Osmanlı’nın Kanuni Süleyman Dönemi Dış Politikası (Bölüm II)

Okunma Süresi: 88 dk 11 sn

Bu yazı, bundan evvel yayınlanan “Osmanlı’nın erken Kanuni Süleyman dönemi dış politikası” yazının ikinci bölümüdür. Yazımız, Mihaloğlu Ferhat Paşa’nın ölümü ile başlayarak, akabinde Pargalı İbrahim Paşa’nın Kızıldeniz ve Hint Okyanusu politikalarını yeni tayin ettiği Mısır Beylerbeyi Hadım Süleyman Paşa’ya devrederek,  Mısır’dan İstanbul’a geri dönmesiyle birlikte başlayacaktır. Yazımız Pargalı İbrahim Paşa’nın 1536 yılındaki ölümünden sonra Osmanlı’nın 1537 ve 1538 yıllarındaki başarısız seferleri ile sona erecektir.  Mustafa Bayram’ın Hindistan’ın Goa bölgesinde Portekizlileri yendiği sıralarda Pargalı İbrahim Paşa İstanbul’a dönmüş ve Sultan Süleyman ile yeni sefer hazırlıklarına başlamıştır. Balkanlarda çıkan sorunlar, irili ufaklı Osmanlı yenilgileri ve en önemlisi Osmanoğulları nezdinde pek kıymetli olan Mihaloğullarından akıncı beyi Ferhat Paşa’nın öldürülüp kesik başının Macar Kralı 2. Layoş’a gönderilmesi, Sultan 1. Süleyman’ı aşırı derecede sinirlendirmiştir. Mihaloğulları; Osmanlı’nın kurucusu olan Osman Gazi’nin yoldaşı Köse Mihal’in torunlarıdır ki, kendisi Osmanlı hizmetine girmeden evvel Doğu Roma İmparatorluğu’nun tekfuru idi. İşte Osmanlı nazarında bu denli büyük bir öneme sahip olan Mihaloğulları’nın acı kaybı, ilerleyen yıllarda Mohaç Savaşı’nın temellerini oluşturacaktır.

(Not: Bu yazı, “Osmanlı’nın erken Kanuni Süleyman dönemi dış politikası” adlı yazının devamı niteliğinde olduğu için, birinci yazımızı okumadan bu yazıyı okumamanızı tavsiye ediyoruz. Devamlılık söz konusu olduğu için evvela birinci yazının okunması, akabinde ikinci yazı mahiyetinde olan bu yazının okunması tavsiye edilmektedir.)

Tarafların Savaşa Giden Süreci

Mihaloğlu Ferhat Paşa’nın şehit edilip başının Macar Kralı 2. Layoş’a gönderilmesi, Sultan Süleyman’ın Macar Krallığı’na karşı ikinci “Casus Belli”, yani savaş sebebi olarak belirlenmiştir. Fakat Sultan Süleyman’ın eli kolu bağlıydı. Zira Sadrazam Pargalı İbrahim Paşa o sıralar Mısır Beylerbeyi unvanı ile Mısır’da bulunmaktaydı. Ayriyeten Osmanlı ordusunun pek önemli kısmını oluşturan Rumeli ordusu da yine İbrahim Paşa’nın ordusuydu zira İbrahim Paşa’nın Sadrazamlık ve Mısır Beylerbeyi unvanlarının yanı sıra Rumeli Beylerbeyi unvanı da vardı. Bu şartlar altında İbrahim Paşa Mısır’dan geri dönmedikçe Sultan Süleyman’da yeni bir sefere çıkamazdı.

Macar Kralı 2. Layoş

1523-1524’lere gelindiğinde Macar Kralı 2. Layoş, Sultan 1. Süleyman tarafından gelecek her türlü bir saldırıya karşı hazırlıklara girişmişti. Aynı zamanda Macar Kralı 2. Layoş’un amcası olan Lehistan Kralı ve Litvanya Grandükü (Büyükdük) 1. Sigismund, Osmanlı İmparatorluğu’na bağlı Kırım Hanlığı’ndan gelen muhtemel Tatar akınlarına karşı da endişe duyuyordu. Nitekim 1523 yılında Tatarlar, Lehistan Kralı 1. Sigismund’un topraklarına kadar girdiler ve Przemsyl’e kadar akın ettiler. Tatarlar bu sefer Lehistan Krallığı’nın başkenti Krakow’a kadar geldiler ve burayı da yağmaladılar. Tatarları Lehistan Kralı 1. Sigismund’un üzerine yollayan Sultan 1. Süleyman’dan başkası değildi ve böylece amacına ulaşmıştı.

14 Haziran 1525 yılında Pargalı İbrahim Paşa İstanbul’a dönerek Dîvân-ı Hümâyun’un başına geçmiştir ve kendisini bekleyen Sultan Süleyman ile birlikte savaş hazırlıklarına girişmiştir. Aynı yılda, Lehistan Kralı 1. Sigismund, Sultan Süleyman’la yeni bir barış antlaşması yapmıştır. Fakat bu antlaşma Macar Kralı 2. Layoş için geçerli değildi. Sultan 1. Süleyman, Macar Kralı 2. Layoş’tan ayrı bir elçi istemekte ve böylece Kral 2. Layoş’a karşı büyüklüğünü kabul ettirip vergileri arttırmak istiyordu. Fakat Kral 2. Layoş, Osmanlılar tarafından Belgrad’ın alınmasına yol açan Osmanlı elçisini öldürttüğü ve Osmanlıların da aynı şeyi yapacağını beklediği için, elçi göndermek istemiyordu. Gerek Erdel Voyvodası Yanoş Zapolya, gerekse Macar Kralı 2. Layoş’un gözcüleri, 1526 yılında, Sultan Süleyman ve İbrahim Paşa önderliğindeki Osmanlı ordusunun hareketliliğini tespit etmişlerdir. Her iki ülkenin de soyluları ortak bir meclis oluşturdular ve ortak bir savunma planı için görüşmeler başlatılmıştır. Zapolya taraftarları Macar Krallığı’nı ancak Macarların kurtarabileceğini savunuyorlardı. Fakat Kral 2. Layoş taraftarları, çoğunlukla Habsburg yanlısı idiler ve komutanlık görevlerini Zapolya ve taraftarlarına vermediler. Bu kargaşalardan haberi olan Sultan 1. Süleyman, Erdel Voyvodası Zapolya ile gizlice bir antlaşma imzaladı. Zapolya, Kral 2. Layoş’a yardım etmeyecekti, Sultan 1. Süleyman ise Macar tahtını anlaştığı Zapolya’ya verecekti.

