Kuzey-Güney Diyaloğu 1974 Ambargo Dönemi

Okunma Süresi: 6 dk 38 sn

Kuzey – Güney Diyaloğu

Kuzey-Güney ayrımı Kuzey olarak adlandırılan gelişmiş ülkelerle, Güney olarak adlandırılan az gelişmiş yoksul ülkeler arasındaki politik ve ekonomik ayrımı belirtmek için kullanılır. Kuzey-Güney Diyaloğu, II. Dünya Savaşı’nın ardından çöken sömürgecilik sisteminin bir sonucu olarak bağımsızlık hareketleri ile eş güdümlü olarak dile gelmiştir. Bilim adamları ve politikacılar özellikle savaştan sonra kalkınma sorununu ele almıştır. Konuyla ilgilenen kalkınma bilimi, çalışmalarının sonucunda kendine has yeni kavramlar ortaya çıkarmıştır. Günümüzde gelişmiş ülkeler olarak saydığımız Batı Avrupa, İskandinavya, Kuzey Amerika ve zengin Pasifik ülkeleri birinci dünya ülkeleri kapsamına girerken; Soğuk Savaş sırasında Doğu Bloğu içerisinde olan ülkeler ikinci dünya ülkelerine girer. Her ikisine de girmeyen az gelişmiş, fakir ülkeler ise üçüncü dünya ülkeleri kapsamında değerlendirilir.

Çok önceleri kullanılan Doğu-Batı ayrımı daha çok coğrafi gelişmişliği ifade etmekteydi ancak Japonya’nın yükselişinin ardından daha çok siyasal bir sembol olarak kullanılmaya başlandı. Kuzey-Güney tam olarak coğrafi bir ayrım olarak kullanılmaz çünkü Japonya, Avusturalya, Yeni Zelenda vb. ülkeler Güney Yarım Küre’de bulunmalarına karşın gelişmiş ülkelerdir. Kuzey terimi Batı, Birinci Dünya ve birçok İkinci Dünya ülkesini kapsamaktadır. Ülkeler geliştikçe Kuzey’in bir parçası olmuştur. Güney, günümüzde sadece gelişmemiş ülkelerden ibaret değildir. Türkiye, Endonezya, Meksika, Tayland, Güney Afrika, Brezilya, Hindistan, Çin ve Güney Kore gibi ülkeler diğerlerine birer yol gösterici olmakla beraber, dünyada söz sahibidirler. İkinci Dünya Savaşı’nın ardından az gelişmiş, yoksul ülkeler daha eşitlikçi bir dünya düzeni kurulması için talepte bulunmuşlardır. Talepler ilk kez 1955 yılında Bandung’da yapılan toplantıda dile getirilmiştir. Afrika ve Asya’da birçok devletin bağımsızlığını ilan etmesiyle 1964 yılında 120 ülkenin katılımıyla gerçekleşen Birleşmiş Milletler Ticaret ve Kalkınma Konferansı’ndan Güney ülkeleri taleplerini yenilemişlerdir. Birleşmiş Milletler Gelişme İçin Program’ı 1965 yılında kabul ederek yoksul ve azgelişmiş ülkelere yardımı sistemli bir konuma getirmiştir. Ne yazık ki bu durum sorunların çözümü için yeterli olamamıştır. Ekonomik dünya düzeninin azgelişmiş ülkeler ile gelişmiş ülkeler arasındaki çatalı git gide açtığı ve yoksul ülkelerin kalkınmalarına hizmet etmediği düşüncesi 1970’li yılların başında gün yüzüne çıkmıştır. 1973 petrol krizi ile seslerini geniş bir kitleye duyurabilen azgelişmiş ülkeler, Paris’te Uluslararası İktisadi İşbirliği Konferansı’nın düzenlenmesini sağlamışlardır. 18 Aralık 1975’de gerçekleşen konferansta, katılımcı yirmi beş ülkenin on dokuzunu azgelişmiş ülkelerin oluşturması dikkat çekicidir. ‘‘Kuzey-Güney Diyaloğu’’ terimi de ilk kez bu konferansta dile getirilmiştir. Willy Brandt’ın girişimleriyle çalışmalar hız kazanmış, Kuzey-Güney Diyaloğu toplantıları 1977 ve 1981 yıllarında Paris’te düzenlenmiş ve ilk zirve 1981 yılında Meksika’da yapılmıştır. Azgelişmiş ülkelerin giderek daha kötüye gitmesi, dış borçlanma sebebiyle gelişmelerinin engellenmesi ve ağır şartlar ile karşılaşılması Kuzey-Güney Diyaloğu’nun bir tartışmadan ibaret olduğunu göstermiştir. 1989 yılında ülkelerin borçlarının ertelenmesine karar verilmişse de bir sonuç alınamadı. Sovyetler Birliği’nin 1991 yılında yıkılmasından meydana gelen uluslararası yapının, Kuzey-Güney Diyaloğu’nu anlamlı kılmak adına olumlu ve olumsuz durumlar barındırdığı söylenebilir. En başta iki kutuplu bir yapının olmaması avantajdır. Dünyanın giderek küreselleşmesi de kuşkusuz olumlu bir gelişmedir. Küreselleşmenin getirdiği en önemli avantajlardan birisi de güneyde olan bir olayın kuzeyde etki bulmasıdır. Günümüz dünyasında, dünyanın herhangi bir yerinde gerçekleşen bir gelişme herkesi etkilemektedir. Bu durum diyalog kapısının sürekli açık olacağını göstermektedir. Amerika Birleşik Devletleri, Avrupa Birliği, Asya Grubu gibi çeşitli ekonomik açıdan güçlü birliklerin ortaya çıkışı, kuzeyi daha karmaşık, kozmopolit bir duruma getirmekte ve güneyle olan ilişkilerdeki uyumu sekteye uğratmaktadır. Günümüzde kuzeyin çıkarlarının güneyin çıkarlarına pek uygun düşmediği, diyalogların gösteriden ibaret olduğu kanısı yaygındır. Dünya nüfusunun yüzde 20’sini oluşturan en yoksul kırk ülkenin toplam kaynakların yüzde 2’sine sahip olurken, dünya nüfusunun yüzde 16’sını oluşturan en gelişmiş 29 ülkenin toplam kaynakların yüzde 80’nine sahip olması ekonomik eşitsizliğin en büyük göstergesidir.

