BAE’nin Karanlık Dış Politikasının Altında Yatan Nedenler

Tunus’tan başlayarak Arap dünyasının tamamına yayılan ve ‘Arap Baharı’ olarak adlandırılan süreç, Orta Doğu ve Kuzey Afrika’da ekonomik, sosyal ve siyasi birçok gündemin baştan aşağı değişmesine neden olmuştur. Değişen gündemlerin arasında, Birleşik Arap Emirlikleri’nin bölgede agresifleşen dış politikası ve bölgesel bir aktöre dönüşme çabası ise özellikle dikkat çekmektedir.

İşte bu noktada, 2004 yılından bu yana ülkenin veliaht prensi olan Muhammed bin Zayed’in (Kısaca MbZ) politikalarının incelenmesi önem arz etmektedir. Zira uzunca bir süredir ülkenin de facto yöneticisi olan MbZ, yönettiği küçük körfez ülkesinin belirleyici ve güçlü bir Orta Doğu aktörüne dönüşmesi için yoğun çaba sarf etmektedir. Nitekim bu yazıda da, BAE’nin agresif dış politikasının ana eksenleri ve Muhammed bin Zayed’in politikaları ele alınacaktır.

Muhammed bin Zayed’in BAE ve Dünya Siyasetindeki Rolü

1961 doğumlu olan MbZ, 2004 yılında BAE’nin veliaht prensi olmuştur. BAE Devlet Başkanı Halife bin Zayed’in 2014 yılındaki hastalığından sonra ülkenin yönetiminde ipleri iyice eline alan MbZ, 2019 yılında New York Times tarafından ‘En Güçlü Arap Lider’ olarak belirlenmiştir. 2020 yılının başlarında ise aynı gazete MbZ’yi ‘Dünya’daki En Güçlü Liderlerden Biri’ olarak nitelendirmiştir.

Muhammed Bin Zayed El Nahyan, BAE Veliaht Prensi

Bu zamana kadar MbZ’nin çocukluğuna ve özel yaşamına ilişkin çok bilgi yansıtılmasa da, İngiltere ordusunda eğitim alındığı bilinmekteydi. 9 Ocak 2020’de yine New York Times gazetesinde yayınlanan ‘Mohammed Bin Zayed’s Dark Vision of The Middle East’s Future – MbZ’nin Orta Doğu’nun Geleceğine İlişkin Karanlık Vizyonu’ başlıklı  yazıyla birlikte MbZ’nin geçmişine dair daha fazla bilgi sahibi olmak mümkün hale gelmektedir.  Buna göre, MbZ’nin Rabat’ta bulunduğu yıllarda kendisine kraliyet ailesi mensubu gibi davranılması istemeyen babası, pasaportunun başka bir soyadıyla düzenlenmesini sağladığı iddia edilmektedir. Hatta MbZ’nin Rabat’ta bulunduğu zamanlarda yerel bir lokantada garson olarak çalıştığı da ifade edilmektedir.

Foto 2: MbZ BAE Ordusu’nda görev yaparken ABD Savunma Bakanı’nı karşılıyor. (Kaynak: Vikipedi 1997)

MbZ’nin gençliğine ilişkin bir başka ilgi çekici nokta ise, babası tarafından MbZ’nin eğitiminden sorumlu olarak görevlendirilen İzzettin İbrahim isimli kişinin bir Müslüman Kardeşler üyesi olmasıdır. Bin Zayed’in, İzzettin İbrahim tarafından verilen öğretinin geri tepmesi ve Müslüman Kardeşler’in kendilerine ait bir ajandası olduğuna inanması nedeniyle 1970’ler ve 1980’lerde üyesi olduğu bu gruptan sonraları uzaklaştığı yine yazı kapsamında ifade edilmektedir.

BAE’yi meydana getiren yedi emirlik arasında Dubai ile birlikte en çok öne çıkan iki emirlikten biri olan Abu Dabi’nin şeyhi olan bin Zayed, 2008 ekonomik krizinden sonra ekonomik gücü kırılan Dubai Emirliği’nin ülkenin iç siyasetindeki dengeleyici rolünü kaybetmesinden sonra iyiden iyiye etkisini artırmış ve yapmak istediklerini rahatlıkla yapar hale gelmiştir.

