Yurtta Sulh Cihanda Sulh Mottosu Bağlamında Atatürk ve Dost Ülke Liderleri

Okunma Süresi: 66 dk 32 sn

Yıl 1923, büyük bir enkazdan büyük bir Türk milleti çıkarmış olan Mustafa Kemal Atatürk yaptıklarıyla sadece Türkiye’de değil, dünyada da yankı uyandırmıştı. Cumhuriyet kurulmuştu fakat nüfusta büyük eksilmeler yaşanmıştı. Erkekler cepheye gidip ya şehit olmuşlardı ya da eksik dönmüşlerdi. Cumhuriyetin kadını da erkeği de yaklaşık 11 yıllık bir savaş yorgunluğunu tecrübe ediyordu. 1912’den itibaren bir savaş içinde olan tükenmiş eski İmparatorluğun küllerinden yeni bir devlet yaratılmaya çalışılıyordu. Bu yorgunluğa ve yokluğa rağmen, içindeki inkılapçı ruhla Türkiye büyük bir gelişim ve büyüme oranı yakalamıştı. Öyle ki, Türkiye ekonomisi enflasyonsuz ve her yıl istikrarlı büyüme hızıyla en başarılı dönemlerini yaşadı. Bu başarılı dönemler birçok ülke tarafından alkışla karşılandı. Devletçilik modeliyle yeni doğmuş Cumhuriyet ilk adımlarını atmış ve ayağa kalkmaya başlamıştı. Diplomatik bağlar kuruldu, ‘yurtta sulh cihanda sulh’ sözüyle çevre ülkelerde sağlam barışlar yapıldı. Türkiye’nin çevresi artık güvendeydi. Birinci dünya savaşı ardından birçok yeni bağımsız devlet ortaya çıkmıştı. Eski halife Osmanlı, bugün demokratik bir ülkeye dönüşme yolundaydı fakat 600 yıllık bir mirasın iyi-kötü bazı etkileri de vardı. Birçok ülke de hala sömürgeci devletlerin etkisi altındaydı. İşte bu durumda bağımsızlık savaşını kerte kerte kazanmış Türkiye, kendi egemenliğini kurmaya çalışan doğulu çevre Müslüman ülkeler için bir ‘baba’ figürüydü. Bu makalede yukarıda bahsettiğimiz koşullardaki Atatürk döneminin Doğulu liderlerle münasebetlerini inceleyeceğiz.

Türkiye-Afganistan Dostluğu 

Türkiye Cumhuriyeti’nin doğulu devletler içinde ilk ve yakın münasebetler kurduğu devlet Afganistan olmuştur. 1919 yılında İngilizlerden bağımsızlığını kazanan bu devletle Türkiye’nin ilk teması 1921 yılında gerçekleşmiştir. Birinci dünya savaşından sonra kendine bir dayanak arayan Afganistan, Türkiye’nin reform hareketlerini görmüş ve daha Cumhuriyetin ilk günlerinden itibaren Türkiye’den öğretmen, subay ve doktor gibi teknik uzmanlar getirmiştir. Türk üniversitelere öğrenciler göndermiş, bir bakımdan Türkiye’nin modernleşme harekâtına katılmak istemiştir. 1928 yılında Afganistan Kralı Amanullah, Türkiye’yi ziyaret etmiş ve Ankara’da Türk-Afgan Dostluk ve İşbirliği Antlaşması imzalanmıştır.

