Yardım: Lozan, Son 300 Yıllık Türk Tarihinin En Önemli Belgelerinden Biri

Okunma Süresi: 8 dk 18 sn

Stratejik Ortak Akdeniz Editörü Doğan Atlı, Gelecek Partisi Dış İlişkilerden Sorumlu Genel Başkan Yardımcısı Ümit Yardım ile son zamanlarda Doğu Akdeniz ve Kıbrıs’ta yaşanan gelişmeler ve sorunların tarihi köklerine yönelik bir röportaj gerçekleştirdi. Kanal İstanbul’un Montrö’ye etkisi, Ege Denizi’ndeki adaların statüsü ve Türkiye’nin Doğu Akdeniz’deki olası MEB ilanını kapsayan soruları yanıtlayan Yardım, Ege Denizi’ndeki adalar sorunu ile ilgili ‘son 300 yıllık Türk tarihinin en önemli belgelerinden biri’ olarak nitelendirdiği Lozan’ı Yunanistan’ın farklı yorumladığını söyledi.

27 Kasım 2019’da Libya ve Türkiye arasında “Deniz Yetki Alanları Sınırlandırma Antlaşması” imzalandı. Sonrasında hem yerel hem de uluslararası uzmanlarca bu anlaşma hukuki veya gayri hukuki olarak nitelendirildi. Uluslararası Deniz Hukuku sözleşmesine uygundur veya uygun değildir diyenler de var. Sizce bu anlaşma Doğu Akdeniz jeopolitiğinde Türkiye’nin aleyhine mi yoksa lehine mi sonuçlar doğurdu?

Yardım: Türkiye’nin aleyhine sonuçlar doğurdu demek asla söz konusu değildir. Öncelikle şunu söylemek istiyorum; denizlerdeki yetki alanlarımızla ilgili Türkiye Cumhuriyeti’nin yaptığı bütün anlaşmalar hem bugünümüz içim hem geleceğimiz için çok önemli anlaşmalardır. Çünkü bugün yapılan veya yapılmayan her türlü adım milletimizin geleceğini etkilemektedir. Tabi bu tür konular hukuki meselelerdir. Birtakım sözleşmeler ile ilgilidir, hukuki metinler ile ilgilidir. Bu noktada farklı yorumlayanlar, farklı düşünenler olabilir ancak hiç kimsenin Türkiye-Libya arasındaki deniz yetki sınırlandırması anlaşmasına karşı çıkmasının doğru olmadığını düşünüyorum. Ve bu anlaşmanın doğru, gerekli ve yerinde bir anlaşma olduğunu düşünüyorum.

Türkiye ile Libya kıta sahanlığı sınırlarını gösteren harita. (AA)

Bugün Türkiye bir yanda Rusya ile diğer yandan ABD ile dostluk ilişkilerini, müttefiklik ilişkilerini yürütmeye çalışıyor. Ancak bu ülkelerin de yer aldığı Suriye, Libya ve Doğu Akdeniz’de politika farklılıkları yaşıyor. Sizce Türkiye dış politikada bir çıkmaza mı sürüklendi?

Yardım: Dış politikada ne çok olumlu ne de çok olumsuz bir tablo çizmenin doğru olmadığını düşünüyorum. Türkiye dahil bütün ülkeler dış politikalarını farklı ülkelerle ilişkilerini güçlendirerek sürdürebilir. Çünkü hiçbir ülkenin tek bir ülke ile ilişkilerini kurması diğerlerine gözünü kapaması mümkün değildir, bu şekilde dış politika yürümez. Türkiye’nin farklı aktörlerle ikili ilişkiler içinde olması gayet doğaldır. Ancak şunu söylemem lazım; bugün dış politikada geldiğimiz noktada önemli bir sıkışmışlık olduğunu tespit ediyoruz. Bugünkü tabloda bir takım sıkıntılar var. Örneğin Rusya ile Suriye’de birlikte çalışıyoruz ancak Rusya olan ilişkilerimizde bazı sorunlar var. Keza ABD ile bir takım sorunlar var. Örneğin; Trump ile ilişkiler. Öbür taraftan Joe Biden’in Türkiye’ye hakaretamiz ifadeleri. Buna mukabil ABD senatosunda güçlü ilişkiler içinde olmadığımız görülüyor. Bunların arka planında Türkiye’nin aleyhine güçlü bir yapı olduğu görülüyor. Hala değişik vesileler ile Türkiye’ye karşı saldırılarını sürdürüyorlar. AB ile ilişkilerin çok iyi gittiğini söylemek asla mümkün değil. Neredeyse ilişkilerimiz donmuş durumda. Ortadoğu gerçekten çok karmaşık. Türkiye’nin bütün aktörlerle, uluslararası kuruluşlarla ilişkilerini güçlendirmesi, ileriye taşıması lazım. İktidarın bu sorunları sağduyu içinde, popülizmden kaçarak ve bu meseleleri iç siyaset malzemesi yapmadan aşması hepimizin geleceği için, Türkiye’nin yüksek menfaatleri bakımından çok önemli.