Forbes Dergisi ise geçtiğimiz günlerde yayımladığı makalede MbZ hakkında oldukça ilgi çekici ifadeler kullanmıştır. “İslami radikallik ile mücadele adı altında ülkesinin askeri ve finansal kaynaklarını bölgedeki demokratik eğilimli yapıları yıkmak için kullanan bir diktatördür.” ifadelerinin kullanıldığı makalede, MbZ’nin bölgedeki istikrarsızlığın çözümüne katkı sunmadığı hatta sorunun kendisi olduğu belirtilmiştir. MbZ’nin Mısır’daki darbede rol aldığı ve Libya’da BM destekli Ulusal Mutabakat Hükümeti’nin karşısında yer alan Hafter’i desteklediğine ilişkin bilgiler de makalede yer almıştır. MbZ’nin Obama yönetimi tarafından ‘tehlikeli ve dürüst olmayan biri’ olarak tanımlanmasına karşın, Trump yönetiminin MbZ’ye müsamaha gösterdiği de makalede yer alan önemli detaylardandır.

New York Times gazetesinde yayımlanan bir başka yazıda ise MbZ’nin Amerika Birleşik Devletleri’nin liderliğini izleyerek BAE’nin gücünü genişlettiği, ancak artık kendi ajandasını uygulamaya geçtiği ve ABD Başkanı Trump’ın ise artık MbZ’yi takip ettiği belirtildikten sonra MbZ’nin bölgede Suudi Veliaht Prensi bin Salman’dan (MbS) daha etkili olduğu belirtilmiştir.

Muhammed Bin Zayed El Nahyan ve Trump. (2017)

Bin Zayed’in BAE’si, ABD’nin yanı sıra Rusya’yla da yakın işbirliği içerisinde çalışmaktadır. Nitekim BAE, Uluslararası Uzay İstasyonu’na ilk Arap astronotları yollarken Rusya’dan yardım almıştır. Rusya Devlet Başkanı Putin 2019 başlarındaki BAE ziyaretinde ise MbZ’den ‘kadim dost’ olarak bahsetmiş ve MbZ’nin ‘Rusya’nın büyük dostu’ olduğunu belirtmiştir.

Sonuç olarak, bin Zayed BAE’nin doğal kaynaklardan elde ettiği ekonomik gücü kullanarak bölgedeki etkisini günden güne artırmakta ve karanlık vizyonunu devam ettirmektedir.

Arap Baharı Sonrası BAE’nin Dış Politika’daki Ekseni

Arap Baharı’yla beraber otoriter rejimlerin yıkılma eğilimine girmesi ve halkın talepleri doğrultusunda yeni yönetimlerin kurulması ve seçimlerin gerçekleştirilmesi, BAE ve Suudi Arabistan gibi monarşileri oldukça rahatsız etmiştir. Zira özellikle Mısır’da halkın talepleri doğrultusunda alternatif bir yönetim modelinin ortaya çıkmasının doğuracağı dalganın Basra körfezinin Arap yarımadası tarafında kalan kıyılarına tsunami olarak vurması kaçınılmazdı. Nitekim BAE, barındırdığı yedi farklı emirliğin refah seviyesinin birbirinden farklı olması ve ülke yönetiminde Abu Dabi ve Dubai yönetimlerinin öne çıkması nedeniyle, zaten kırılgan hale gelmiş bir toplum yapısını barındırmaktaydı.

Birleşik Arap Emirlikleri siyasi haritası

Ayrıca Arap Baharı’ndan sonra Müslüman Kardeşler hareketinin ve bağlantılı hareketlerin coğrafyada iktidara gelmesi BAE’nin asla kabul edemeyeceği bir olguydu. Zira Körfez’deki rakibi Katar’ın da desteklediği bu hareketler, bölgede Türkiye’yi örnek alarak demokratik yönetimler kurma eğilimine girmişlerdi. Bu durum, hem Türkiye’nin nüfuz alanını genişletmekte hem de Katar’ın bölgedeki etkisini artırmaktaydı.