Bu ziyaretin başka önemli bir sebebiyse Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk kez bir devlet adamı tarafından resmi bir şekilde ziyaret edilişidir [1].  Amanullah, Atatürk gibi zor bir bağımsızlık süreci ardından tahta çıkan ilk kral olmuştur. Birçok Batı ülkesini ziyaret eden kral, ilk yıllarından beri demokratik rejimi ülkede sağlamaya çalışmış ve Türkiye’deki laiklik modelini örnek almıştır. Reformlar hakkında tavsiye isteyen krala Atatürk, kendisinden aceleci davranmamasını ve her şeyden önce Afgan ordusunu güçlendirmesini istemiştir [2]. Kral, Atatürk’ten yapacağı ıslahatlar için destek talep etmiştir. Atatürk de gerekli yardımın yapılacağını belirtmiş ve krala eğitim, ordu gibi konularda uzmanlar göndermiştir. Tahta geçtikten sonraki ilk işinden biri Afgan anayasasını oluşturmak olmuş, kendi isteğiyle saltanatın yetkisini kısıtlamıştır. Kişisel haklar, düşünce özgürlüğü ve basın-yayın serbestisi gibi kanunların yanında bakanlar kurulunun, devlet şurasının ve mahkemelerin yetkisini arttırmıştır. Ekonomik anlamda da gelişim sağlayan devlet, maalesef maddi yetersizlikten dolayı istediği adımları elde edememiştir. Sosyal alanda ise kılık kıyafet devrimleri gerçekleştirmiştir. Eğitimi halkın tabanına yaymaya çalışmış, Afgan kadınlarının eğitim alması için büyük çabalar göstermiştir. Karma eğitime geçilen ülkede gözle görülen bir yükselme tespit edilmiştir. Yurtdışına (özellikle Türkiye’ye) kız öğrenciler gönderip, deyim yerindeyse onların kıvılcım gibi gidip ateş gibi dönmelerini istemiştir. Halbuki, kralın bu kararı Afgan kabile ve dini liderler tarafından tepki görmüştür.

Tutucu Afgan halkından ve dini liderlerin muhalifliği yüzünden bu proje iptal edilmiş, dahası önce kız ardından erkek öğrenci okulları dahil tüm okullar belli bir süreliğine kapatılmıştır. Ülkede ıslahatlara karşı olan gerici kesimler ve kabile liderleri isyan başlamıştır, kral da baskılara dayanamayıp bir bildiriyle yaptığı ıslahatları geri çekmiştir. Büyük umutlarla başlayan bu hareketler, Afgan halkının hazır olmamasıyla ve aceleci kralın hatalarıyla beraber tarihin tozlu raflarına kaldırılmıştır [2]. 1928 yılında Celalabat’ta patlak veren kabile ayaklanması sırasında Kral darbeyle birlikte ülkeden sürülmüştür. Kral Amanullah tahtı tekrardan ele geçirmeye çalışsa da başarılı olamadı ve hayatının geri kalanını sürgünde geçirmek zorunda kaldı.

Türkiye – İran Dostluğu 

Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra Türkiye’nin en büyük komşusu İran’la başta sınır sorununu halletme konusunda güvenlik sorunları yaşansa da 1926 yılında imzalanan güvenlik ve dostluk antlaşmasıyla sorun bir nevi halledildi. Ardından gelen iyi niyetle beraber 1928 ve 1932 yıllarında imzalanan protokollerle bu sorun atlatıldı. İlerki yıllarda Türkiye ve İran ilişkileri samimi bir dostluk üzerine inşa edilmiş oldu. 1934 yılında İran hükümdarı Rıza Şah Pehlevi Ankara’yı ziyaret etmiş ve bu ziyaret sonucunda Atatürk ile çok yakın bir dostluk kurmuştur. Rıza Şah Pehlevi de Atatürk’ün inkılaplarından etkilenerek modernleşme ve Batılılaşma yolunda köklü değişiklikler ve reformlar gerçekleştirdi. Ekonomi alanında ülkeyi demirağlarla ördü. 10 yılda yol, ray gibi ulaşım faaliyetlerini 3 katına çıkardı. Birçok toprak reformu, fabrika ve bankaların kurulmasında teşvik sağlayan Pehlevi, ülkenin petrol gelirlerini de sömürgeci ülkeler ve şirketlerden korumaya çalıştı. 5 yılda 14 olan yeni tip okul sayısını 123’e çıkarmış, eğitim konusunda da önemli reformlar gerçekleştirmişti.

