AB’nin Türkiye’ye Yönelik Akdeniz’deki Değişken Dış Politikası

Okunma Süresi: 61 dk 21 sn

Avrupa Birliği; Etki-Tepki Yasası bağlamında özellikle Akdeniz Havzası’nda Türkiye ile birçok konuda karşı karşıya gelmektedir. Türkiye’nin Suriye’nin kuzeyinde başlattığı Barış Pınarı Harekâtı, Türkiye’nin Doğu Akdeniz’deki enerji politikaları ve son olarak Türkiye’nin Libya Ulusal Mutabakat Hükümeti ile imzaladığı antlaşma, Avrupa Birliği’ni Türkiye ile karşı karşıya getirmektedir.

Etnik bir vurgu yapılmaksızın özellikle Yunan lobisinin gerek AB’nin gerekse ABD’nin dış politika yapımında etkili bir rolü bulunmaktadır. Yunan lobisinin yanı sıra Türkiye’yi doğrudan hedef almış ve hali hazırda Türkiye ile asimetrik bir mücadele içerisinde bulunan FETÖ ve PKK terör örgütlerinin lobi faaliyetlerine benzer çalışmalarıyla Avrupa’da Türkiye’ye karşı yoğun bir kara propaganda faaliyetler silsilesinin içerisinde bulundukları da aşikârdır. AB’nin yukarıda zikrettiğimiz söz konusu bu olaylara karşı tepkisi ne olmuştur? Bunun incelenmesinde yarar olduğu kanısındayız.

Türkiye Cumhuriyeti’nin Suriye’de başlatmış olduğu Barış Pınar Harekâtına karşı PKK terör örgütünün genelde Avrupa Birliği’nde, özelde ise bazı Avrupalı ülkelerinde gerçekleştirmiş olduğu kara propaganda.

Türkiye son sınır dışı operasyonu ile birlikte AB tarafından kınanmış ve bölgeyi daha büyük bir kaos ortamına sürüklemeden askerlerini Fırat’ın doğusundan çekmesini istedi. Fırat Kalkanı Harekâtı ya da Zeytin Dalı Harekâtına ses çıkarmayan ve ‘Türkiye self-determinasyon hakkını kullanmaktadır’ tezini savunan AB, ne oldu da Barış Pınarı Harekâtı sonrası birden farklı bir politika seyrederek harekâtı bir ‘işgal’ olarak tanıdı?

Fransa’nın İç İşleri Bakanlığı’nın YPG terör örgütünün PKK ile bağlarının var olduğunu kabul ettiğine dair kararname belgesi

PKK; 2004 yılından beri Avrupa Birliği tarafından bir terör örgütü olarak kabul edilmektedir. Hatta PKK’nın PYD ile olan bağlarını Fransa’nın İçişleri Bakanlığı 2015 yılındaki kararnamesi ile beyan etmişti. Peki, ne oldu da Fransa kendi hukuksal normları ile çelişir hale geldi? Suriye’ye bağımsızlığını veren Fransa’ydı. Fransa kendini kendince Suriye’nin geleceği üzerinde hak sahibi ilan etmektedir ve ‘Kürtlerin hamisi’ olarak ortaya çıkmaktadır. Bu noktada Fransa’yı bu davranışa doğru iten sebep elbette Suriye’de kendi güdümünde bir Kürt devletini kurmak istemesi ve PKK’nın lobi faaliyetlerince Fransız dış politika yapımcılarını ikna etmesidir. Böylece siyasi çıkarların hukuku nasıl yok saydığını rahatlıkla görmekteyiz. Fransa bu noktada AB’deki nüfuzunu da kullanarak kendi politikalarını AB’ye yansıtmaya çalışmaktadır.

Türkiye’nin Doğu Akdeniz’deki Enerji Politikaları ve Avrupa Birliği’nin Türkiye’ye Yönelik Tepki Politikası

Doğu Akdeniz’deki enerji potansiyeli AB için şu açıdan önemlidir; AB enerji bakımından yıllarca Rusya’ya bağımlı bir haldedir. Doğu Akdeniz’deki enerji potansiyeli AB için kaçınılmaz bir fırsat olarak telakki edilmektedir. AB’nin 2010’da enerji potansiyelinin bir kısmının GKRY’nin kıta sahanlığının içerisinde olduğunu fark etmesinden sonra; Yunanistan ve hukuki olarak tanımış olduğu ve bir AB üyesi olan GKRY ile iş birliği ederek bu enerji potansiyelinin Avrupa’ya taşınması istemiştir. Fakat AB’nin bu politikasında çok büyük bir sorun vardı.