Macar Krallığı’nın Yıkılmasının Ardından Yaşanan Diplomatik Gelişmeler

1526 Mohaç Savaşı ile birlikte Macaristan Krallığı tarihe gömüldüğü gibi Macar tahtı da başsız kalmıştı. Osmanlı ordusunu yöneten Pargalı İbrahim Paşa, kendi geliştirdiği savaş stratejisiyle dönemin en güçlü Hıristiyan ordularından biri olan Macar ordusunu iki saatte imha etmiştir. Osmanlı savaş sonrası Macar toprakları üzerinde haklı olarak hak talebinde bulunduğu gibi, başka bir sorunun daha ihtiva etmesi zaruri hale gelmiştir. Kutsal Roma İmparatoru Şarlken’in kardeşi Avusturya Arşidükü Ferdinand, Macar toprakları ve tahtı için hak iddiasında bulunmuştu. Zira Mohaç Savaşı’nda hayatını kaybeden Macar Kralı Layoş’un Habsburg Hanedanı ile bir akrabalık bağı bulunuyordu. Sultan Süleyman bu girişimlere sert bir tavır alarak Erdel Voyvodası Zapolya’ya Macar tahtına geçmesi için söz vermişti. Osmanlı Ordusu İstanbul’a geri döndüğünde Kutsal Roma İmparatoru’nun gölgesindeki Avusturya Arşidükü Ferdinand ile Osmanlı İmparatorluğu’nun gölgesindeki Erdel Voyvodası Zapolya arasında kanlı bir rekabet başlamıştı. Bu rekabet, Avusturya Arşidükü Ferdinand’ın üstünlüğü ile son bulmuştur. Yenik düşen Erdel Voyvodası Zapolya, İstanbul’a bir elçi göndererek Osmanlı’dan yardım talep etmişti. Erdel Voyvodası Zapolya’nın elçisi Laçki, İbrahim Paşa’nın huzuruna çıkar çıkmaz Macaristan’ın Zapolya’ya verilmesi gerektiğini diplomatik bir üslupla dile getirmiştir. İbrahim Paşa elçiye şöyle hitap etti:

“Biz Kral Lui’yi (Layoş, diye anılan Macar Kralı) öldürdük. Karısını aldık, Budin’de yemek yedik ve uyuduk. Onun krallığı bizimdir. Kralların tâc ile kral olacaklarını zannetmek deliliktir, İcrayı-ı Hükûmet edenler altın değildir, kıymetli taşlar değildir; demirdir; kılıç itaate mecbur eder; kılıçla kazanılan şeyi kılıçla muhafaza etmek lâzım gelir. İki rakibin birbirinin kuvvetini mahvetmiş olduğunu görüyoruz; Padişah’ın orduları kolayca galebe edecektir. İki hasmımızın üzerine, yalnız birinin üzerine gönderdiğimizden ziyade asker göndereceğiz ve Budin’i bir ikinci İstanbul yapacağız. Ben sana Türk usulüyle, yani pek kısa söyledim. Türkler az söylerler çok yaparlar. Sen benim güldüğümü görüp te taaccüp ediyorsun; kılıcımızın kuvvetiyle fethettiğimiz yerleri istemeye geldiğin için gülüyorum. Malûmun olsun ki, bizim şahin pençesinden daha korkunç pençelerimiz vardır. Ellerimiz bir kere koyduğumuz yerden çıkmaz; meğerki kesilmesin. Bu sözleri hatırında tut, çünkü hakikat budur. Yer gökten düşen her damlayı alır; biz de onun gibi, bize söylenilen sözlerin cümlesini, özellikle bir sefir tarafından söylenilenleri hatırımızda tutarız.”

Bunun üzerine elçi Laçki İbrahim Paşa’dan Belgrad’ın yakınında 700 kilometrelik bir bölge olan Sirmi bölgesini istedi. İbrahim Paşa ise alaycı bir üslup ile şekilde cevap verir:

Siz, pek çok senelerden beri kaybedilmiş memleketleri istiyorsunuz. Ben zannederim ki, Sirmi’yi çoktan beri unutmuş bulunasın; lâkin görüyorum ki Sirmi şarabı içmişsin ve anlaşılan hoşuna gitmiştir. Bu eyâletin bize varidatından ziyade masrafı olduğunu söylüyorsun; bu şimdilik doğrudur. Çünkü her ay yirmi sekiz yük gümüş akçe, yani elli altı bin duka sarf ediyoruz ki, senede 672.000 duka eder. Sirmi’ye mukabil biz hediye istemiyoruz, vergi istiyoruz.’’

Bu konuşmadan sonra İbrahim Paşa, Sultan Süleyman ile istişare etti. İbrahim Paşa, Macar Krallığı’nın Erdel Voyvodası Zapolya’ya vermesinden yana değildi. İbrahim Paşa, Macar Krallığı’nı kendi dostu olan Venedik Doçesi’nin oğlu Alvise Gritti’ye verilmesini istiyordu. Fakat İbrahim Paşa bu konuda Sultan Süleyman’ı ikna edememişti. Zira Zapolya, Mohaç Savaşı’nda Sultan Süleyman ile gizlice anlaşarak Osmanlı’dan yana taraf olmuştu ve Macar tahtının sözünü bizzat Sultan Süleyman’dan almıştı. Böylece taht konusu, Zapolya üzerinden kesinleşince, Alvise Gritti’de İbrahim Paşa tarafından Macaristan Krallığı’nın elçisi olarak terfi ettirilmiştir.

Alvise Gritti ve Erdel Voyvodası Zapolya (Sonradan Macar Kralı)

İbrahim Paşa, Sultan Süleyman ile görüşmesini bitirdikten sonra Elçi Laçki’yi tekrar huzuruna kabul etti ve ona iyi davranarak şöyle hitap etti:

“Şimdi metbuuna “Kral” diyeceğiz; Transilvanya Banı değil. (Ban, tıpkı voyvoda gibi ancak prens seviyesinde bir unvan, krallık) Padişahımız, hükümdarının düşmanları üzerine bizzat yürüyecektir. Artık ne hediye isteriz, ne vergi!” (Hammer, 3. c. 61-62. s.)

İbrahim Paşa’nın elçi Laçki’ye söylediklerini göz önünde bulundurursak, İbrahim Paşa’nın Sultan Süleyman ile olan istişaresinde Sultan Süleyman’ın duruma el atmak istediğini ve Macar tahtını Ferdinand’ın elinden alıp tekrar Zapolya’ya teslim etmesi için yeni bir seferin başlatılmasına emir verdiğini anlayabiliriz.

Neticede Zapolya’nın elçisi Laçki memleketine bir antlaşma ile dönmüştü. Bu hadise Arşidük Ferdinand’ın kulağına gitmiş ve Arşidük Ferdinand, Mohaç Meydan Muharebesi’nde Macar Kralı Layoş’un ölümüyle başıboş kalan Macar topraklarını Zapolya’ya kaptırmamak için kendi elçilerini göndermiştir. Fakat Arşidük Ferdinand’ın elçisi, Zapolya’nın elçisi Laçki gibi nazik ve hürmet sahibi değildi. Aksine hudutları aşan bir diplomatik tavır içerisindeydi. Elçi, başlangıç konuşmasında Arşidük Ferdinand’ın unvanlarını sayarken “Macaristan Kralı” unvanını da eklemiştir. İbrahim Paşa derhal Jan Habordanski adlı elçinin sözünü keserek şöyle bir sualde bulunmuştur:

“Bütün Hıristiyanlık âlemi hükümdarlarının, gölgesine iltica etmekte oldukları Osmanlı Padişahı’nın huzurunda senin metbuun nasıl, kendisini ziyade kuvvetli unvanını vermek gibi mağrurane bir cürette bulunmuştur?” (Lamartin, 3. c. 760. S)

Buradan anlaşılan şu ki; Arşidük Ferdinand başıboş Macar toprakları üzerine hak talep ettiğini ve kendisine söz konusu Macar topraklarının hâkimi olarak ilan ettiğini elçilerine telkin etmiştir. Artık savaş kaçınılmazdı. 1529’da tekrar batı seferine çıkan Osmanlı, yine bir çift başlılığın meydana getirdiği olaylar silsilesi ile karşı karşıya kalmıştır. Osmanlı tarihinde eşi benzeri bulunmayan bir güce erişen İbrahim Paşa adeta Osmanlı’nın dış politikasına yön vermekteydi. Zira hükümet ve yürütme İbrahim Paşa’da idi. Aynı zamanda Osmanlı ordusunun da tamamına hükmetmeydi. Zira İbrahim Paşa’ya aynı sene içerisinde, Rumeli Beylerbeyliği ve Sadrazamlık unvanlarının yanı sıra Seraskerlik, yani başkomutanlık unvanı da Sultan Süleyman tarafından verilmişti. Çoğu batılı kaynaklarda, özellikle Venedik elçilerinin raporlarında İbrahim Paşa Osmanlı’nın gerçek yüzü olarak tasvir edilerek ‘’Muhteşem İbrahim’’ olarak anılmaktaydı. Bu lakap sonradan Sultan Süleyman’a geçmiştir.