20 Temmuz 1936 tarihinde Türkiye’ye boğazlar üzerinde kontrol ve savaş gemilerinin geçişini düzenleme hakkı veren uluslararası Montrö Boğazlar Sözleşmesi imzalandı. Son zamanlarda gündeme gelen “Kanal İstanbul” projesi Montrö Boğazlar Sözleşmesini hukuki olarak askıya alabilir mi, Montrö boğazlar sözleşmesi Kanal İstanbul projesi sonucu geçersiz sayılır mı?

Yardım: Kanal İstanbul projesini iç boyutları itibariyle yani; ekolojik, tarımsal, ekonomik boyutları itibariyle değerlendirmek mümkün. Şahsen uluslararası hukuk ve özellikle Montrö Boğazlar Sözleşmesi bakımından ise bir takım sıkıntılar olabileceği kanaatini taşıyorum. Montrö anlaşması gerçekten Türkiye Cumhuriyeti’nin Lozan Anlaşması sonrasındaki en büyük kazanımlarından bir tanesidir. Lozan’da bir takım sorunlar çözülemedi ve bunlardan biri de Boğazlar Sorunu idi. Ancak sonrasında Montrö Boğazlar Sözleşmesi ile bu sorun çözüldü. Bana sorarsanız Boğazlar üzerindeki hakimiyetimizin son 200 yıla kıyasla en güçlü olduğu nokta Montrö Boğazlar Sözleşmesi’dir. Benim endişem, Kanal İstanbul ile Montrö Boğazlar Sözleşmesi bağlamında ciddi hukuki bir sıkıntı doğabileceği yönünde. Çünkü Montrö Boğazlar Sözleşmesi’ne taraf olan ülkelerin Montrö’yü gözden geçirmek için bir takım uluslararası toplantılar, konferanslar düzenleme imkanı var. Bu tür çalışmalara girme imkanları var. Eğer bütün bu çalışmaları zamanında ve gerektiği şekliyle yaptıysak ve bu konuda kendimizi rahat ve emin hissediyorsak bu konuda söyleyebileceğim bir şey yok. Biz bundan memnun oluruz. Ancak bu konuda medyadan, haberlerden duyduğum ilk intibam bu projenin ön hazırlığının pek yapılmadığı yönünde.

Maraş, 1974 Kıbrıs Barış Harekatı sonrası BM Güvenlik Konseyi’nin kararı ile yerleşime kapatılmıştı. Cumhurbaşkanı Yardımcısı Fuat Oktay’ın, “Bugün Maraş hemen açılmalı” beyanı ile bu sorun tekrardan gündeme geldi. Maraş’ın BM kararına rağmen açılmasının önünde hukuki bir engeli var mı? Hukuki bir engel yoksa sizce Maraş açılmalı mı?

Yardım: Türkiye hükümetinin bu konularda attığı adımların doğruluğu konusunda en ufak bir şüphe yok. Kıbrıs konusu giderek başta Yunanistan ve AB olmak üzere bazı ülkelerin Türkiye üzerindeki baskı aracına dönüşüyor. Türkiye bu sorunların çözülmesi için her türlü inisiyatifi ele aldı. Fakat geldiğimiz noktada Yunanistan’ın ve Rum kesiminin yaklaşımı nedeniyle hiçbir gelişme olmadı. Artık Türkiye bu noktadan itibaren sadece Maraş değil, Kıbrıs konusunda da bütün itibariyle her türlü adımı atmalı. KKTC’nin bağımsızlığı, egemenliğini ve uluslararası düzeydeki konumunu güçlendirecek olan her türlü adımı atmalı. Maraş’ta bu adımlardan birisidir. Türkiye’nin bu tür baskılara dur demesinin vakti çoktan geldi. Aslında hatalardan bir tanesi de 30 yıldır bu yönde radikal ve kalıcı anlamda adımların atılmamış olmasıdır, çekingen davranılmasıdır. Evet, Maraş ile ilgili her türlü girişim yapılmalıdır.