AB; KKTC ve Türkiye’yi hesaba katmadan tek taraflı bir plan yapmıştı ve bu Türkiye tarafından bir egemenlik ihlali olarak tasavvur edildi. KKTC’nin AB tarafından kabul tanınmaması, KKTC’nin Türkiye ile yapmış olduğu antlaşmaları da yok saymaktadır. AB’ye göre AB üyesi olan GKRY; tüm Kıbrıs adasının temsilcisi durumundadır ve GKRY’yi ‘de jure’, yani hukuki olarak tanımaktadır. Fakat ada ‘de facto’, yani fiili olarak ikiye bölündüğü ve ayrıca KKTC Türkiye tarafından tanındığı için uluslararası hukuka göre bu antlaşmalar hukuki olarak kabul edilmektedir. AB’nin bu noktada sırf siyasi çıkarlar nedeniyle uluslararası hukuku yok saydığını rahatlıkla gözlemleyebiliyoruz. AB’nin Doğu Akdeniz politikası daha çok bir ekonomik bir çıkar meselesi iken, Türkiye’nin Doğu Akdeniz politikası bir beka meselesi ve egemenlik hakkı olarak kabul edilmektedir.

Türkiye’nin Libya Ulusal Mutabakat Hükümeti ile İmzaladığı Antlaşma Sonrası AB’nin Tutumu

Türkiye ile Libya, 27 Kasım 2019 tarihinde, iki ülkenin deniz yetki alanlarının sınırlandırılmasına dair bir antlaşma imzaladılar. Türkiye bu antlaşma ile Doğu Akdeniz’deki Münhasır Ekonomik Bölgesi’nin batı sınırını belirlemiş oldu. Bu antlaşma ile birlikte Avrupa’ya yönelik GKRY, İsrail, Mısır ve Yunanistan dörtlü ittifakın tasarlamış olduğu enerji hattı projesi hükümsüz kalmıştır. Bu noktada AB büyük bir kayıp içerisindedir. Zira bu enerji hattı Türk engeline takılmadan Yunanistan üzerinden Avrupa’ya gelecekti. Esasında hukuki bağlamda Ulusal Mutabakat Hükümetini tanıyan AB, yine siyasi ve ekonomik çıkarlar neticesinde Türkiye’nin Libya ile olan antlaşmasının ‘hukuki bir hükmü’ olmadığını dile getirmiştir.

Türkiye’nin BM tarafından meşru hükümet olarak tanınan Ulusal Mutabakat Hükümeti ile yaptığı bu antlaşma elbette uluslararası hukuk bağlamında kabul görülmesi gereken meşru bir hareket olarak sayılmalı iken, ne hikmetse ekonomik ve siyasi çıkarlar yüzünden hükümsüz ilan edilmiştir.

AB’nin 12 Aralık 2019’da yayımladığı bildiride söz konusu antlaşmanın “üçüncü devletlerin egemenlik haklarını ihlal ettiği, deniz hukukuna aykırı olduğu ve bu nedenle üçüncü taraflar açısından hukuki sonuçlarının bulunmadığı” kaydedildi. (*Deutsche Welle Türkçe)

Muhammed Emin Ayverdi

Stratejik Ortak Misafir Yazarı

  Doğu Akdeniz: Kıbrıs, Yeni Enerji Jeopolitiği ve Libya Mutabakatı
  MEB: Türkiye ile Libya Deniz Sınırı Haritası Yayınlandı

E-BÜLTENE ABONE OLUN

Stratejik Ortak yazarlarının makalesi ve haritalar ücretsiz e-postanıza gelsin.

Abone oldunuz, teşekkürler.

Bir şeyler yanlış oldu. Lütfen daha sonra tekrar deneyin.

Abone Ol
Bildir
guest
0 Yorum
Inline Feedbacks
View all comments