Bunlarla beraber BAE’nin okumuş ve dindar kesiminin Müslüman Kardeşler’e duyduğu sempati, Müslüman Kardeşler hareketiyle bağlantılı olan Islah Hareketi’nin BAE devlet yönetiminden 1990’lı yıllardan itibaren uzaklaştırılması ve Dubai, Re’su’l Hayme ve Fuceyre emirliklerinin Müslüman Kardeşler’e halen devam eden desteği MbZ’nin tedirginliğini artıran diğer önemli faktörlerdi.

Tüm bu olguların yarattığı tedirginliği aşmak için iç siyasette daha düşük refah seviyesinde yaşayan halka milyonlarca dolar aktaran ve Müslüman Kardeşler’le bağlantılı gördüğü muhalif isimlere baskı kuran BAE, dış siyasette ise tarafsız devlet olma idealini iyice terk etmiş ve saldırgan bir dış politika izlemeye başlamıştır.

BAE’nin izlediği dış politikanın temelinde İslami hareketleri terör örgütü ilan ederek bölgede yalnızlaştırmak yatmaktadır. Müslüman Kardeşler örgütünün Mısır’daki etkisinin kırılması için Darbeci Sisi’ye milyonlarca dolar kaynak akıtan ve darbeyi destekleyen BAE, otoriter istikrar modeli üzerinde durmaktadır. Demokratik seçimlerin İslamcı hareketlerin başa gelmesine neden olduğunu ve bu nedenle Arap dünyasında seçim olmaması gerektiğini savunan BAE, Tunus’tan Filistin’e Mısır’dan Yemen’e otoriter rejimleri desteklemeye devam etmektedir.

Arap Baharı’ndan sonra karşı-devrim hareketlerinin merkez üssü haline gelen BAE, ekonomik gücüyle bu ülkelerdeki halk hareketlerinin aleyhine propagandalarını sürdürürken, Libya gibi bazı ülkelerde ise seçilmiş rejimlere karşı hareket eden illegal gruplara aktif askeri destek vermekten de çekinmemektedir. Ülkenin konumunu seküler Arap milliyetçiliğine kaydıran BAE, Türkiye’yi de İslamcı örgütlere destek vermekle itham etmektedir. Bu süreçte, Suudi Arabistan’ın resmi dini anlayışı olan Vehhabilikten uzaklaşması ve ılımlı İslam’a yönelik reformları gerçekleştirmesinin arkasında da BAE yer almaktadır.

Kendisini ılımlı İslam’ın temsilcisi olarak gösteren ve İslamcı anlayışın alternatifinin kendisi olduğunu savunan BAE, bu bağlamda Hristiyan Dünyası’nın Manevi lideri Papa’yı da BAE’de ağırlamıştır. Bu ziyarette Ezher Üniversitesi Başkanı’nın Papa’yı havalimanında kucaklayarak karşılaması, ziyaret boyunca yanından ayrılmaması, Papa’nın 120 bin Hristiyana ayin yaptırması ve tüm bu organizasyonlara yeni kurulmuş ‘Müslüman Hükema Konseyi’ isimli BAE merkezli yapının ev sahipliği yapması ziyaretin ardından çokça tartışılan detaylar olmuştur. Ziyaret sırasında Ezher Üniversitesi Başkanı ve Papa tarafından verilen mesajlarda ise ‘dinler arası diyalog’ önemli bir yer edinmiştir.

BAE, siyasi ve dini açıdan olarak üstlenmeye çalıştığı bu rolün yanı sıra askeri ve ekonomik amaçlarıyla da bölgede ‘büyük’ oynamaya çalışmaktadır. Dünya petrol rezervlerinin yüzde %10’una sahip olan ve yedinci en büyük petrol ihracatçısı olan BAE, sahip olduğu doğal kaynakların dışarıya arzını garanti altına almak için enerji yollarını kontrol altında tutmaya çalışmaktadır. Bu doğrultuda Basra Körfezinden Kızıldeniz’e uzanan deniz yolunda pek çok askeri üsse ve limana sahiptir. Kızıldeniz’den Akdeniz’e açılan bu lojistik hattın Akdeniz tarafında ise Kıbrıs’ın Limassol limanı ve Libya’nın Bingazi limanları yer almaktadır.