Osmanlı İmparatorluğu’nun Çift Başlı Viyana Politikası

Avusturya Arşidükü 1. Ferdinand

Macar tahtına Zapolya oturmuş ve Osmanlı ordusu 22 Eylül 1529’da Avusturya topraklarına girmiştir. 23 Eylül’de Semendire Sancakbeyi Yahya Paşazade Mehmet Bey akıncılarıyla Viyana’nın önlerine kadar gelir ve Christophe von Zedlitz kumandasındaki kuvveti yenerek Alman kumandanı Zedlitz’i esir alarak Sultan Süleyman’a takdim etmiştir. 26 Eylül’de ise İbrahim Paşa ordusuyla önden giderek ordugâhını kurup hazırlıklara başlamıştır. İbrahim Paşa ile Sultan Süleyman arasındaki en belirgin ve ilk ayrılık noktası Birinci Viyana kuşatması esnasında gerçekleşti. Öncelikle Sadrazam İbrahim Paşa’nın planı ve isteği, Belgrat’ta bulunan büyük toplar ile birlikte Viyana’nın kuşatılması ve alınmasıydı. Fakat toplar Budin için yoldaydı ve çoğu yolda çamurların içinde harap olmuştur. Avusturyalı tarihçi Matthias Pfaffenbichler’e göre, Sultan Süleyman’ın isteği daha çok Kutsal Roma İmparatoru Şarlken ile kardeşi Avusturya Arşidükü Ferdinand’ı savaş meydanına çekip bir meydan muharebesi ile düşman orduyu imha etmekti. Aklında Viyana’nın fethi diye bir şey yoktu. Bu husus Matrakçı Nasuh Efendi’nin Süleymanname adlı eserinde de yer verilmektedir. Sultan Süleyman’a göre Osmanlı ordusu, İstanbul’a geri döndükten sonra Ferdinand Viyana’yı tekrar alırdı. Bu meseleye Viyanalı tarihçi Ernst Petritsch şöyle değinmektedir: ‘’Ferdinand’ın Viyana’da olmadığını öğrenen Sultan Süleyman artık Viyana’ya olan ilgisini kaybetmişti.’’ Nitekim Prof. Dr. Kemal Beydili’e göre Sultan Süleyman’ın aklındaki 1529’daki seferin Viyana’nın fethine yönelik değil de Macaristan’ın güvenliğine yönelikti. Hatta İbrahim Paşa’ya ait olan bir söz İsmail Hami Danişmend’in ’’İzahlı Osmanlı Tarihi Kronolojisi’’ adlı eserinde şöyle verilmiştir:

’’Saadetlû Padişahımız Beç’i almak için gelmemiş idi: Ancak garazı Hümayunları Ferdinand kralın miktarın bildirmek idi; bundan sonra dahi miktarını bilmezse bifadlillahi Teâlâ gelip haddini bildirmekten aczi yoktur.“ (Danişmend, cilt 2, 37-139. s.)

Demek isteniyor ki, ‘’Sultan Süleyman’ın maksadı Viyana’yı almak değil Ferdinand’a haddini bildirmekti. Bundan sonra dahi haddini bilmezse, Allah’ın izniyle bunu yapmaktan aciz değiliz.’’ Son olarak Joseph von Hammer’ın Büyük Osmanlı Tarihi adlı eserinde İbrahim Paşa’ya ait İtalyanca yazılmış bir mektubu Ribigi’den şöyle nakletmiştir:

‘’Ben, İbrahim Paşa, Allah’ın inayetiyle, en büyük, en şanlı, en ziyade mağlup olmaz İmparator olan Sultan Süleyman’ın vezir-i azamı ve mahrem müşaviri, onun devletinin idarecisi, kullarının ve sancak beylerinin reisi, ordularının seraskeri. Malumunuz olsun ki, biz sizin beldenizi almağa gelmedik, Arşidükünüzü mağlup etmeye geldik. Kendisini bulamadığımız içindir ki, burada (Viyana) bu kadar gün kaybettik.’’ (Hammer, cilt 5, 102. s.)

Bu nedenlerden dolayı, Birinci Viyana Kuşatması’nı batılılar gibi bir mağlubiyet olarak adlandırmak son derece yanlış bir tutumdur. Avusturya Arşidükü Ferdinand, Osmanlı ordusunun karşısına çıkmaya cesaret edememiştir zira en son Mohaç Savaşı’nda nelerin yaşandığını çok iyi biliyordu. Sultan Süleyman böylelikle İbrahim Paşa’nın stratejilerine hak verip geç de olsa Viyana’nın muhasarası için buyruk vermiştir. Yaklaşan kış ile birlikte yaygınlaşan ağır kış koşulları ve de top mühimmatının bir türlü gelmemesi, Osmanlı ordusunun Viyana kuşatmasını yavaş yavaş kaldıracağı yönündeydi. Tüm yaşanan bu gelişmeler neticesinde Sultan Süleyman kuşatmayı kaldırarak İstanbul’a geri dönüleceğini beyan etmiştir.

Viyana’nın Kuşatılmasından Sonra Gerçekleşen Diplomatik Olaylar

Kutsal Roma İmparatoru Şarlken

Arşidük Ferdinand, İbrahim Paşa’ya tekrardan bir elçi heyeti göndererek Macaristan Krallığı’nın kendisine verilmesini talep eden bir teklifte bulunmuştur. Macar Krallığı’nın tekrar Zapolya’ya verilip Viyana’nın kuşatılmasına rağmen Ferdinand’ın kendisini tekrar Macar kralı olarak ilan etmesi, Sultan Süleyman’ın rakiplerine yönelik uyguladığı politika ve diplomasi örneklerinin yeterince caydırıcı olmadıklarını göstermektedir. İbrahim Paşa’nın huzuruna getirilen elçiler, Arşidük Ferdinand’ın kendilerini Macar Kralı olarak göndermiş olduğu için İbrahim Paşa çok ağır sözler sarf etmiştir. Arşidük Ferdinand yine Macar toprakları üzerinde hak iddia ediyordu. İbrahim Paşa bunun üzerine Ferdinand’ın Macar Kralı olmayıp İspanya kralı Şarlken’in Viyana valisinden başka hiçbir şey olamayacağını ve hatta abisi Şarlken’in de Osmanlı nazarında Alman İmparatoru olmayıp ancak ve ancak İspanya Kralı olduğunu dile getirmiştir. Mohaç ve Viyana seferlerinden iki defa fethedilmiş olan bir ülkenin hiç kimseye terk edilmeyeceğini ve barış antlaşmasının sağlanması için Ferdinand’ın Macaristan üzerindeki hak iddialarından vazgeçmesi gerektiğini de eklemiştir. Son olarak dünyada Osmanlı Padişahı Sultan Süleyman’dan başka hiç kimsenin ‘imparator’ unvanını taşımasına müsaade edilmeyeceği için, Osmanlı’ya sığınmış olan Fransa Kralı’na karşı kendisini ‘Kutsal Roma İmparatoru’ ilan ettirmiş olan Şarlken’in de derhal Almanya’dan çekilip İspanya’ya gitmesi lazım geldiğini de ilave ederek elçileri huzurundan kovmuştur. Artık barışın imkânsız olduğunu anlayan elçiler İstanbul’u terk ederek memleketlerine dönmüşlerdir.