Son olarak militarist ve milliyetçi özellikleriyle tanınan şah, askeri ve kültürel devrimleri de elinden geldiği kadar yapmaya çalıştı. Fakat aynı Kral Amanullah’ta olduğu gibi kılık – kıyafet ve şapka kanunu gibi kültürel reformlar, batılı eğitim gibi konular ulemayı her zaman iktidarla karşı karşıya getirmiştir [3]. Aynı şekilde hukuk reformuyla başlatılan laikleşme sürecinde şer’i mahkemelerin görevlerinin sınırlandırılması ulema sınıfı ile arasında birtakım sıkıntılar yarattı ve başkaldırılar başladı. Sertçe bastırılan bu isyanlar Şah’ın reform duygusunu bastırdı çünkü kontrolü elden kaybetmek istemiyordu. Asker kimliğinden dolayı Rıza Şah tarafından tam manasıyla gerçekleştirilen tek reform askeri reformlar olmuştur. Ordu için yaptıklarıyla ordunun sevgisini kazanmış olan Şah, iktidar süresinde orduya pek çok katkılar sağlamış ve İran ordusu çevresine nazaran güçlenmiştir. Fakat II. Dünya savaşında Rusya, İngiltere gibi güçlere dayanamayan Şah, ordusunu da savaşta yitirip imajını koruyan en son şeyi kaybedince saltanatını kaybetmiştir.

Türkiye-Irak Dostluğu  

Türkiye’yi milli mücadeleden sonra en çok uğraştıran süreç belki Musul sürecidir. İngiltere ile sıkı pazarlıklara girilmiş, çözülemediği için İngiltere konuyu Milletler Cemiyeti’ne götürmüştür. Türkiye o yıllarda hem Sovyetler tutumundan çekindiği için hem de Musul sorununa taraflı yaklaşıldığı için bu organizasyona üye olmak istememiştir. Musul sorununa ayrı bir parantez açarsak bırakın Misakı Milli sınırlarını Türkiye’yi vermeyi, Hakkari’yi bile İngiltere mandası olan Irak’ın alması gerektiğini savunmuştur [4].

Türkiye bu toplantıya katılmaz çünkü İngiltere’nin eli zaten çok güçlüdür. Sorunu askeri yollarla çözmeyi hedefleyen Türkiye, İngiltere’nin Doğu’da Şeyh Sait ve Nasturi isyanlarını desteklemesi sebebiyle ordu gücünü buraya harcamak zorunda kalmıştır. İsyan büyük bir şekilde bastırılmıştır bastırılmasına ama gerek askeri gerek ekonomik şartlar dolayısıyla Türkiye oldukça zora girmiştir. Bu sebeple Türkiye, Musul’daki durumu kabul etmek zorunda kalmış ve 25 seneliğine Irak petrollerinin %25 gelirini almayı kabul etmiştir. Her ne kadar bu Atatürk’ün içinde kalan bir durum olsa da 1926 yılında şartlar koşuluyla Irak ile İngiltere üzerinden antlaşma yapılmış, sınırlar belirlenmiştir [5]. Bu durumla ilişkiler normalleşse de Türkiye, Irak’a karşı belli bir süre uzak bir tutum göstermiştir çünkü Irak’ta asıl karar verici İngiltere’dir. İki ülke arasında telgrafla iletişim kurulsa da bunlar bir gelişme göstermemiştir. Irak Kralı Faysal, Türkiye’yle iletişime geçmeye çalışmış ve ziyaret etme isteğini belirtmiş fakat bu Atatürk tarafından cevaplanmamıştır. 1930 yılında Irak’ın İngiltere’den özerklik kazanmasıyla beraber Atatürk’te politikasını yumuşatmaya başlamış, dünyada yükselen tansiyon da bu iki ülkeyi ilişkileri attırmaya sürüklemiştir [6]. Irak, Birinci Dünya Savaşı ardından Osmanlı İmparatorluğu’ndan ayrılan devletler içinde ilk bağımsızlığı kazanan devlet olmuştur. Bağımsızlığı kazandıktan sonraki ilk yapmak istediği iş Türkiye Cumhuriyeti’ni ziyaret etmektir. Kral Faysal Türkiye’de eğitim gördüğü için Atatürk’e karşı bir hayranlık beslemektedir. Atatürk’e olan sevgisini her fırsatta Bağdat’taki Türk büyükelçisine iletmiş, Türkiye ve Irak’ın bir aile olduklarını ve iki devlet arasında onları ayıran bir sınır olmadığını belirtmiştir. Ayrıca kendisi Türkiye’de öğrenim görmüş ve gençliğinde Adalar ve Boğaziçi’nde yaşadığı için bir Türk kadar iyi Türkçe konuşmaktadır. Tek oğlu olan çocuğuna da Atatürk’e hayranlığından dolayı ‘Gazi’ ismini koymuştur [7]. Kral, Kuzey Irak’taki Barzani aşiretinden dolayı yaşadığı sıkıntıları ve Atatürk’e olan derin saygısını belirtmek için görüşmek istemiştir. Atatürk tarafından kabul edilen bu istek sonucu Faysal 6 Temmuz 1931 günü Ankara’ya ulaşmıştır [8].