Dış politikadaki amaçlarını yerine getirmek için sinsi bir şekilde hareket eden BAE, Suudi Arabistan’ı önde tutup arka planda ajandasını yürütmekle övünmekten de çekinmemektedir. Amaçlarına ulaşmak için önemli devletlerle işbirliği ve ittifaklar kuran BAE, kendi lehine lobi yapılması için Amerikan lobi şirketlerine yüksek miktarlarda ödemeler yapmaktadır. Batıdaki emekli generallerden ordunun modernizasyonu çalışmalarında destek alan BAE, silah ithalatında ise Dünya’da üçüncü sırada yer almaktadır. Uluslar arası ilişkilerde ‘Bin Dahlan’ gibi sicili kabarık teröristlerin danışmanlığından faydalanan BAE yönetimi, Suriye’de Türkiye’ye karşı PKK/YPG terör örgütüne maddi destek sağlamaktan da çekinmemektedir.

Amaçları doğrultusunda İsrail’le de ittifak kurmaktan kaçınmayan BAE, ABD’nin Ortadoğu barış planına da en önden destek vermektedir. Gerek Afrika’da gerek Orta Doğu’da gelişmekte olan ülkeleri yatırım ve anlaşmalar gibi ekonomik gündemlerle elinde tutmaya çalışan BAE, bu ülkelerin dış politikalarını kendi yörüngesine getirmek için zaman zaman ekonomik baskı kurmaktadır. Ülkenin servetini önemli medya kuruluşlarına, üniversitelere, düşünce kuruluşlarına sponsor olmak için de kullanan BAE, Batı ülkelerinde futbol kulüpleri gibi gözde alanlara yatırım yaparak Batılıların gözüne sempatik gözükmeye çalışmaktadır.

  Avrupa'nın Enerji Arz Güvenliği: Doğu Akdeniz'deki Keşifler

Türkiye’ye Karşı Girdiği Vekalet Savaşı ve BAE’nin Türkiye ile İlişkileri

BAE, Amerika Birleşik Devletleri’nin bölgeden çekilmeye yönelik stratejisiyle beraber bölgede ortaya çıkacak olan boşluğu doldurmak ve ABD’nin ileri karakolluğunu yapabilmek adına Türkiye ile vekalet savaşına girişmiştir.

Özellikle Arap Baharı’nın ilk başlardaki seyri, Körfez ülkelerinin çoğunu telaşlandırmış, bunun sonucu olarak Müslüman Kardeşler Hareketini destekleyen ve darbeye karşı duran Türkiye’nin konumu bu ülkeleri rahatsız etmiştir. 2017 yılında patlak veren Körfez Krizi’nde ise Türkiye; BAE, Suudi Arabistan, Bahreyn, Yemen ve Mısır’ın Katar’ı kara, deniz ve havadan abluka altına alma gayretlerine karşı durmuştur. Söz konusu kriz, bölgede tarafları iyice netleştirmiştir.

Körfez Krizi’ndeki Taraflar

Körfez Krizi sırasında Katar’a yönelik ablukayı delmekle kalmayan Türkiye, Katar’da bir de askeri üs açarak kararlı bir duruş sergilemiştir. Katar’a yönelik ablukayı kaldırmanın şartları arasında yer alan ‘adadaki Türk askeri varlığına son verilmesi’ talebi ise Katar tarafından kabul görmemiştir.

BAE’nin 15 Temmuz Darbe Girişimi’ni finanse ettiği iddiası da Türkiye ile BAE’nin arasını açan bir başka faktör olmuştur. Bu süreçte darbeye çanak tutmakla suçlanan ve BAE tarafından fonlanan Sky News Arabiya ve Al Arabiya kanallarına Türkiye tarafından tepki gösterilmiştir.

