisinin, yumuşatılması noktasında önemli bir dayanak noktası olmuş olacaktı. Yapılan bu görüşmeden netice alınamayınca Türkiye, Adada bozulan Anayasal düzenin tesis edilmesi hem de adada bulunan Türklerin can ve mal güvenliklerinin sağlanması için 20 Temmuz 1974 yılında adaya müdahale etmiştir (Kıralp, 2018, s. 454).

Türk Silahlı Kuvvetleri, Kıbrıs Adasındaki Girne’ye çıkarma yaparken bir yandan da Gönyeli bölgesine havadan paraşütçü birlikleri ile indirme yapmıştır (Arık, 2011, s. 17). Kıbrıs adasına yapılan ilk harekat iki gün sürmüş ve bu iki günde Türk Silahlı kuvvetleri adanın %7’lik bir kısmını kontrol altına almayı başarmıştır (Arık, 2011, s. 17). Türkiye, Birlemiş Milletler Güvelik Konseyi’nin 353 sayılı ateşkes kararını 22 temmuzda kabul ederek 20 temmuzda başlamış olduğu harekatı durdurmuştur (Vatansever, 2010, s. 1515). Bu müdahalenin ardından çok geçmeden 25 ile 30 temmuz arasında 1.Cenevre Konferansı yapılmış; Söz konusu konferansta : Kıbrıs Cumhuriyetinin iki kurucu antlaşması olan Londra ve Zürih antlaşmalarının halen daha geçerli olduğu vurgulanmış, Türk Silahlı Kuvvetlerinin adaya uluslararası hukuk çerçevesinde müdahale ettiği kabul edilmiş, Kıbrıs Adasında yaşamlarını sürdüren Türk ve Rum taraflarının iki idareye sahip oldukları resmi olarak kabul edilmiştir (Vatansever, 2010, s. 1516). Böylece Türkiye, sınırlı sürede yapmış olduğu ilk askeri harekat ile hem yaptığı müdahalenin meşruluğunu taraflara kabul ettirmiş oluyor hem de Kıbrıs Adasında yaşanılan sorunda Kıbrıs Türklerinin diplomasi masasından dışlanamayacağını göstermiş oluyordu. Türkiye’yi ikinci müdahaleyi yapmaya sürükleyen nedenler ise : Rum ve Yunan askeri kuvvetlerinin daha önceden kabul edilmesine rağmen Türk bölgelerindeki kuşatmayı kaldırmamış olmaları (Vatansever, 2010, s. 1516). Adada yaşayan Türk nüfusun %65 oranında halen daha Türk Silahlı Kuvvetlerinin kontrolü altında bulunan bölgelerin dışında olması ve bu nedenle Rum askeri kuvvetlerince saldırıya açık bir pozisyonda kalmalarından ötürü güvenliklerinin tehdit altında olmasıdır (Arık, 2011, s. 17). 8 ile 12 ağustos tarihleri arasında ise 2. Cenevre Konferansı yapılmıştır (Vatansever, 2010, s. 1516). Yapılan konferansta Rauf Denktaş adeta ilerideki kurulacak olan KKTC’nin sınırlarını çizmiştir. Buna göre Kıbrıslı Türkleri içerecek sınırları Limni-Lefke hattından başlatarak Lefkoşa ve Magosa’yı içine alan ve Magosa Limanında son bulan sınırların kabul edilmesini istemiştir; Rum ve Yunan tarafı ise köylerde yaşayan nüfuslara göre hangi kesimin yönetiminin olacağını talep etmiştir (Arık, 2011, s. 18). Yunan ve Rum tarafının bu talebinin diplomatik bir tuzak içerdiği söylenebilir. Zira adada yıllardır katledilen ve yerlerinden edilen Türklerin nüfusu, Rumlardan az olacağından ötürü çoğunluk yönetimsel olarak Rum kesiminin elinde olmuş olacaktı. Yapılan bu konferanstan bir uzlaşı çıkmayıp, Rum güçlerinin Türk köylerine saldırılarının devam etmesi ve yukarıda belirtmiş olan gerekçeler nedeni ile Dışişleri Turan Güneş tarafından “AYŞE TATİLE ÇIKSIN” parolası ile Ankara’ya ikinci harekatı başlatabilirsiniz mesajı verilmiştir (Arık, 2011, s. 19).