Nisan 2004’te Türk ve Rum kesimleri halinde bölünmüş Kıbrıs Adası’nın bağımsız bir devlet olarak birleştirilmesini öneren meşhur Annan Planı halk oylamasına sunulmuştu ve Rum kesiminin “Hayır” demesiyle plan gerçekleştirilememişti. Orta ve uzun vadede Kıbrıs’ta nasıl bir çözüm öngörüyorsunuz? Annan Planı tekrardan gündeme gelebilir mi? Birleşik Kıbrıs Devleti mümkün mü yoksa sadece bir hayal mi?

Yardım: Ben Annan Planı’nın doğru bir süreç olduğu kanaatinde asla değilim. Tarih boyunca Rum tarafının Türk tarafına yaptığı en büyük iyiliklerden bir tanesi bu planın reddi olmuştur. Ben nihai anlamda, kalıcı bir barışın artık hayatın gerçekleriyle bağdaşmadığını ve KKTC’nin BM’nin bağımsız bir üyesi olarak yerini almasının bu sorunun nihai çözümü olduğunu düşünüyorum. Bu görüşümü destekleyecek elimizde epeyce malzeme var. 30-40 yıllık yapıcı yaklaşımlarımızın, diyaloglarımızın hiçbir sonuç vermediği ortada. Cenevre’de yapılan çok sayıda görüşme hiçbir noktaya varmadı. Dolayısıyla artık bazı şeyleri daha yüksek sesle uluslararası toplum önünde konuşmanın vakti geldi de geçiyor. Sonuçta, adada 2 farkı toplum, 2 farklı kültür ve 2 farklı yönetim var. İlerde farklı sorunlara yol açabilecek 2 farklı yapıyı birbirine entegre etmeye çalışmanın çok doğru olmadığını düşünüyorum.

Annan Planı’na göre Kıbrıs haritası

Geçtiğimiz hafta Yunanistan Ordusu, Batı Trakya’daki İskeçe bölgesinde Türk köyü Gökçepınar’da silahlı tatbikat yaptı. Bölgedeki Türklerin beyanatlarına göre bölgede daha önce böyle bir olay hiç yaşanmadı. Yunan Ordusunun bu yaklaşımını nasıl değerlendiriyorsunuz? Önümüzdeki süreçte 1974 ve öncesinde Kıbrıs’ta olduğu gibi Batı Trakya’da da katliam ve soykırımlar söz konusu olabilir mi?

Yardım: Böyle bir şeyin, bir baskının olmamasını umuyoruz. Bırakın soykırımı veya katliamı Batı Trakya’daki Türk azınlığa yönelik en küçük bir harekete, en ufak bir baskıya hiç birimizin razı gelmeyeceği konusunda en ufak bir şüphe yok. Çünkü oradaki azınlığımız uluslararası belgelerce koruma altında olan, hem Türk ve Müslüman kimliğine hem de bağlı oldukları devlete karşı saygılı olan insanlar. Doğan Bey öncelikle bu olayı çok net bir şekilde kınıyorum. Yunanistan bunu sadece bugün değil her zaman yapıyor. Türkiye ile ilişkilerinde bir takım sorunlar çıktığı zaman bu konudaki bütün baskılarını ya KKTC üzerinde ya da Batı Trakya’daki Türk azınlık üzerinde yoğunlaştırıyor veya AB üzerinden Türkiye’ye yönlendiriyor. Bu asla kabul edilemez. Yunanistan AB’ye üye bir ülke. Bugüne kadarki bütün söylemlerinde Yunan demokrasi anlayışının bugünkü demokrasi anlayışın temeli olduğunu söylüyor. Ben bu argümana katılmıyorum. Bugünkü Yunanistan o eski Yunanistan değildir. Bununla beraber bu argümanın yanında bu tür siyasi yaklaşımlar komik kaçıyor. Doğu Akdeniz ve Ege sorunları sürerken Gökçepınar’a Yunan ordusunun adeta baskın yapar gibi tatbikatlar yapmalarının azınlığı korkutmaya çalışmaktan başka hiçbir anlamı yoktur. Bu insan haklarına da azınlık hukukuna da aykırıdır. Medeni devletlere de asla yakışmaz. Şunu da açıkça söylemek istiyorum, Batı Trakya Türk azınlığı bu tür yaklaşımlara asla pabuç bırakmaz.