1532 Alman Seferi

Ferdinand bunun üzerine ordusunu Osmanlı’nın gölgesindeki Macar Kralı Zapolya’nın üzerine gönderir ve Budin’i tekrar kuşatır. Bu kuşatma üzerine hiddetlenen Sultan Süleyman; Kutsal Roma İmparatorluğu’na savaş ilan ederek İbrahim Paşa ile birlikte ordunun başında, 1532 yılında, yine bir sefere çıkar. Amacı Şarlken ve Ferdinand’ı meydana çekip onları imha etmek olan Sultan Süleyman yanına hiçbir muhasara topu almamıştır. Fakat tıpkı Viyana kuşatmasında olduğu gibi İbrahim Paşa ile ters düşen Sultan Süleyman bu sefer de onunla ters düşmüştür. İbrahim Paşa’ya göre bu hareket tüm Avrupa’nın birleşmesini sağlayabilirdi. Fazla oyalanmadan Viyana’nın tekrar kuşatılmasını istiyordu çünkü Şarlken’in karşılarına çıkmayacağını biliyordu. Sultan Süleyman bu sefer daha caydırıcı olmak için akıncılarını devreye sokmuştur. Akıncılar Regensburg’a kadar akınlar düzenlediler ve civardaki tüm bölgeleri yağmalayarak harap etmişlerdir. Almanya’nın iç kesimlerinde bulunan Hallenberg’ten Liechtenstein bölgesine kadar olan tüm bölgeleri de hedef alan akıncılar, Heilbad Heiligenstadt’a kadar gelip yağmalara ve tahribata devam ettiler. Kısacası neredeyse Almanya’nın yarısını ve birçok Alman prensliklerini yağmalayarak tahrip eden Osmanlılar, rakiplerini adeta mahvetmiştir.   Düşmandan en ufak bir yaşam belirtisi göremeyen Sultan Süleyman, Şarlken’e hakaretlere dolu bir mektup yazmıştır. Mektup şu şekildedir:

“Bu kadar zamandır erlik davasın eder, merdi meydanım dersin. Şimdiye değin kaç keredir ki üzerine geliyorum ve mülküne dilediğim gibi tasarruf ediyorum. Ne sende, ne karındaşında nam ve nişan yok. Size saltanat ve erlik davası haramdır. Askerlerinden, belki avradından da utanmaz mısın ki, belki avratta gayret var sende yoktur. Er isen meydana gelesin. Hak Teala Hazretlerinin takdiri ne ise o olur. Senin ile saltanatı Beç (Viyana) kapılarında görüşelim. Reaya fukarası dahi asude olsun. Yoksa meydanı aslanlardan boş buldukça tilki gibi fırsatla avlanmayı erlik sayma. Bu kere meydana gelmezsen kadınlar gibi yün ve çıkrık alıp padişahlık tacını almaya kalkmayasın. Erlik adını diline getirmeyesin.’’

Fakat Şarlken, Sultan Süleyman’ın bu hareketine de provoke olmamıştır. İbrahim Paşa haklı çıkmıştı. Gerçekten de Avrupa’da ilk kez Türklere karşı birlik ve beraberlik naraları atılıyordu. Türk tehdidi nedeniyle Akıncıların geri çekilmesinden sonra Regensburg Diyetin’de Katolik ve Protestan temsilcileri bir araya gelerek kilise tarafından Protestanlık, dini ve siyasi bir teşekkül olarak kabul edilmiştir. Yani yaklaşan Osmanlı tehdidine karşı Protestanlık, kilise tarafından resmen tanınmıştır. Bu olaydan sonra Avrupa’nın çoğu ülkelerinde Katoliklerin önderliğinde Türklere karşı teorik bir cephe alınmıştır. İspanya’dan, İtalya’dan, Belçika’dan, Bohemya’dan, Avusturya’dan ve nice Alman prensliklerinden askerler bir araya gelmiştir. Bu askerlerin sayısı 130 bin – 150 bin civarındaydı. Bundan daha kalabalık bir milis kuvveti de orduya katılmıştı ve böylece bu Hıristiyan ordunun sayısı 250-300 bin kişiyi bulmuştu. Fakat İmparator Şarlken’in emri kesindi. Osmanlıların karşısına kesinlikle çıkılmayacaktı.

Osmanlıların Caydırıcı Eylemleri Sonrası Başlayan Diplomatik Görüşmeler

20’den fazla kalenin alınması, tüm Avusturya’nın ve Almanya’nın yarısının Osmanlı Ordusu tarafından ezilmesi Avusturya’nın askeri ve ekonomik bakımından yıpranmasına yol açmıştı ve karşı konulamaz hale gelmişti. Artık daha fazla dayanamayan Avusturya Arşidükü Ferdinand, abisi Şarlken’in inatçı tavrından bıkmış ve Osmanlı’nın hegemonyasını kabul etmek üzere Osmanlı ile anlaşmak zorunda kalmıştır. Ortada kutuplaşmış iki taraf vardı. İki tarafın da başları olan İmparator Şarlken ve Sultan Süleyman geleneksel ve inatçı politikalarından asla vazgeçmiyorlardı. Fakat bu iki cephenin ikinci adamları, yani Arşidük Ferdinand ve Sadrazam İbrahim Paşa en nihayetinde efendilerinin bu geleneksel ve inatçı politikalarından bıkmışlardı.  Sultan Süleyman’da bunun farkındaydı. Sert gücün artık işe yaramadığı bu ortamda Osmanlı’nın dış politikası yumuşak güce doğru itiliyordu. Bu doğrultuda Sultan Süleyman tarafından sınırsız bir şekilde yetkilendirilen İbrahim Paşa, diplomatik süreci başlatarak Osmanlı İmparatorluğu’nun en zirve anını yaşatmak üzere kollarını sıvamıştı.

Osmanlı Ordusu 30.000 esirle İstanbul’a geri döndükten sonra Arşidük Ferdinand bir elçi göndermiştir. Bu elçi, Sultan Süleyman’a Guns kalesini teslim etmiş olan Jurischitz’in abisi olan Jerome de Zara’dır. İlk başta Sultan Süleyman tarafından çok soğuk karşılanan elçi daha sonra İbrahim Paşa’ya yönlendirilmiştir. Arşidük Ferdinand’ı temsil eden Jerome de Zara, İbrahim Paşa’nın huzuruna çıktığında barış istediğini dile getirmiş. Bunun üzerine İbrahim Paşa, Arşidük Ferdinand’ın Macaristan üzerindeki hak iddialarından vazgeçmesi gerektiğini ve bağlılığın bir sembolü olarak Estergon/Gran kalesinin anahtarlarını bir delil olarak göndermesi gerektiğini beyan etmiştir. Elçi memleketine geri dönerek Arşidük Ferdinand’a gereken hususları izah etmiştir. Bunun üzerine Arşidük Ferdinand Gran kalesinin anahtarlarını Hollandalı diplomat Cornelius Dupplicius de Schepper’e verir ve Jerome de Zara ile birlikte İstanbul’a doğru yola çıkarlar.

