Emekli Bir “MİT Ajanının” Kosova Anısı

Bu yazımda sizleri akademik anlamda yorucu tanımlara ve açıklamalara maruz bırakmadan, istihbarata dair yaşanmış, kısa ve hoş bir hikâye sunmak istiyorum. Bu hikâyede ortaya koymak istediğim ana fikir ise bir istihbarat elemanının faaliyet icra edeceği coğrafyayı, yerel halkın kültürel ve dini kodlarını tanımasının önemidir. Bu durumu önemini idrak edebildiğimiz zaman dünyanın en güçlü istihbarat teşkilatlarının neden Ortadoğu coğrafyasında istedikleri başarıları elde edemediklerini, halkımız üzerinde oynadıkları oyunların neden başarılı olamadığını istihbaratın kültürel boyutu ile anlamlandırmış olacağız. Gelelim hikâyeye…

Ankara’da emekli bir MİT mensubundan bizzat dinlediğim bu hikâye beni hem güldürmüştü hem de istihbaratın kültürel boyutu ile alakalı düşünmeye sevk etmişti. Daha önceleri akademik anlamda çalıştığım konuların gerçek hayattaki yansımalarını görmek bana başka bir bakış açısı kazandırmıştı. Hikâye şu şekilde;

    “Geçmişte MİT adına görev icra ettiğim zamanlarda bir NATO görevi kapsamında Kosova’ya istihbarat çalışması yapmaya gitmiştim. NATO müşterek istihbarat ekibi olarak 7 kişiydik. Ekibimizde Amerika, Fransa ve İngiltere istihbarat servislerinin elemanları vardı. Türkiye’yi temsilen de ben vardım. Ekip olarak çeşitli faaliyetler icra ediyor ve elde ettiğimiz bilgileri raporluyorduk. Tabi tam teçhizatlıydık. Teknolojik ekipmanımızın yanında askeri operasyon icra edebilecek silah kapasitemiz de vardı.

    Bir sabah çok güzel bir güne uyandık. Hava çok güzeldi ve ben çok zinde uyanmıştım. Yabancıların “Safe Hause” olarak tabir ettiği güvenli evde diğer istihbaratçıların kiminin elinde evraklar var bir şeyler okuyor, kimi silahının bakımını yapıyordu. Biraz onlarla sohbet ettim ve zaman geçirdim. Öğleye doğru kendime güzel bir kahve yapıp bir de sigara yakarak bu güneşli ve güzel günü değerlendirmek istedim. Kahvemi ve sigaramı alarak balkona çıktım ve mahalleyi izlemeye başladım. Kahvemden iki yudum almıştım ki etraftan silah sesleri gelmeye başladı. Tam otomatik silahlarla çok yakınımızdan ateş açılıyordu. Bu sırada Amerikalı istihbaratçı korkudan neredeyse oturduğu koltuktan düşecekti. Hemen hepsi silahlarını kaptılar ve dairenin içinde yere yattılar.

    Bir tanesi bana olanca gücüyle bağırıyordu, çabuk içeri gir orada öleceksin diye. Bir taraftan da bana silah uzatmaya çalışıyordu. Bense kahvemden bir yudum daha aldım, gülümseyerek onlara baktım ve hiç istifimi bozmadan balkondan mahalleyi izlemeye devam ettim. Ekip arkadaşlarım hayretle beni izliyorlardı. Şokta olduğumu düşünmüşlerdir muhtemelen. Tabi hala kimse kafasını kaldıramıyor, yattıkları yerden bana bağırıp duruyorlardı. Gelelim işin aslına…

    Ben doğu kültürünü bilen ve yöredeki Müslüman halkı tanıyan bir Türk istihbaratçı olarak olayı ilk saniyesinde anlamıştım. Mahallede bir düğün vardı ve muhtemelen yerel halk kutlama yapmak amacıyla otomatik silahlarla havaya ateş ediyordu. Bundan dolayı hiç kıpırdamadım ve eğlenceyi seyrettim. Ancak görev yaptığı sahanın kültürel kodlarından bihaber olan NATO personelleri ise korkudan neredeyse kalp krizi geçirecekti. Birkaç dakika sonra ilk şoku atlatmışlardı, olayın iç yüzünü onlara da anlattım ve bu duruma hep beraber güldük. Böyle bir kültürümüzün olması onları çok şaşırtmıştı.”

İstihbaratın kültürel boyutu ile alakalı okuyacağım sayfalarca akademik bilgi bile eminim ki beni bu konuda bu hikâye kadar aydınlatmayacaktı. Bu sebeple sizlerle paylaşmak istedim. Zamanında bir yazı okumuştum ve bu yazıda istihbaratın ne olduğu ile alakalı sayfalarca akademik bilgi vardı. Ancak sonuç kısmındaki şu ifade beni hayli etkilemişti; “Buraya kadar anlatılanlar istihbaratın %10’luk kısmını oluşturmaktadır. Geriye kalan %90’lık kısım ise savaş alanındaki komutanın sahayı okuması ve hisleridir.” Saygılarımla…

YAZIYLA İLGİLİ YORUM YAZABİLİRSİNİZ

Please enter your comment!
Please enter your name here