Türkiye’nin nüfuz alanına karşı ‘Arap milliyetçiliği’ çizgisine geçen BAE, ‘Arap dünyasının sorunlarının Arap camiasında çözülmesi gerektiği’ tezini savunmaktadır. Ancak ABD ve İsrail’in  Arap dünyası üzerindeki tezlerine ilk elden destek veren BAE, diriltmeye çalıştığı Arap milliyetçiliğini yalnızca kendi yayılmacı emellerini temellendirmek üzere kullanmaktadır. Nitekim  BAE Dış İlişkilerden Sorumlu Devlet Bakanı Enver Gargaş, bir mesajında ”Arap dünyası Ankara ve Tahran tarafından yönetilmeyecek. Ankara ile Tahran’ın hırslarıyla mücadele etmek için Arap alemi birleşmeli” ifadelerini kullanmıştır.

İki ülke arasındaki soğuk gerilimin diplomaside bir başka yansıması ise 2017 yılında yaşanmıştır. BAE Dışişleri Bakanı Abdullah bin Zayid “1916’da Fahri Paşa’nın Medine halkının mallarını ve el yazması eserlerini çaldığını biliyor muydunuz?” şeklinde bir yorumda bulunarak Türkiye’nin bölgedeki manevi varlığını hedef almıştır. Bu açıklamaya Cumhurbaşkanı Erdoğan “Petrol şımarığı” ve “Terbiyesiz adam” ifadeleriyle yanıt verirken Ankara’da BAE Büyükelçiliği’nin bulunduğu sokağın adı “Fahreddin Paşa” olarak değiştirilmiştir.

Bu süreçte Türkiye ve BAE arasındaki ekonomik ilişkiler de bir hayli gerilemiş, iki ülke arasında 2013 yılında 2,2 milyar ABD doları olan ihracat gelirleri 2015’te 647 milyon ABD dolarına inmiştir.

Türkiye’yi Suriye’deki Fırat Kalkanı Harekâtı’ndan sonra “işgalci ve sömürgeci” olarak resmeden BAE, bir aşamadan sonra Suriye Demokratik Güçleri’ne (YPG/PKK) de destek vermiştir. BAE, aynı şekilde Irak ve Tunus’ta da Türkiye’nin karşısında yer alan odaklara destek sağlamıştır. Sudan’da Devlet Başkanı Ömer el-Beşir’i devirip yetkiyi ele alan Askeri Geçiş Konseyi’ne BAE ve Suudi Arabistan’ın açık desteğinde de bu rekabet belirleyici olmuştur. Türkiye’nin etkisini artırdığı Somali’de Türk vatandaşları aleyhine yapılan terör saldırılarının arkasında da BAE’nin olduğu iddia edilmiştir.

Libya’da ise Mısır’la birlikte hareket eden BAE, ülkenin doğusunda kendi kendine devlet kurmaya çalışan Hafter’i açıktan desteklemektedir. Birçok yabancı devletten destek alan Hafter’in uzunca bir süredir Trablus’u ele geçiremeyişinde ise Türkiye’nin Ulusal Mutabakat Hükümeti’ne verdiği destek belirleyici olmuştur. Taraflar arasında başlayan ve Türkiye ile Rusya’nın himayesinde devam ettirilen ateşkes görüşmelerinde ise Hafter’i masadan uzaklaştıran devletin BAE olduğu iddia edilmiştir.

Muhammed Bin Zayed El Nahyan ve General Halife Hafter

Tüm bunlarla beraber, Forbes dergisindeki makalede de ifade edildiği gibi “İslami radikallik ile mücadele adı altında ülkesinin askeri ve finansal kaynaklarını bölgedeki demokratik eğilimli yapıları yıkmak için kullanan bir diktatör” tarafından yönetilen BAE, bölgedeki terörün ve insani sorunların kaynağı haline gelmiştir.

Değerlendirme ve Sonuç

Suudi Arabistan’ı ön plana çıkararak Arap dünyasını yönlendirmekle övünen BAE, pek çok noktada başarısızlığa doğru sürüklenmektedir. Zira boyunu oldukça aşan işlere girişen BAE’nin insan kaynağı ve devlet tecrübesinin bu oyunu oynaması orta ve uzun vadede oldukça zordur.