Kral Faysal, Atatürk ve devrimlerine hayranlığını her an belirtmeye çalışmış ve şu cümleleri kurmuştur: “Iraklılar ve ben Türkiye’deki terakkiyat ve inkılabatı fevkalade takdir ve takip etmekteyiz. Gazi Paşa hazretlerinin muvaffakiyetine engel olmamak ve dehasına hürmet etmemek kabil değildir. İtiraf ederim ki ben harekâtı milliyenin bidayetinde, bu kadar parlak neticelere varacağınızı ümit etmiyordum. Terakkiyatınızı hayret ve memnuniyetle müşahede ediyoruz. Bütün Asyaî milletlere nümune-i imtisal olacağınız şüphesizdir. Maalesef Irak’taki ahali çok cahil olduğu için biz şimdilik bir şey yapamıyoruz. Fakat dilhahumuz eserinize tabiiyettir” [9]. Atatürk’le oldukça samimi ve dostane ilişkiler kuran kral Faysal maalesef bu buluşmadan iki yıl sonra 8 Eylül 1933 yılında İsviçre’de hayatını kaybetti. Ölümünün ardından tahta tek oğlu ‘Gazi’ geçti. Yeni Kral Gazi, 6 yıl sonra bir araba kazasında hayatını kaybetti. Gerek Faysal’ın gerek Gazi’nin ölümünde birçok komplo teorisi bulunmaktadır. Ülkelerindeki İngiliz etkisini azaltmaya çalışırken böyle şeyler yaşamaları çoğu insana göre bir tesadüf değildir.

Dostlar birleşiyor: Sadabat Paktı 

Yukarıda bahsettiğimiz gibi bu 4 devlet arasında iyi bir tutum sergilenerek ilişkiler belli bir süre iyi gitmiştir. Yıl 1937’lere geldiğinde ise tüm dünyada kazanlar kaynamaya başlamıştır, savaş kapıdadır. Nazi Almanya’sı devletleri etkilemekte ve buna karşın müttefiklerde kendi yanına başka devletleri çekmeye çalışmaktadır. İşte buna karşın bu dört devlet Türkiye önderliğinde Sadabat Paktı’nı kurmaya karar verir. Pakt 8 Temmuz 1937 tarihinde Türkiye,  İran, Irak ve Afganistan arasında Tahran’da Sadabat Sarayı’nda imzalanmıştır. Paktın amacı ise şunlardır:

• Sınır sorunları: Pakta üye ülkelerin hepsi özellikle İran ile sınırda güvenlik sıkıntısı çekiyordu. Sınırlar her ne kadar ülkeler tarafından tanınmışsa da özellikle Türkiye-Irak-İran’ın sınırlarındaki isyancı Kürt aşiretleri sınır tanımayan aktivitelerde bulunmaktaydı. Güvenliği sağlamak ve ortak çalışmak için ülkeler anlaştı.