1974 Ambargo Dönemi

Doğu Akdeniz, Yunanistan, Suriye, Mısır ve Türkiye’nin ticaret yollarının kesişim noktasında yer alan Kıbrıs Adası, tarih boyunca önemini her zaman korumuş ve ulusların sahip olmak istediği bir coğrafya olmuştur. Mısırlılar, Hititler, Akalar, Finikeliler, Romalılar, Asurlular, Persler, Araplar, Romalılar, Cenevizliler, Fransızlar, Rumlar, İtalyanlar, Türkler ve İngilizler adada belirli zamanlarda hâkimiyet kurmuşlardır. Yavuz Sultan Selim’in 1517 yılında Kıbrıs’ı fethetmesiyle adada Türk hâkimiyeti başlamış ve 1878 yılında geçici olarak adanın İngilizlere devredilmesiyle son bulmuştur. Ortadoğu petrollerini güvene almak isteyen İngilizler I. Dünya Savaşı sırasında adayı ilhak etti ve 1923’te Lozan Antlaşması’yla adadaki varlığını resmileştirdi. Birleşmiş Milletler’in 1951 yılında Paris’te gerçekleşen toplantısında Yunanistan adanın kendisine verilmesini talep etmiştir. Bu tarihten itibaren ada Yunanistan’ın devlet politikası haline gelmiştir. 1930’lu yıllardan itibaren Rum cemiyetler adada Enosis kampanyası yürütüyorlardı, zaman zaman şiddet olayları da yaşanmıştı ancak II. Dünya Savaşı’nın patlak vermesi kampanyanın duraksamasına yol açmıştı. 1951 yılından sonra kampanya şiddetlenerek devam etmiştir. 1950 yılında yapılan halk oylamasında %96 Enosis lehine oy çıkmasına karşılık, İngilizler bu fikre şiddetle karşı çıkmış ve adayı Yunanistan’a bırakmamıştır.

