Zimbabve’de Emperyalizmin Yeni Zaferi

Bir zamanlar Güney Afrika’da Rodezya diye bir ülke vardı. Bu ülkenin sınırları günümüzde 3 ülkenin bulunduğu sınırları kapsıyordu. Bunlar Zambiya(Kuzey Rodezya), Zimbabve(Güney Rodezya) ve Malavi(Doğu Rodezya) idi.

Afrika talanı(1870-1914) sırasında Rodezya toprakları 1888 yılında İngilizlerce sömürgeleştirilmiş, ismi de bölgenin kaşifi Cecil Rhodes’in adına isimlendirilmiştir. 1953’te Birleşik Krallığa bağlı federal bir bölge haline gelmiş ve 1964 yılındaysa Kuzey Rodezya topraklarına bağımsızlıkları verilmiş ve bu topraklar üzerinde Malavi ve Zambiya diye 2 yeni bağımsız devlet kurulmuştur. Bunun üzerine Rodezya ismi sadece Güney Rodezya’yı tanımlayan bir hal almıştır.

Cecil Rhodes ve Afrika’nın Sömürgeleştirilmesini Anlatan Bir Çizim.

Güney Rodezya’da ise 1965 senesinde bir beyaz olan İan Smith önderliğinde Rodezya Cumhuriyeti kurulmuştur. Tıpkı Güney Afrika Cumhuriyeti gibi Beyaz azınlık tarafından yönetilen sözde cumhuriyetin başkanı Smith’in söylediğine göre daha en az bin sene beyaz azınlık yönetiminde kalacaktır. Ama öyle olmaz.

Neyse ki İngiltere ve ABD tarafından tanınmayan bu yönetim yalnız kalır ve Smith’in devleti 1979 yılında tekrar Birleşik Krallık hükmüne geçer.  Ardından seçimlere gidilir ve 1980’de yapılan seçimleri bir siyah olan Robert Mugabe kazanmıştır, ardından Güney Rodezya toprakları artık Zimbabve adını almıştır.

Önce başbakan, sonra sistemin değişmesiyle devlet başkanı olan Mugabe 1980’den kasım 2017’ye değin bu görevi sürdürmekteydi. Fakat askeri darbe sonucu maalesef bu görevi son buldu.

Mugabe, 1980 öncesinde Rodezya’nın beyaz azınlık iktidarına karşı gerilla mücadelesi yürütüyordu. Kendisi bu yüzden aşırı derecede beyaz ırk düşmanı bir kişilikti. O ayrıca 70’li yılların en popüler siyahi özgürlük savaşçısıydı.

Rodezya Bayrağı

Hayatı boyunca sürdürdüğü önce silahlı sonra siyasi bu mücadele onu beyaz ırk karşıtı siyahlar nezdinde bir kahraman ve bir sembol haline getirdi. Halende hayatını tehlikeye atarak girdiği bu yolla bizlere ilham kaynağı olmayı sürdürüyor ve sürdürecektir de. Sadece topraklarını geri almak için ve işgalcilere bir dur demek için, komünist devletlerden zar zor elde ettikleri silahlarla, daha donanımlı ve Güney Afrika Cumhuriyetinin Apartheid rejimince desteklenen beyaz askerlerle çarpışıyor ve bizlere cesaretin ne olduğunu gösteriyorlardı.

Onun yönetimindeki Zimbabve halen sürmekte olan ağır ekonomik yaptırımlara maruz kaldı ve bu yüzden dünyanın en fakir ülkesi oldu. Batı önderliğindeki bu ağır ambargoların sebebi ise Mugabe’nin 2 milyon beyazın topraklarına el koyup, o toprakları siyahlara dağıtmasıydı. O dönem 2 milyon beyaz(o dönem ki nüfusun çeyreğine yakın) yaşıyordu Zimbabve’de ve hepsinin de önceki yönetimler sayesinde elde ettikleri toprakları vardı. Bu topraklar ellerinden alındığında hemen hemen hepsi Zimbabve’den kaçmaya başladılar. Çünkü burada yeni güç siyahlardı.

Beyaz egemenliğin son bulmasıyla hem beyazlar ülkeden kaçmaya başladı hemde siyahların nüfus artış hızı hızla yükseldi. Mugabe iktidarında ülkenin nüfusu 2 milyon beyazın kaçmasına rağmen 2 kat arttı ve 2016 yılında 16 milyonu geçti.

Batılı devletler anti demokratik ve sosyalist olarak nitelendirdikleri Zimbabve’den beyazlara mülklerinin geri verilmesini istiyorlardı. Halbuki o mülklerde zamanında kendilerinin el koyması sonucu beyazların eline geçmişti. Şimdiyse kendi yaptıklarını başkası yapıyor diye ambargo uygulayıp bir ülkeyi dünyanın en fakir ülkesi haline getiriyorlar.

Ambargonun kimi dönemlerinde enflasyon oranları yüzde bir trilyon gidi devasa oranlarda seyrediyordu ve Zimbabve bu enflasyon oranıyla, birinci dünya savaşından çıkmış Macaristan’ın büyük buhrandaki enflasyon rekorunu kırmış oluyordu. Büyük buhran yılları bile şuan ki Zimbabve’den daha iyiydi yani. Fakat liberal dünya yine utanmadan bu fakirlikten kendi ambargosunu değil Mugabe’yi sorumlu tutuyor. Onu devamlı yolsuzluk yapmakla suçluyorlar. Haklılık payları da var elbet ama bu onların suçlarını örtemez.

Anlamı Afrika dilinde “Taş evler” olan Zimbabve, benim gözümde Güney Afrika’nın Küba’sıdır. Tıpkı Küba’nın liberalizmin kalesinin hemen karşısında kukla yönetime karşı devrim yapması gibi Zimbabve’de Güney Afrika Cumhuriyetindeki Apartheid rejiminin hemen yanında yine o rejimin işbirlikçisi apartheid rejimine karşı bir devrim gerçekleştirdi. Tıpkı Küba gibi çok acımasız ambargoya tabi tutuldular. Ama yine Küba gibi büyük istatistiksel başarılar elde ettiler. Mugabe yönetimindeki Zimbabve’de ortalama yaşam beklentisi, uzun ömürlü beyazların akın akın ülkeden kaçmasına rağmen ellilerden altmışlara çıkmış, yetersiz beslenen çocukların %30’lara varan oranı beyazların çocukları gitmesine rağmen %13’e ve çocuk ölüm oranı da bin doğumda 90’dan yine beyazların çocuklarına rağmen 40’a düşmüştür mesela, hemde böylesine bir ambargoya rağmen. İşte sosyalizmin bir mucizesi daha burada gözümüze çarpıyor.

Şimdi bir askeri darbe oldu ve artık 37 yıllık Mugabe dönemi bitiyor. Benim aklımda merak ettiğim ve takip edeceğim şu sorular var;

Bakalım batı ambargoyu artık kaldıracak mı?

Bakalım yeni yönetimler mülkleri tekrar beyazlara dağıtacak mı ve dağıtırlarsa beyaz göçü tersine dönecek mi?

Bakalım Etiyopya’nın eski Komünist lideri Mengistu Haile Mariam Sürgünde bulunduğu bu ülkeden sınır dışı edilip Etiyopya’ya iade edilecek mi? (şahsen en çokta bunu merak ediyorum)

Bakalım yeni yöneticiler Mugabe’nin çizgisine yakın bir noktada mı ilerleyecek?

Hep birlikte göreceğiz.

YAZIYLA İLGİLİ YORUM YAZABİLİRSİNİZ

Please enter your comment!
Please enter your name here