• Ülkelerin bağımsızlık vurgusu: Bağımsızlıklarını yeni kazanmış olan bu devletler tekrardan sömürgeci ülkelerin etkisine girmek istemiyorlardı. Bu yüzden bağımsız ve güç sahibi olduklarını belirtmek için Cenevre’de önce Türkiye, Irak ve İran ardından da Afganistan’ın katılmasıyla bu 4 ülke saldırmazlık paktını tamamlamış oluyordu.

• Paktı kabul eden taraflar; birbirlerinin iç işlerine karışmayacak, ortak çıkarlar söz konusu olursa birbirlerine danışılacak, birbirlerine karşı saldırıda bulunmayacak ve sınırların güvenliğine saygı göstereceklerini belirtmişlerdi. Taraf ülkeleri bağıt ülkelerin güvenliği tehdit edecek isyancı grupların oluşmasına karşı çıkmakla yükümlüydü. II. Dünya Savaşı ortamında her ne kadar diğer maddeler işlevsiz kalsa da sınır güvenliği kuralı uygulanılmaya çalışılmıştır. Sadabat Paktı, İran’daki İslam Devrimi ile yaşanan rejim değişikliğiyle birlikte fes edilmiştir [10].

  Dağlık Karabağ Son Durum Haritası

KAYNAK

1. Armağolu, Fahir. 20. Yüzyıl Siyasi Tarihi. Timas Yayınları, 2017.
2. Amanullah’ın Islahatları ve Atatürk. Yılmaz, Aliye. 21 , SDÜ Fen
Edebiyat Fakültesi , Mayıs 2010, Sosyal Bilim Dergisi, s. 161-164.
3. XX. Yüzyılın Başında Şah Rıza Pehlevi’nin Reformları Ekseninde İran’ın
Modernleşme Çabası. Koca, Mehmet. 335-371, DergiPark, 2020, Cilt 8.
4. Türkiye’nin Milletler Cemiyeti’ne Girişi. Ulusan, Şayan. 237-258, Çağdaş
Türkiye Tarih Araştırmaları Dergisi , VII.
5. IRAK KRALI FAYSAL’IN ATATÜRK’Ü ZİYARETİ VE OLUŞTURDUĞU
YANKILARIRAK KRALI FAYSAL’IN ATATÜRK’Ü ZİYARETİ VE OLUŞTURDUĞU
YANKILAR. Saygı, Tarık. 15, Yalova Sosyal Bilimler Dergisi , 2017.
6. Atatürk ve Türkiye’nin Dış Politikası (1919-1938). Gönlübol, Mehmet ve
Sar, Cem. Atatürk Araştırma Merkezi, 2013.
7. Vakit Gazetesi. 5 Temmuz 1931. 4843.
8. Kocatürk ve Sözer. Cumhuriyet Gazetesi, 1931. 4.
9. Balkaya. 2015. 572.
10. L.Bilge, Mustafa. Sadabat Paktı. TDV İslâm Ansiklopedisi. [Çevrimiçi]
Türkiye Diyanet Vakfı, 2008. https://islamansiklopedisi.org.tr/sadabadpakti .

E-BÜLTENE ABONE OLUN

Stratejik Ortak yazarlarının makalesi ve haritalar ücretsiz e-postanıza gelsin.

Abone oldunuz, teşekkürler.

Bir şeyler yanlış oldu. Lütfen daha sonra tekrar deneyin.

E-BÜLTENE ABONE OLUN

Stratejik Ortak yazarlarının makalesi ve haritalar ücretsiz e-postanıza gelsin.

Abone oldunuz, teşekkürler.

Bir şeyler yanlış oldu. Lütfen daha sonra tekrar deneyin.

Abone Ol
Bildir
guest
0 Yorum
Inline Feedbacks
View all comments