Elçi Cornelius de Schepper

Hollandalı diplomat çok kurnaz birisidir ve İbrahim Paşa’nın huzuruna çıkar çıkmaz barış görüşmelerine başlarlar. Toplamda 6 tane toplantı gerçekleşmiştir. Fakat bu toplantılar çok sert ve çetin bir şekilde geçmiştir. Her toplantının başlangıcında elçiler İbrahim Paşa’nın huzuruna gelir gelmez hiç kımıldamayarak yere oturup Paşa’nın eteğini öpüp ayakta durmuşlardır ve ancak İbrahim Paşa müsaade ettiğinde yerlerine geçebilmişlerdir. Şimdi Hammer von Purgstall’ın bu müzakereleri nasıl kaydetmiş ona bakacağız. Zira bu diplomatik görüşmeler esasında tüm olayları güzel bir şekilde yansıtmaktadır. Cornelius de Schepper söze başlayıp meramını şöyle ifade etti:

‘‘Kral Ferdinand, Macaristan’ın henüz kendi elinde bulunan kısmına temellük edebilmek üzere, sizin nasihatlarınıza müracaat etmek için bizi göndermiştir. Kral Ferdinand, kardeşi İmparator’u Padişah’ın dostluk hislerinden haberdar etmiştir. İmparator Şarl (Şarlken), Padişah’ı kendi kardeşi addeder ve hususi bir muahede yapılmağa hacet olmaksızın aşağıdaki şartlarla Ferdinand’ın sulhuna dâhil olmak ister: Macaristan Ferdinand’a ve Arcel adası ilk sahiplerine iade olunduğu takdirde Koron geri verilecektir; Koron ahalisi mallarıyla çekilebileceklerdir. Papa, Venedik, Fransa Kralı ile diğer bütün Hıristiyan hükümetlerinin sulhun menfaatlerinden istifade etmelerine müsaade olunacaktır.’’

İbrahim Paşa cevaben dedi ki:

‘’Gençliğimden beri Pâdişâh ile birlikte yaşadım; onun doğduğu hafta doğmuşum, Tahta çıktığı vakit, Macarlarla iyi komşuluk münasebeti tesis etmek ve babasının vefatından dolayı taziyet ve cülusundan dolayı tebrik almak maksadıyla Macaristan’a bir elçi gönderdi; lâkin onlar mektup götüren adamı tutup hapsettiler. İkinci bir çavuş yine, o memuriyete tayin olunmuşken, ihtimal ki büyük bir adam zannedildiği için oda o hâle uğradı. Bütün bu muameleler büyük padişahı oldukça gücendirmiştir. O zaman kendi elçilerine Macaristan Kralı tarafından gösterilen kötü muamelenin intikamını almak istedi. Hususiyle ki, Kral Lui’nin (Layoş) zevcesi, Şarlken’in hemşiresi idi. Lui, Padişah’a mukabeleye çıktı; ikisi de ellerinde kılıç, Macaristan tahtı üzerindeki müddeiyâtlarını (hak iddialarını) müdafaa ettiler. Kılıç, meseleyi halletti; hükümet hakkını bize verdi.. Ondan sonra Budin’i zabt ettik ve Macaristan bizim hakkımız oldu.’’

İbrahim Paşa, konuyu Şarlken’e getirerek şöyle devam etti:

‘’Bu sırada Şarl, İtalya’da Türker’i harb ile tehdit etmek ve Luter mezhebi (Protestanlık) taraftarlarını eski itikatlarına getirmekle meşgul idi. Almanya’ya geldi, hiçbir şeye muvaffak olamadı. Bir imparator için bir şeye başlayıp da bitirmemek ve söyleyip de hiçbir şey yapmamak lâyık değildir. Bir Rahipler Meclisi ilân etti, fakat toplamadı. Budin’i muhasara etti, alamadı; kardeşi Ferdinand ile Kral Jan (Zapolya) arasında tekrar sulhu sağlaması gerekirdi, buna da teşebbüs etmedi. Eğer bugün bir Ruhban Meclisi toplamak istemiş olsam, Luter’i bir tarafa, Papa’yı bir tarafa kor, kilisenin birliğini iade etmeğe kendilerini mecbur ederim. Ben ve Padişah bu suretle Şarlken’in yapması lâzım gelen şeyi yapmış oluruz. Macaristan Kralı yatağında can vermiş olsaydı, ihtimal ki Ferdinand’ın bir dereceye kadar veraset hakkı olabilirdi; lâkin muharebe meydanında öldüğü için krallığı bize aittir, çünkü kılıçlarımızla feth olunmuştur. Biz Macaristan’ı istilâ ettik. Münasip gördüğümüz kadar Macaristan’da kaldık ve bize mukavemet edecek kimseye tesadüf etmedik.’’

İbrahim Paşa sonrasında Cornelius de Schepper adlı elçiden İmparator Şarlken’in mektubunu istemiştir. Mektubu okuduktan sonra Şarlken’in kendi unvanlarını sayarken ‘Kudüs Kralı’ unvanını da eklediğini gören İbrahim Paşa, sinirlenerek şöyle demiştir:

“Bu mektup, ihtiyatlı ve mutedil bir hükümdar mektubu değildir. Şarlken, kendi unvanlarıyla beraber, kendisine ait olmayan birçok unvanları mağrurane bir şekilde sayıyor. Kendisine Kudüs Kralı demeğe nasıl cüret ediyor? Bu memleketin sahibinin büyük Şehenşah (Sultan Süleyman) olduğunu bilmiyor mu? Padişah’tan memleketlerini almak mı istiyor? Yoksa böyle yazmakla onu hafife aldığını mı göstermek istiyor? Ben işittim ki, Hıristiyan hükümdarları dilenci kıyafetinde Kudüs ziyareti yaparlarmış; Şarlken Kudüs’ü dilenci kıyafetinde görmekle, kendini oraya kral mı olacak sanıyor? Bundan sonra Kudüs’e girmeyi bütün Hıristiyanlar için menedeceğim!”

İbrahim Paşa, devam etti:

“Bundan başka, Şarlken Ferdinand ile benim efendimi aynı derecede tutuyor; kardeşini sevmekte hakkı vardır, lâkin bunun için büyük padişahı o kardeşine kıyas ederek kadrini tenzil etmesi lâzım gelmez. Benim efendimin arazi ve insan bakımından Ferdinand’dan daha kuvvetli ve daha zengin sancakbeyleri vardır. İmparator Şarlken öyle bir mektup yazmaktan utanması lâzım gelirdi. Lâkin Fransa Kralı’nın Macaristan seferi esnasında bize gönderdiği ve sadece Fransa Kralı diye imza ettiği mektup, bundan ne kadar farklı ve hakikaten krala yakışır surettedir! Bunun içindir ki haşmetli padişah da Fransa Kralı’na şeref vermek ve necâbette (asalette) ona rekabet etmek isteyerek unvanlarını hiç yazmadı ve çok sevdiği bir kardeşine yazar gibi yazdı; yine bunun içindir ki, Barbaros Fransa Kralı’na, büyük Padişah’a itaat eder gibi itaat etmek için emir aldı. Eğer Şarlken bizimle anlaşmayı arzu ederse, yalnız o vakit imparator olacaktır; zîrâ Fransa Kralına, İngiltere Kralına, Papa’ya, Protestanlara biz onu o sıfatla tanıttıracağız. Zanneder misin ki, Şarlken ile Papa’yı rapteden sevgi, Özellikle Papa Roma yağmasını ve esareti müddetinde uğradığı kötü muameleyi hatırlarsa, pek hakikidir? Ben onun resmî tacından gasp olunmuş bir elması 60.000 dukaya satın aldım. Bu elmas (parmağında bir yüzük göstererek), hapsedildiği zaman Fransa Kralı’nın elinde idi; sonradan bana geçmiştir. Fransa Kralı nasıl olur da Şarlken’i sever iddiasında bulunabilirsiniz?”