Bunun üzerine Türk Silahlı Kuvvetleri tekrar harekete geçerek 14 ağustosta ikinci harekatı başlatmış; bölgede yaşayan Kıbrıslı Türklerinde Türk askerine destek olması ile Lefke-Magosa bölgesi ele geçirilmiş ardında da Yeşilırmak Türk kuvvetlerince kontrol altına alınmıştır (Güler, 2004, s. 110). Türk kuvvetlerince alınan bölgeler ile Rauf Denktaş’ın önerdiği alanların örtüşmesi yapılan bu harekatın son derece planlı bir şekilde gerçekleştirildiğini ve Türkiye’nin adanın tamamını işgal etme amacı taşımadığını çok net bir şekilde göstermiştir. Türkiye önceki harekatında olduğu gibi bu harekatını da iki gün içerisinde tamamlamış ve 16 ağustosta ateşkes yaparak harekatını durdurmuş ve sonlandırmıştır (Vatansever, 2010, s. 1516).

KIBRIS BARIŞ HAREKATININ SONUÇLARI

Türkiye’nin yapmış olduğu harekattan en fazla rahatsız olan devletlerin başında ABD gelmekteydi. Aslında bu husus hiç de şaşırtıcı değildir zira ABD’nin tarihsel süreç içerisindeki Kıbrıs konusu özelindeki taraflara yaklaşımı ve uyguladığı politikalar Yunan-Rum blokuna daha yakın olmuştur. Bu hususun en somut örneklerini 1964 Johnson mektubunda, Acheson planlarında görülmektedir. ABD, Türkiye’nin gerçekleştirildiği bu harekata tepki olarak harekattan bir yıl sonra şubat ayında Türkiye’ye karşı silah ambargosu kararı almıştır (Yılmaz, 2017, s. 93). Türkiye ise ABD’nin bu adımına karşılık ABD ile daha önceden imzalamış olduğu Ortak Savunma İş birliği Antlaşmasını feshetmiş ardından ABD’nin kullandığı Ortadoğu’daki en stratejik askeri üslerden biri olan İncirlik üssünü ABD’nin kullanımına kapatılmıştır (Yılmaz, 2017, s. 93). Türkiye yapmış olduğu karşı hamlelerine bir yenisini daha ekleyerek “13 Şubat 1975 tarihinde Kıbrıs Federe Türk Cumhuriyetini ilan etmiştir” (Vatansever, 2010, s. 1517). Şubat 1975 yılından birkaç yıl sonra ise Kıbrıs Federe Türk Cumhuriyeti, 15 Kasım 1983 yılında Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti adını alarak kurulmuş ve kuruluşu tüm dünyaya ilan edilmiştir (Vatansever, 2010, s. 1518). KKTC’nin ilk Cumhurbaşkanı ise Rauf Denktaş olmuştur. İlk harekat sonucunda Nikos Sampson cuntası Kıbrıs’ta iktidardan düşürülmüş (Vatansever, 2010, s. 1515). 2.harekat neticesinde de Yunanistan bu harekata tepki olarak NATO’dan çıkmıştır. (Daha sonra Rogers Planı dahilinde ittifaka geri dönmüştür).