Geçtiğimiz Salı Günü bir röportajında Emekli Tümamiral Cihat Yaycı, “Doğu Akdeniz’de ivedilikle MEB ilan edilmelidir. Yunanistan asla Megalo idea hedefinden vazgeçmeyecek.“ dedi. Türkiye’nin MEB ilanında geç kaldığını düşünüyor musunuz? Yoksa sadece Doğu Akdeniz’de kıta sahanlığı ilanı Mavi Vatan’ı hukuki olarak korumak, güvence altına almak için yeterli midir?

Yardım: Mavi Vatan konusunda özellikle son 20 yılda bazı noktalarda geç kaldığımız konusunda şüphe yok. Çünkü; Yunanistan’ın ve Kıbrıs Rum Kesimi’nin bir takım ülkelerle yaptığı anlaşmalar bizden çok daha önce. Maalesef Türkiye’nin bu konuda geciktiğini kabul etmek lazım. Ancak ben değişik vesilerlerle söylüyorum ki bugünde tekrar etmiş olayım; Mavi Vatan’da, denizler üzerindeki egemenliğimizin, hak ve hukukumuzun korunması konusunda çok ciddi bir bilinçlenme var. Öte yandan Sayın Tümamiral’in söylediği önerilerin ben hükümetin bilgisi dahilinde olduğunu düşünüyorum. Ancak neden bugüne kadar bir adım atmadıkları konusunda bir bilgim yok. Yani, bunu değerlendirdiler, çalıştılar ve bizim bilmediğimiz ki biz olaya dıştan bakıyoruz, bunun sonucunda gerekli görmediler mi onu bilmiyorum. Sayın Tümamiral’in önerisini önemli buluyorum. Bununla beraber nihai kararın hükümetin elinde olduğu konusunda şüphe yok.

Adalar Denizi’nde egemenliği antlaşmalarla Yunanistan’a devredilmemiş ada, adacıklar ve kayalıklar üzerinde Yunanistan’ın egemenlik iddiası sorunu başta olmak üzere 1923 Lozan Anlaşması ve 1947 Paris Barış Anlaşması’na zıt bir şekilde Yunanistan’ın silahlandırdığı, asker bulundurduğu hem deniz hem hava üssü kurduğu adalar sorunu var. Öbür taraftan 12 mil karasuları sınırı tartışması ve 10 mil hava sahası sorunu var. Türkiye bu sorunlara karşı nasıl bir yol izlemeli? Adalar Denizi’nde Mavi Vatan sınırları nasıl korunabilir?

Yardım: Ege bölgesi, Ege’deki adalar konusu ve buna bağlı bir takım sorunlar bugünkü dünyanın en önemli, en zor, en hassas ve bir an önce çözülmesi gereken sorunları. Doğu Akdeniz’den bile daha karışık. Ege Denizi’nde en azından 6-7 tane sorun var ve bunların her biri bütün ülkelerin başını ağrıtabilecek sorunlar. Çözülmediği takdirde de ilerde çok ciddi sorunlara sebep olacak önemli sorunlar. Bence yapılması gereken ilk adımlardan bir tanesi Lozan anlaşmasını çok net şekilde değerlendirmek. Çünkü Yunanistan tarafı Lozan’ı farklı okuyor olabilir. Önce oradan bir çıkış yapmak lazım. Bu vesileyle söyleyeyim ben Lozan anlaşmasını son 300 yıllık Türk tarihinin en önemli belgelerinden biri olarak görüyorum. Üzerinde özellikle siyasi olarak tartışmamak lazım. Çünkü; yanlış ve ağır olur. Ege sorunları Lozan’dan önce 1910’lardan başlıyor. Lozan’dan sonra 1947’deki Paris anlaşması ki çok kritik bir anlaşmadır. Orada da İtalya’nın elindeki adalar Yunanistan’a devredildi. Bugüne geldiğimizde Türkiye’nin uluslararası deniz hukukuna taraf olmaması, AB’ye üye olmaması ve Yunanistan’ın hem sözleşmeye taraf olması hem AB’nin gücünü arkasına alması bu sorunları günümüze çözümsüz hale getirdi. Bunların eninde sonunda çözülmesi lazım. Bugünkü gerginlikler üzerinden hukuki bir çözüm çıkmaz. Türkiye ve Yunanistan ilişkilerin normalleştirildiği bir dönemde bütün bu meseleleri ele alıp çözüme bağlamaları gerekiyor.

E-BÜLTENE ABONE OLUN

Stratejik Ortak yazarlarının makalesi ve haritalar ücretsiz e-postanıza gelsin.

Abone oldunuz, teşekkürler.

Bir şeyler yanlış oldu. Lütfen daha sonra tekrar deneyin.

Abone Ol
Bildir
guest
0 Yorum
Inline Feedbacks
View all comments