İbrahim, sözlerine son vermek üzere ilâve etti ki:

‘’İmparator’un münasebetsiz mektubunu, Padişah’a takdim etmeyeceğim. Eğer Şarlken bir sulh ahitnamesi akdini arzu ediyorsa, bir elçi göndermesi gerekir!’’

1533 İstanbul Antlaşması’nın İmzalanması

İbrahim Paşa, bir sonraki günde elçilerle anlaşmıştır. Fakat bu antlaşma sadece Ferdinand ile yapılmıştır ve Şarlken için geçerli olmamıştır. İbrahim Paşa, elçilere Sultan Süleyman’a ne söyleyeceklerine dair talimat vermişti. Elçiler ertesi gün Sultan Süleyman’ın huzuruna çıktıklarında, Sultan Süleyman’a şöyle demişlerdir:

‘‘Oğlun Kral Ferdinand senin malik olduğun şeyleri kendi malı gibi ve kendisinin malik olduğu şeyleri senin malın gibi addeder, çünkü senin oğlundur. Macaristan’ı kendine alıkoymuş olduğunu bilmiyordu; zîrâ bilmiş olsa bu memleketi muhafaza etmek için hiçbir vakit muharebe etmezdi. Lâkin mademki sen, yani onun pederi, memleketlerinin hudutları dâhilinde bulundurmak istiyorsun, sana mübarek olmasını ve sıhhat-ı tâmmeni temenni eder. Çünkü senin -ki onun pederisin- bu krallığı ve daha diğerlerini tekrar elde etmesi için yardımcı olacağından da şüphe etmez.’’

Sultan Süleyman, bu sözlere cevaben Ferdinand’ın artık Osmanlı İmparatorluğu’nun kendi babasının mülkü sayabileceğinden ve kendisinin de Avusturya’yı artık kendi toprağı bildiğinden bahsetmiş ve Avusturya devletine daimî bir barış sunduğunu ve bu barışın Avusturya tarafından ihlâl edilmedikçe geçerli olacağını söylemiştir. Ondan sonra da İbrahim Paşa’nın, ‘biraderi Ferdinand’ı bütün düşmanlarına karşı daima himâye edeceğini dile getirmiş ve görüşmelere nihayet son vermiştir.

Böylece elçiler yola gelmiş ve barışın sağlanması için bir adım kalmıştı. İbrahim Paşa kendi barış şartlarını şöyle sıralamıştır:

  • Avusturya Arşidükü protokol bakımından Osmanlı sadrazamına denk olacak.
  • Arşidük Ferdinand, Zapolya’nın Macar kralı olmasını kabul edecek.
  • Avusturya yılda 30.000 duka altın vermeyi kabul edecek.
  • Ayriyeten Ferdinand Sadrazam İbrahim Paşa’ya ağabeyim, Sultan Süleyman’a ise pederim diye hitap edecek.
  • Macaristan ikiye ayrılacak. Birinci kısım Osmanlı Devleti’nin korumasında Zapolya’ya, ikinci kısmı vergi vermek şartı ile Ferdinand’a bırakılacak.

İbrahim Paşa 1533 İstanbul Antlaşması’nı karşı tarafa kabul ettirerek tarihi bir an yaşatmış oluyordu. Osmanlı İmparatorluğu böylelikle gücünün doruğundaydı artık. Antlaşma ile birlikte Macaristan ikiye bölünüyor, bir kısmı Sultan Süleyman’ın büyüklüğünü kabul etmek ve vergi vermek şartı ile Avusturya Arşidükü Ferdinand’a, diğer kısmı ise Osmanlı’nın hegemonyasını kabul etmiş ve Sultan Süleyman tarafından makul görülmüş Macar Kralı Zapolya’ya bırakılmıştır. Bir diğer madde ise daha çarpıcıdır ve Avrupa tarihinde eşi benzeri ender görülen bir seviyededir. Avusturya Arşidükü Ferdinand, Osmanlı Sadrazamı İbrahim Paşa ile eşit derecede kabul edilmiştir. Buna ek olarak teamüller gereği Arşidük Ferdinand, Sultan Süleyman’a ‘’atam, babam’’ diye hitap edecek, dengi İbrahim Paşa’ya ise ‘’ağabeyim, biraderim’’ diye hitap edecek ve üstelik İbrahim Paşa, Divan-ı Hümayun’da Arşidük Ferdinand’ı temsil etme hakkına sahip olacaktı. Böylelikle İbrahim Paşa, Avrupa siyasetine yön vereceği gibi Sultan Süleyman’da tüm unvanların üstünde bir yere sahip olacaktı. Yani Osmanlı’nın ikinci adamı, Avrupa’da siyasal olarak bir kral statüsündeydi. Zira arşidük unvanı krallık unvanı ile eş derecedeydi. Aynı zamanda Avrupa’daki krallık unvanına eş olan tüm makamlar da Osmanlı’nın sadrazamlık makamına eşit sayılacaktı. Bu da Sultan Süleyman’ın ‘’Avrupa İmparatoru, Doğu ve Batı’nın Hakanı, Cihanın Şahı’’ idealine götürüyordu. Böylece Osmanlı’nın dış politikadaki konumu artık en üst seviyeye tırmanmıştı. Sultan Süleyman öyle ya da böyle amacına ulaşmıştı. Artık Osmanlı’nın dış politikası doğuya doğru yön değiştirmişti.

Batıda Üstünlük Kuruldu, Sırada Doğu Var

Yazımızın birinci bölümünde de bildirdiğimiz üzere Sultan Süleyman tahta çıkar çıkmaz dış politik hedefini batı olarak seçmesi için doğu ile pozitif ilişkiler kurmuştu. Fakat Sultan Süleyman her ne kadar Avrupa’daki Protestanları Katoliklere karşı desteklediyse aynı tehlike ile kendi topraklarında maruz kaldı. Yani Safevi Devleti’nin Anadolu’da yaydığı Şii endeksli propagandası.

Şah İsmail 1524’te hayatını kaybedince yerini oğlu Şah Tahmasb doldurmuştu. Şah Tahmasb babasının yolundan devam etmek sureti ile Anadolu’ya Şii halifeler gönderip halkı merkezi otoriteye karşı kışkırtmaya devam etmişti.  Safevi Devleti’ne savaş açılmasının sebebi altında cereyan etmiş üç önemli hadise vardır. Bunlardan ilki Osmanlı ordusunun Viyana kuşatmasında olduğu döneme tekabül etmektedir. Bağdat’ı Osmanlı adına ele geçiren Zülfikar Bey, Şah Tahmasb’ın ordusu ile karşılaşmıştı ve Şah Tahmasb Osmanlı ordusunun Batı’da oluşundan istifade ederek Bağdat’ı ilhak etmişti. Diğer önemli olay ise Şah Tahmasb’ın Osmanlı’ya bağlı olan bir uç bölgenin kendi himayesine almasıydı. Son etkense İbrahim Paşa’nın Mısır’da iken gerçekleşen önemli bir olaydır; Portekiz İmparatorluğu Hindistan Genel Valisi’nin Safevi Şahı’na göndermiş olduğu elçilik konseyinin bir üyesi olan Antonio Tenreiro’nun Diyar-ı Bekir (Diyarbakır)’de yakalanmasıdır. İbrahim Paşa, bu elçiyi sorguladığında bir Safevi–Portekiz-Habsburg ittifakını deşifre etmişti. Sonuçta İbrahim Paşa, Hint Okyanusu’nda artan Portekiz saldırılarının ve Safevi Devleti’nin doğuda vur kaç şeklindeki taciz saldırılarının organize edilmiş bir olaylar silsilesinin olduğunu idrak etmişti.