SONUÇ

1974 yılında gerçekleştirilen Kıbrıs Barış Harekatı Türkiye’nin diplomasiyi sonuna kadar kullandığı ancak tabiri caiz ise bıçak kemiğe dayandığında da askeri gücünü kullanmaktan çekinmediğini de tüm dünyaya göstermiştir. Yapılan bu müdahale ile Yunan-Rum blokunun Enosis hayalleri suya düşerken Türkiye, Kıbrıs’ta yaşayan soydaşlarının yalnız olmadıklarını ve haklarının kararlılıkla savunacağını diğer aktörlere göstermiştir. ABD tarafından önce Johnson mektubuna ardından da silah ambargosuna maruz kalan Türkiye, anlamıştır ki kendi milli savunma sanayisi olmadan yürütmüş ve yürüteceği dış politikasındaki hayati çıkarlarını gerçekleştirmesi imkansızdır. Nitekim Türkiye’nin 1964 yılındaki müdahaleyi yapamamasının tek sebebi ABD’nin mektubu değil, çıkartma için gerekli olan askeri teçhizatların eksik olmasındandır. Türkiye’nin yaşamış olduğu bu acı tecrübelerden ders çıkardığının en büyük kanıtı da 1971 yılında Türk Hava Kuvvetlerini Güçlendirme vakfı tarafından başlatılmış olan “Kıbrıs’ı Düşün Kendi Uçağını Kendin Yap” kampanyasının başlatılmasıdır (Kıralp, 2018, s. 452). Türkiye, Kıbrıs ve Küba krizleri özelinde anlamıştır ki tek taraflı izlenen blok içi politikalar Türkiye’nin bulunduğu jeopolitik konum nedeni ile ülkeye faydadan çok zarar getirmiştir. Bu yıllardan sonra Türkiye çok taraflı dış politika izleyerek dış politika konseptinde değişikliğe gitmiştir. Ancak bu noktada Türkiye’nin blok içi politikalar yürütme sebeplerinden biri olan ve dışsal faktörler içerisinde yer alan uluslararası yapı ve soğuk savaş yıllarının kendine has dinamiklerinin de olduğu göz ardı edilmemelidir. Türkiye’nin üzerine yoğunlaşması gereken bir konu da lobiciliktir. Zira Yunan-Rum bloku lobicilikte uluslararası hukuka aykırı eylemlerini meşrulaştırırken Türkiye haklı olduğu konularda dahi yeterli desteği diğer aktörlerden alamamıştır. Türkiye bu konuya özel bir önem vermelidir. AB’ye, uluslararası hukuka aykırı bir şekilde üye olan ve tüm adanın sahibiymiş gibi hareket eden Rum kesimine karşı, Türkiye’nin yeni bir diplomatik süreç başlatarak ve yoğun lobicilik faaliyetleri ile bu süreci destekleyerek ilişkilerinin yakın olduğu devletlere KKTC’nin tanınmasını sağlatarak Rum kesimine diplomatik anlamda cevap vermesi elzemdir.

 

KAYNAK

Akarçay, P., & Ak, G. (2018). Ulusal Güvenlik Bağlamında Kıbrıs: Jeostratejik/Jeoekonomik Önem Ve Gelişmeler. Çeşm-i Cihan: Tarih Kültür ve Sanat Araştırmaları Dergisi E-Dergisi, 140-157.

Akgün, S. (2018). Kıbrıs’ta Birleşmiş Milletlerin Arabuluculuğu İle Siyasal Çözüm Modelleri Analizi. Avrasya Sosyal ve Ekonomi Araştırmaları Dergisi, 89-107.

Aktaş, E. (2017). Barış Harekatına Kadar Kıbrıs Sorununa Kısa Bir Bakış. Turkish Studies, 23-44.

Arık, U. (2011). Kıbrıs Krizi. LAÜ Sosyal Bilimler Dergisi, 3-21.

Bulut, M. E. (2020, Kasım 18). Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin Kuruluşu. Academia: https://d1wqtxts1xzle7.cloudfront.net/62940028/KUZEY_KIBRIS_TURK_CUMHURIYETININ_KURULUSU20200413-110990-1kf3owj.pdf?1586791223=&response-content-disposition=inline%3B+filename%3DKUZEY_KIBRIS_TURK_CUMHURIYETININ_KURULUS.pdf&Expires=1605703771&Signature=Rpb adresinden alındı

Cicioğlu, H., & Göktürk, T. B. (2014). Türkiye’nin Kıbrıs Politikasını Belirleyen Olaylar (1923-1960 Yılları Arası). Uluslararası Kıbrıs Araştırmaları Kongre Bildirileri (s. 179-199). Mersin: Doğu Akdeniz Üniversitesi Yayınları .