BAE’nin en büyük eksikliklerinden bir tanesi 10 milyona yaklaşan nüfusunun yalnızca yüzde 12’si yerel halktan oluşmasıdır. BAE’nin ekonomisi ise Asya’dan gelen işçiler tarafından ayakta tutulmaktadır. Kendine ait askeri bir vizyonu olmayan ve Batı’dan getirilen sistemler ve silahlarla ayakta durmaya çalışan BAE, geniş bir coğrafyaya yaydığı askeri üslerinin kontrolünü de tek başına sağlayamamaktadır.

BAE ile Suudi Arabistan arasında Yemen’de başlayan fikir ayrılıkları da Cemal Kaşıkçı suikastı ile artmış, Suudi Veliaht Prensi’ne karşı uluslar arası camiada ortaya çıkan tepki BAE’yi rahatsız etmiştir. Mısır’ın ise Hafter’in başarısız operasyonları nedeniyle sürecin uzadığını düşündüğü ve Hafter’i uzaklaştırmak istediği de iddia edilmektedir.

BAE’nin yeni din anlayışını yaymak için gerekli olan meşru bir zemine ve köklü bir geçmişe sahip olmadığı da aşikardır. Zira BAE, ne bir kutsal mekana ev sahipliği yapmakta ne de köklü bir ilmi kuruma sahiptir. Mali destek verilen bazı ulemaların BAE merkezli dini kurumlar kurmasının ise Müslüman coğrafyada bir karşılığı bulunmamaktadır. BAE’nin din üzerinden çıkarmaya çalıştığı bu kargaşanın sonucu olarak Arap gençlerin bir kısmı radikalleşirken, bir kısmı ise dinden soğumaktadır.

BAE, Arap dünyasındaki siyasi krizleri çözebilecek bir alternatif sunacak bir kapasiteye ise sahip değildir. Arap Baharı’na yol açan nedenlerden olan otoriterleşmeyi yeniden ısıtmaya çalışan BAE, Tunus örneğindeki demokratik sürecin diğer ülkelere sıçramaması için çaba göstermektedir. Bununla beraber bu olumlu örneğin Arap dünyasındaki yansımalarından kaçınmak uzun vadede oldukça zordur.

Kendi federatif yapısını ideal bir model olarak gören BAE, Yemen gibi bölgelerde devletleri bir yandan federasyon yapısına itmeye çalışmaktadır. Nitekim Ortadoğu’da kendisi gibi küçük devletçiklerin ortaya çıkması, BAE’nin bölgesel aktör olma oyununun devamının ana şartlarından bir tanesidir.

ABD ve İsrail’in taşeronluğunu yaparken bölgedeki diğer ülkelerin tepkisini çeken BAE’ye karşı öfke ise günden güne artmaktadır. Kızıldeniz ve Arap yarımadası üzerinde yayılmacı politika izleyen BAE, küresel güçlerin rekabet ettiği bu bölgede ev sahibi ülkelerin rahatsızlık duymasına neden olmaktadır. Nitekim BAE’nin Yemen’deki yayılmacı politikasından rahatsız olan komşusu Umman’ı kendisine karşı yeni önlemler almaya itmektedir. Aynı şekilde Somali’nin iç işlerine müdahale etme arzusu, iki ülke arasında belli alanlardaki işbirliğinin sonlanmasına neden olmuştur.

Umman’ın Yeni Kralı Heysem Bin Tarık MbZ’nin elini sıkmıyor. Umman geleneklerinde kapıya kadar ağırlanan kişilerin elinin içeride sıkılmadığı belirtilse de iki ülke arasında ilişkilerin gergin olduğu düşünülüyor. (2020)

BAE’nin izlediği politikaların sonucu olan ve BAE’nin kontrolünden çıkan insani sorunların da BAE üzerindeki uluslar arası baskıyı artırdığı açıktır. Bu noktada elindeki servetle bu baskıya dayanan BAE’nin servetinin nereye kadar dayanacağı ise belirsizdir. Boyundan büyük işlere kalkışan BAE’nin, eylemlerinin sonuçlarını tek başına kontrol edemeyecek olması, bu eylemlerin sonunu getiren ana belirleyici olacaktır.