İşte tam bu dönemde de, Osmanlı ordusu Viyana’yı kuşatırken, Osmanlı Ordusu’nun Viyana’da oluşundan istifade eden Safevi Devleti, Portekizliler ile koordineli ve sistematik bir şekilde anlaşarak Osmanlı’nın doğu hudutlarını ihlal edip savaş sebebini beraberinde getiren olaylara imza atmışlardı. Sultan Süleyman gerek dedesi Sultan Bayezid gerekse babası Sultan Selim dönemlerinde zuhur eden ve Anadolu’yu isyanlarla karıştan Şiiliğe karşı kesin tedbirler almayı hedefliyordu. Böylelikle Sultan Süleyman Osmanlı tarihinin en uzun süren seferi olan İrakeyn Seferi’ne karar kılmıştı.

Sultan Süleyman İbrahim Paşa’yı önden göndermiştir. İbrahim Paşa Osmanlı Ordusu’nu 8-9 aya yakın tek başına Safevilere karşı idare etmiştir. İbrahim Paşa henüz İstanbul’da iken Sultan Süleyman ile istişare sonucu plan gereğince ana hedefin Bağdat olduğunu bildiği halde sefer esnasında kararını değiştirerek Tebriz’in üzerine varır ve Tebriz’i savaşmadan almıştır. Fakat Tebriz’e varana kadar Osmanlı ordusu, yorgunluktan neredeyse isyan edecekti.  İbrahim Paşa, Azerbaycan Valisi Ulama Han’ın tesiri altına girerek yanlış kararlar vermeye başlamıştır. İbrahim Paşa ve yardımcısı İskender Çelebi arasında bir rekabet başlamış ve İskender Çelebi’nin safında bulunan Ulama Han, İbrahim Paşa’ya bilerek stratejik hatalar yaptırıp binlerce keşif ve öncü kuvvetlerini ölüme göndermiştir. Akabinde Tebriz’e gidilmelidir telkininde bulunarak İbrahim Paşa’yı adeta kandırmıştır. Şah Tahmasb İbrahim Paşa’nın ordusu ile her çarpışabilirdi. İbrahim Paşa, Sultan Süleyman’a bir mektup göndererek bilgilerini arz ediyor ve de artık zamanının geldiğini ve yola çıkması gerektiğini beyan ediyordu. Zira askerlerin içerisinde huzursuz olan kimseler mevcuttu. Peçevi tarihinde şu ifadeler geçer:

“Askerler kendi aralarında konuşup, “Şah’a Şah gerekir, Şah gelirse onunla kim mücadele eder ve Asker-i İslam’ın hali ne olur ?” diyerek korku ve paniğe kapıldılar. Tedbir sahibi olan Sadrazam da Padişah’a elçi gönderip haberleri ona iletir”

Bu karar değişikliğinden hoşlanmayarak kontrolü eline alan Sultan Süleyman, ordusuyla birlikte İbrahim Paşa’nın ordusu ile buluşarak Bağdat’a yürümüştür. Havaların soğuması, kar yağışlarının başlaması ve erzak azlığının başlaması üzerine Osmanlı ordusu Bağdat’a yönelmişti. Bağdat’a yöneltilen yolculuk çok zorluydu. Yük hayvanları telef oluyordu, toplar yağmurdan büyük zarar görüyordu. Bazı zarar gören toplarsa yolda bırakılıp gömülüyordu.

Böylece Basra Körfezi’ne kadar uzanan tüm bölgeyi ele geçirmiştir. Şah Tahmasp, Sultan Süleyman’ın karşısına çıkma cüretinde bulunmayıp İran’ın iç kesimlerine kaçmıştır. Bu kovalamadan çok zarar gören Osmanlı Ordusu ise seferi tamamlayıp İstanbul’a geri dönmüştür.

1533-1538 Yılları Arası

İbrahim Paşa seferden döner dönmez 1535 yılında Fransa ile bir antlaşma imzalar. Antlaşmanın ekonomik, askeri ve siyasi boyutları vardır. Ekonomik boyutu Fransa’ya verilen kapitülasyonlardır. Askeri ve siyasi boyutları ise İtalya’nın işgali idi. İbrahim Paşa, Fransa Kralı Fransuva ile anlaşıp Şarlken’e kesin bir darbe indirmek üzere idiler. Böylelikle Sultan Süleyman’ın Kızılelma siyasetine ramak kalmıştı. Roma’nın fethi için hazırlıklar başlamıştı. Plan gereği Osmanlı donanması Fransız donanması ile birlikte denizden Barbaros Hayrettin Paşa önderliğinde tüm Akdeniz’i kontrol edip İtalya yarım adasını hapsedecek iken Osmanlı ordusu da Pugglia bölgesi denilen İtalya’nın güneyinden, Fransa ise Lombardiya ve Savoy olmak üzere İtalya’nın kuzeyinden harekete geçecekti. Fakat İbrahim Paşa’nın 14-15 Mayıs 1536’daki beklenilmeyen infazı tüm planı tehlikeye sokmuştu. İrakeyn seferindeki başarısızlıkları yüzünden İbrahim Paşa’yı infaz eden Sultan Süleyman, gerçekten de çok kötü bir zamanlamaya imza atmıştı.

İbrahim Paşa’nın ölümü Venedik-Osmanlı arasındaki pozitif münasebetine de son vermiştir. Zira Venedik–Osmanlı ilişkilerini yürüten İbrahim Paşa’ydı. Osmanlı ile olan ilişkilerini bitiren Venedik Cumhuriyeti Sultan Süleyman’ı sinirlendirmişti. Sultan Süleyman böylelikle Venedik’i cezalandırmak sureti ile Arnavutluk ve Yunanistan kıyılarındaki Venedik kalelerini zapt etti. Barbaros Hayrettin Paşa ayrıca Akdeniz’deki Venedik kalelerini almıştı.

İbrahim Paşa’nın Ölümünden Sonra Başarısız İki Sefer

Sultan Süleyman, İbrahim Paşa’nın ölümü sonrasında yeni sadrazam olarak Ayas Mehmet Paşa’yı ilan etmiştir ve ordunun başına onu getirmiştir. Fakat Fransa’nın yeni sadrazam ile anlaşamaması ve Fransa’nın Kutsal Roma İmparatorluğu ile Papa aracılığı ile barışa varmaları Osmanlı’yı yalnız bıraktı. 1537 senesinde denizden Barbaros, karadansa Sultan Süleyman yeni Sadrazam Ayas Mehmet Paşa ile birlikte Korfu Adası’nı kuşatmıştır. Fakat kaleyi almak mümkün değildir. Osmanlı İmparatorluğu böylelikle 1402 Ankara Savaşı’ndan beri ilk yenilgi yüzünü almıştır. Üstelik Hint Okyanusu’nda, zamanında İbrahim Paşa’nın planı olan Hindistan Seferi, 1538’de Mısır Valisi Süleyman Paşa tarafından gerçekleşmiştir ve bu savaş, Giu’da Portekizlilere karşı kaybedilmiştir. İbrahim Paşa’nın 1536’daki ölümünden sonra Osmanlı İmparatorluğu bir gerileme yaşamıştır. Zira 1537’de İtalya’da kaybeden Osmanlı 1 sene sonra 1538’de Hindistan’da başka bir mağlubiyet ile karşı karşıya kalmıştır.