1954-1958 yılları arasında Yunanistan Kıbrıs sorununu defalarca BM’ye götürse de bir sonuca ulaşamamıştır. Rum Albay Grivas 1955 yılında Enosis hayalini gerçekleştirmek, adadan Türkleri kovarak Rum hâkimiyetini sağlamak amacıyla EOKA örgütünü kurmuştur. Örgüt adadaki Türk halkı üzerine baskı kurmuş ve zulüm etmiştir. Türkiye Cumhuriyeti, NATO’ya giriş sürecinde pürüz çıkarmamak amacıyla Kıbrıs meselesine sesini çıkarmamış, yumuşak tepkiler vermiştir ancak Ankara ve İstanbul Üniversitesi öğrencileri yürüyüşler düzenleyerek tepkilerini göstermişlerdir. Buna karşılık Yunanistan amacına uygun olarak gerekenleri korkusuzca yapmıştır. 29 Ağustos 1955’te soruna çözüm bulmak amacıyla Londra’da İngilizlerin öncülüğünde, Türkiye ve Yunanistan’ın katılımıyla Londra Konferansı düzenlendi. Soruna bir çözüm bulunamasa da Türkiye’nin davet edilmesi, sorunun Türkiyesiz çözülemeyeceğini tüm dünyaya göstermiştir. EOKA’nın Türklere karşı saldırılarının artmasından sonra ‘‘Volkan’’ ismiyle ilk direniş örgütü kurulmuş ve 1958’te örgüt Rauf Denktaş, Burhan Nalbantoğlu ve Kemal Tanrısever’in öncülüğünde Türk Mukavemet Teşkilatı’na dönüşmüştür. İngiltere çıkarları neticesinde üslerini kaybetmeden adayı devretmek derdindeydi. Buna karşılık Rumlar hem Türkleri hem de İngilizleri adadan çıkarmak gayreti içerisindeydiler. Hem Türkiye hem de Yunanistan adaya garantör ülkeydi ve NATO üyesiydi. NATO yani ABD, Doğu Akdeniz’deki Rus tehdidine karşılık adadaki sorunu barışçıl yollarla çözme taraftarıydı. Yunanistan ve Türkiye’nin başbakanları 5-11 Şubat 1959 tarihleri arasında Zürih’te görüşerek, Kıbrıs’ın statüsü ve anayasasının dayanakları üzerinde anlaşmaya vardı ve anlaşma 19 Şubat 1959’da Londra’da imza edilmiştir. İki devletin anlaşmasıyla 16 Ağustos 1960’ta iki halkın kurucu ve egemenliğinde federatif Kıbrıs Cumhuriyeti kuruldu, yönetim halkların oranlarınca paylaştırıldı. Bu durum barışın sağlanabilmesi için yeterli olamadı nitekim Cumhurbaşkanı Makarios ve Rumlar önceden hazırlanmış Akritas Planı kapsamında 1963 yılının Noel’inde Türklere karşı silahlı saldırılara başladılar. Türkiye, Yunanistan ve İngiltere ortak bildiri yayınladıysa da işe yaramadı; saldırılar git gide arttı, katliamlar yapıldı. Makarios 1960 Antlaşması’nı tek taraflı feshettiğini açıklayarak, barışın olmayacağını belirtmiş oldu. Saldırıların durmaksızın devam etmesinin üzerine Türk Hükümeti, 16 Mart 1964’te meclisten müdahale etme yetkisi almıştır. Yetkinin alınmasından sonra BM Barış Gücü kurulmuştur. Rumlar buna karşılık olarak Milli Muhafız Alayı’nı kurmuşlardır. Dönemin Dışişleri Bakanı Feridun Cemal Erkin’in sert tepki vererek, müdahale edebileceklerini söylemesi üzerine ABD Başkanı Johnson, Başbakan İsmet İnönü’ye mektup göndererek açıkça tehdit etmiştir. İsmet İnönü mektuba karşılık verse de, askeri harekât gerçekleşmemiş Amerika’nın istediği olmuştur.