Davutoğlu, A. (2016). Stratejik Derinlik. İstanbul: Küre Yayınları.

Fırat, M. (2016). Yunanistanla İlişkiler. A. Akdevelioğlu, B. Oran, Ç. Erhan, T. Erel, G. Alpkaya, İ. Uzgel, . . . H. Uluğbay içinde, Türk Dış Poltikası Kurtuluş Savaşından Bugüne Olgular, Belgeler,Yorumlar Cilt (1 1919-1980) Editör: Baskın Oran (s. 7-900). İstanbul: İletişim Yayınları.

Gülen, A. (2012). İnönü Hükümetleri’nin Kıbrıs Politikası. Ankara Üniversitesi Türk Đnkılâp Tarihi Enstitüsü Atatürk Yolu Dergisi, 389-428.

Güler, Y. (2004). Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin Kuruluşuna Kadar Kıbrıs Meselesi. Kırşehir Üniversitesi Eğitim Fakültesi Dergisi, 101-112.

Kalelioğlu, O. (2008). Türk-Yunan İlişkileri Ve Megali İdea. Ankara Üniversitesi Türk inkılâp Tarihi Enstitüsü Atatürk Yolu Dergisi, 105-123.

Kılınç, M. (2018). Turkish Studies. Kıbrıs Sorununun Tarihi Gelişimi (1950-1983), 171-183.

Kıralp, Ş. (2018). 1967-1974 Döneminde Kıbrıs Sorunu ve Türkiye ile Yunanistan’ın Kıbrıs Politikaları. Tarih Kültür ve Sanat Araştırmaları Dergisi, 444-460.

Koday, Z. (1998). Kıbrıs’ın Jeopolitik Önemi. Türk Coğrafya Dergisi, 419-428.

Sevinç, D. (2017). Türk Yunan İlişkileri Çerçevesinde Kıbrıs Sorununda Yeni Bir Aşama ( 1954-1960). Ankara Üniversitesi Türk İnkılâp Tarihi Enstitüsü Atatürk Yolu Dergisi, 171-206.

Uzun, H. (2004). 1919-1950 Yılları Arasında Türkiye-Yunanistan İlişkileri. Gazi Üniversitesi Kırşehir Eğitim Fakültesi Dergisi , 35-50.

Ülker, H. (2019). Kıbrıs Jeopolitiğinin Ulusal Güvenlik Bağlamında Türk Dış Politikasına Etkileri. Rauf Raif Denktaş ve Dr. Fazıl Küçük 1. Uluslararası Kıbrıs Araştırmaları Sempozyumu, (s. 324-360). Lefkoşa.

Vatansever, M. (2010). Kıbrıs Sorununun Tarihi Gelişimi. Dokuz Eylül Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi, 1487 – 1530.

Yalçın, E. (2017). Yunanlıların Bitmeyen İdeali: ” Megali İdea”. Toros Üniversitesi İİSBF Sosyal Bilimler Dergisi, 33-48.

Yaycı , C. (2020). Doğu Akdeniz’in Paylaşım Mücadelesi Ve Türkiye. İstanbul: Kırmızı Kedi Yayınevi.

Yılmaz, H. (2017). Kıbrıs Barış Harekatı Ve Sonuçları . İnönü Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, 87-98.

E-BÜLTENE ABONE OLUN

Stratejik Ortak yazarlarının makalesi ve haritalar ücretsiz e-postanıza gelsin.

Abone oldunuz, teşekkürler.

Bir şeyler yanlış oldu. Lütfen daha sonra tekrar deneyin.

E-BÜLTENE ABONE OLUN

Stratejik Ortak yazarlarının makalesi ve haritalar ücretsiz e-postanıza gelsin.

Abone oldunuz, teşekkürler.

Bir şeyler yanlış oldu. Lütfen daha sonra tekrar deneyin.

Abone Ol
Bildir
guest
0 Yorum
Inline Feedbacks
View all comments