Sonuçta, BAE’nin izlediği kirli ajandanın uzun vadede başarıya ulaşması mümkün görünmemektedir. Türkiye’nin ise BAE’nin ekonomik, siyasi ve askeri gücüyle desteklediği bu ajandaya bölgeyle olan dini/kültürel bağları ve köklü tarihi ile yanıt vermesi mümkündür. Bu noktada önemli olan, demokrasi tecrübesiyle öne çıkan Türkiye’nin bu tecrübesini evrensel hukuk normlarına bağlılıkla daha da ileriye taşımasıdır.

Harun Sakınan

Stratejik Ortak Misafir Yazar

KAYNAKLAR

KIRKPATRICK, David, “The Most Powerful Arab Ruler Isn’t M.B.S It’s M. B. Z.”, The New York Times (02.06.2019)

WORTH, Robert, “Mohammed Bin Zayed’s Dark Vision of the Middle East’s Future”, .”, The New York Times (09.01.2020)

KIRKPATRICK, David, “What To Know About Prince Mohammed Bin Zayed, the Arab Ruler Swaying Trump”, The New York Times (02.06.2019)

LAW, Bill, “Mohammed Bin Zayed: Dark Abu Dhabi’s Crown Prince Plays A Long Game”, Middle East Eye (17.09.2019)

HARTUNG, William, “Is Mohammed Bin Zayed a Bad Influence on U.S. Foreign Policy?”, Forbes (16.01.2020)

KOR, Zahide Tuğba, “BAE: Körfezin İthal Akılla Güçlenen Ülkesi”, Anadolu Ajansı (31.05.2018)

KOR, Zahide Tuğba, “BAE’nin ‘Seküler’ Dış Politikası ve Gizli Gündemi”, Anadolu Ajansı (30.07.2018)

HIDIR, Özcan, “Papa’nın BAE Ziyaretinin Dini ve Siyasi Boyutları”, Anadolu Ajansı (07.02.2019)

TAŞTEKİN, Fehim, “Türkiye ve BAE’nin ‘Eksen Savaşı’nın Arka Planında Ne Var?”, BBC Türkçe (05.05.2019)

RANTİSİ, Mahmut KEKİLLİ, Emrah, “Birleşik Arap Emirlikleri’nin Dış Politikası”, SETA Analiz, Ağustos 2017, Sayı 208

https://en.wikipedia.org/wiki/Mohammed_bin_Zayed_Al_Nahyan

https://tr.sputniknews.com/dunya/201906031039228582–nyt-en-etkili-arap-yonetici-muhammed-bin-selman-degil-muhammed-bin-zayid/

https://www.aa.com.tr/tr/dunya/forbestan-bae-veliaht-prensi-bin-zayede-iliskin-dikkat-cekici-makale/1705340

https://www.thenational.ae/uae/government/vladimir-putin-looking-forward-to-seeing-old-friend-sheikh-mohamed-bin-zayed-1.922780#4

2 YORUMLAR

  1. Yorkmlarinizdam cok istifade ettim. Sadece bir noktada farkli dusunuyorum. Bae yi boyundan buyuk islere kalkisan ulke olarak dusunursek etkisi ve devaminin az olacagi kesin. Fakat bu bolgede emelleri olan be karistirmak isteyen be iki yuzyildir Bunu basaran bati ulkeleri be israilin emellerine koltuk sevdasi icin masalik Eden liderler olarak gormek daha dogru bir yaklasim olacaktir. Bu suud misir suriye icin de gecerli. Nihai hedef muslumanlarin ittifakini engellemek. Bunun en onemli vesilesi olacak demokratik sistemler engellenmeye calisiliyor bu da yine hakkin oyuyla degil saltanat ile ulkelerini yoneten diktatorler eliyle yapiliyor. Yani oyun kucuk degil gayet buyukve sinsi. Oyunu bozacak olan da uhuvveti islamdir

Yorum Yaz

Lütffen yorumunuzu giriniz!
Please enter your name here