Son

Yazımızın birinci bölümünden de hatırladığınız üzere, İbrahim Paşa 1523’te sadrazamlığa terfi edildiğinde Osmanlı’nın Kızıl Denizi’nde kullanıma hazır bir filosu bulunmamaktaydı, Hint Okyanusu’ndaki koşullar hakkında bilgi sahibi değildi ve Mısır’ın kontrolünü neredeyse kaybetmişti. Fakat 1536 yılına gelindiğinde koşullar neredeyse tanınmamak suretiyle son derece çarpıcı bir şekilde pozitif anlamda dönüştürülmüştür. Hint Okyanusu’ndaki Müslüman güçler ile pozitif irtibatlar kurulup diplomatik bağlar kurulmuş, batıda Ferdinand’a boyun eğdirilirmiş, Portekizliler İbrahim Paşa’nın ölümüne kadar durdurulmuştur ve Osmanlı ordusu tüm savaşları kazanmıştır. Fakat İbrahim Paşa’nın ölümünden sadece iki sene içerisinde 2 sefer olmuş, ikisi de başarısızlıkla sonuçlanmıştır.

Sonuç olarak, İbrahim Paşa’nın ölümü Osmanlı’yı bir hayli negatif anlamda etkilemiştir. Yaşamaya devam etseydi, dönemin güçlü bir devleti olan Portekiz Krallığı’na karşı deniz taarruzunu yapmaya devam edecekti ki, 1536 yılına kadar yaptığı eylemler sadece zemin hazırlamaya yönelikti. Ferdinand’a boyun eğdirmiş ve Roma’yı Sultan Süleyman ile birlikte fethedecekti. Ölümü ile birlikte Osmanlı’nın dış politikası da değişikliklere maruz kalmıştır. Venedik ile 3 yıl sürecek olan savaşa girilmiştir ve Avrupa’da yeni bir savaş cephesi açılmıştır. Osmanlı bu savaşı her ne kadar yendiyse de ileriki yıllarda ekonomik olarak güçlü bir ortağı kaybetmiş olacaktı. Artık Avrupalı güçler coğrafi keşiflere tamamen katılıp Osmanlı’ya en büyük darbelerini indirecekti. Osmanlı limanları böylece müşteri kaybedecekti ve Hint Okyanusu’nda tesis edilen yeni ticaret yollarına erişemeyecekti. Osmanlı bu duruma el atmak için Piri Reis önderliğinde, Hint coğrafyasında bazı askeri teşebbüslerde bulunsa da bu sorunları çözememiştir. Birçok Osmanlı yetkilileri İbrahim Paşa’nın ölümünden sonra devletin zayıfladığı kanaatindeydi. Bu durum Sokullu Mehmet Paşa dönemine kadar devam edecekti. Pargalı’nın ölümünden Sokullu dönemine kadar, yani 29-30 yıllık bir zaman diliminde Osmanlı’nın 6 tane sadrazamı değişmişti. Hepsi de İbrahim Paşa kadar etkili olamamışlardı. İbrahim Paşa’nın öldürülmesiyle duraklama kısmen başlamıştı. Osmanlı, 30 yıl sonra gelecek olan Sokullu Paşa ile biraz daha idare edecekti. Ancak Sokullu Mehmet Paşa’nın ölümünden sonra da büyük zorluklar yaşanmıştı. Tabi bu 29-30 yıllık süreçte, yani İbrahim Paşa’nın ölümünden Sokullu Mehmet Paşa’nın Sadrazamlığına kadar süren bu 29-30 senelik süreçteki 6 sadrazamlarının işe dişe dokunur bir faydası olmayacaktı. Tam tersine zararları bile olacaktı. Bu paşalar da kronolojik olarak Ayas Mehmed Paşa, Damat Çelebi Lütfi Paşa, Hadım Süleyman Paşa, Damat Rüstem Paşa, Kara Ahmet Paşa ve Semiz Ali Paşa şeklindedir. Şu bilgiyi vermekte de fayda var. Pargalı İbrahim Paşa ve Sokullu Mehmet Paşa gibi Osmanlı’nın en kıymetli sadrazamlarının ikisi de kendi ölümlerine dek ayrı ayrı 14-15 sene gibi uzun bir dönem sadrazamlık yaparken, bu ikisi isim arasındaki 6 sadrazam toplamda ancak 29-30 sene görevde durmuşlardır. Bu da bir istikrarsızlığın göstergesidir. Yazılacak son bir cümle varsa o da şöyledir: ‘Sultan Süleyman’ın ilk yılları, Sultan Süleyman’ın İbrahim Paşa ile olan ortaklığı sayesinde parlamıştır ve 1536 yılından sonra bu parlaklık, Sultan Süleyman ile İbrahim Paşa’nın ortalıklarının yıkılmasıyla sona ermiştir.’

KAYNAK

Boom, Henk (2010), De Grote Turk: in voetsporen van Suleyman de Prachtlievende, Athenaeum

Casale, Giancarlo (2010), The Ottoman Age of Exploration, Oxford University Press

Celalzade Mustafa Çelebi (1552-1557), Tabakat ül-Memalik ve Deracat ül-Mesalik

Çınarcı, Mehmet Nuri (2015), Söz meydanında iki hükümdar: Kanuni Sultan Süleyman ve Şah Tahmasb’ın Müşaresi, Tarih Okulu Dergisi, yıl 8, sayı xxııı

Danişmend, İsmail Hami (1971), İzahlı Osmanlı Tarihi Kronolojisi. Türkiye Yayınevi

Goodrich, Samantha (2017), Emperor Charles V and Sultan Süleyman I: A Comparative Analysis, University of New Mexico

Jenkins, Hester Donaldson (1911), İbrahim Pasha, Grant Vizir of Suleiman the Magnificent, Longmans, Green & CO

Kunt, Metin-Woodhead, Christine (2014), Suleyman the Magnificent and His Age: The Ottoman Empire in the Early Modern, Taylor and Francis

Latifi (haz. Ahmet Sevgi) (1986), Enisü’l Fusaha ve Evsaf-ı İbrahim Paşa, Selçuk Üniversitesi Yayınları

Matrakçı Nasuh Efendi (1480-1564), Süleymannâme

Norwich, John Julius (2017), Four Princes: Henry VIII, Francis I, Charles V, Suleiman the Magnificent and the Obsessions that Forged Modern Europe, Atlantic Monthly Press

Petritsch, Ernst (1991), Regesten der Osmanischen Dokumente im Österreichischen Staatsarchiv (1480-1574), Wien

Purgstall, Joseph von Hammer (1828), Gestischte des Osmanischen Reiches. Grossentheils aus bisher unbenützen Handschriften unda Archiven

Uzunçarşılı, İsmail Hakkı (1983), Osmanlı Tarihi. Cilt 2, Türk Tarih Kurumu Yayınları

E-BÜLTENE ABONE OLUN

Stratejik Ortak yazarlarının makalesi ve haritalar ücretsiz e-postanıza gelsin.

Abone oldunuz, teşekkürler.

Bir şeyler yanlış oldu. Lütfen daha sonra tekrar deneyin.

E-BÜLTENE ABONE OLUN

Stratejik Ortak yazarlarının makalesi ve haritalar ücretsiz e-postanıza gelsin.

Abone oldunuz, teşekkürler.

Bir şeyler yanlış oldu. Lütfen daha sonra tekrar deneyin.

Abone Ol
Bildir
guest
2 Yorum
En Yeniler
Eskiler Beğenilenler
Inline Feedbacks
View all comments
Burak

Gerçekten anlatım diliniz muhteşem kitap okur gibi iki bölümüde bir solukta okudum adeta tarihi yaşadım lütfen devam edilsin başarılar

Muhammed Emin Ayverdi

Teşekkür ediyorum. Sağ olunuz var olunuz 🙂