 

1974 yılına gelindiğinde Yunan Cuntası Makarios’a karşı askeri darbe yaparak, Kıbrıs Elen Cumhuriyetini kurmuştur. Yunanistan bu durumdan adanın iç meselesi diyerek sıyrılmaya çalışırken, Türkiye 20 Temmuz 1974’te adaya askeri harekât başlatmıştır. Düzenin sağlanması için 14 Ağustos 1974’te ikinci bir harekât yapılmış ve iki gün içinde adanın kuzeyi ele geçirilmiştir. Bu durum karşısında ateşkes ilan edilmiştir.

  Doğu Akdenizde Güçler Savaşı ve Kıbrıs Barış Harekâtı

KAYNAK



B. Tuğberk Tosunoğlu ve Ceyda Erden, ‘‘Kuzey-Güney Ayırımı ve Güneyin Yükselişi: Kalkınma
Retoriğinde Yeni Kutuplaşma Tartışmaları’’, Finans Politik & Ekonomik Yorumlar,Cilt:51,Sayı:
590, 2014.

Doç. Dr. Özgün Erler Bayır, Uluslararası İlişkilere Giriş, İstanbul Üniversitesi Açık ve Uzaktan
Eğitim Fakültesi, Ders Kitabı, 2012.

Hasan Yılmaz, ‘‘Kıbrıs Barış Harekatı ve Sonuçları’’, İnönü Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü,
İnönü Üniversitesi Uluslararası Sosyal Bilimler Dergisi, Cilt: 6, Sayı: 1, 2017.



Erdal Açıkses ve Ayhan Cankut, ‘‘Kıbrıs Meselesinin Tarihsel Gelişimi ve Uluslararası Hale Gelme
Sebepleri’’, International Periodical For The Languages – Literature and History of Turkish or
Turkic, Sayı: 9/4 İlkbahar, 2014.

Gürhan Yenice, ‘‘20 Temmuz 1974 Kıbrıs Barış Harekâtı’nı Hazırlayan Koşullar’’, Yüksek
Lisans Tezi, 2007.

Süha Bölükbası, “The Superpowers and the Third World: Turkish- American Relations and
Cyprus”, Exxon Education Foundation Series on Rhetoric and Political Discourse, No.15,
Lanham: UP of Virginia, 1988.

Suat Bilge, “Kıbrıs Uyuşmazlığı ve Türkiye Sovyetler Birliği Münasebetleri”, Olaylarla Türk Dış Politikası.



İsmail Bozkurt, “Kıbrıs’ın Tarihine Kısa Bir Bakış”, Avrupa Birliği Kıskacında Kıbrıs Meselesi
Bugünü ve Yarını.

Rüstem Haliloğlu, Atina İle Lefkoşe Arasındaki Savaşın İçyüzü (1960-1974), Ankara, 1990.

Fahir Armaoğlu, 20. Yüzyıl Siyasi Tarihi 1914–1980.

E-BÜLTENE ABONE OLUN

Stratejik Ortak yazarlarının makalesi ve haritalar ücretsiz e-postanıza gelsin.



Abone oldunuz, teşekkürler.

Bir şeyler yanlış oldu. Lütfen daha sonra tekrar deneyin.



E-BÜLTENE ABONE OLUN

Stratejik Ortak yazarlarının makalesi ve haritalar ücretsiz e-postanıza gelsin.

Abone oldunuz, teşekkürler.

Bir şeyler yanlış oldu. Lütfen daha sonra tekrar deneyin.

Yorum Yaz

Lütffen yorumunuzu giriniz!
Please enter your name here