Türkiye-ABD İlişkilerinde Son Durum: Kriz

İki ülke ilişkileri son dönemde yaşanan vize kriziyle birlikte en gergin dönemini geçiriyor. Genel kanaate göre bu durum kaçınılmaz bir aşamaydı çünkü kamuoyu tarafından ‘vize krizi’ olarak bilinen gelişme aslında takip eden bir sürecin de son merhalesini oluşturuyor.

Gerilimi arttıran gelişmeler ise; ABD’nin Suriye’de PYD’ye ‘Türkiye’ye rağmen’ verdiği askeri ve siyasi destek, 15 Temmuz’un öncesinde ve özellikle de sonrasında Fethullah Gülen’in iade edilmemiş olması, 15 Temmuz akşamı İncirlik Üssü’nden kalkan tanker uçakların alçak uçuş yapan jetlere havada yakıt ikmali yapması, ABD’de tutuklu bulunan İran asıllı Türk iş adamı Rıza Sarraf davasında eski bakan Zafer Çağlayan hakkında tutuklama kararı verilmesi, Halkbank Genel Müdür Yardımcısı Mehmet Hakan Atilla’nın “ABD’nin İran’a uyguladığı yaptırımları delmek” gerekçesiyle ABD’de tutuklanması, Cumhurbaşkanlığı Koruma Ekibi’nin Türkiye’nin Washington Büyükelçiliği önünde Erdoğan karşıtı eylem düzenleyen Amerikan vatandaşlarını dövmesi, Türkiye’de tutuklu bulunan ABD’li rahip Andrew Brunson ve ABD’nin İstanbul Başkonsolosluğu görevlisi Metin Topuz’un FETÖ soruşturması kapsamında tutuklanması olarak sayılabilir.

İlişkilerin gerilemesine sebep olacak gelişmelerin kamuoyuna yansıyan kısmı bu kadar ancak perde arkasında -Halkbank olayında olduğu gibi- daha derin ve temel sebeplerin olduğu da kuvvetle muhtemeldir. Fakat biz Türkiye-ABD gerilimini bildiğimiz sebepler üzerinden analiz etmeye çalışacağız ve komplo teorilerine –akla yatkın ve yüksek ihtimaller dâhilinde olsa bile- yer vermeyeceğiz.

Olayların bu noktaya gelmesinde karşılıklı tutumların sebep olduğu aşikârdır yani ABD, Fethullah Gülen’in iadesini gerçekleştirmiş olsa veya Suriye’de Türkiye’nin çağrısına kulak verip de PYD’ye yüklü miktarda askeri mühimmat yardımında bulunmasa bugün ilişkilerin çok farklı boyutlarda olduğundan söz edebilirdik. Türkiye tarafının ABD ile olan krizde –Washington elçiliği önündeki kavga ve ABD Konsolosluk personelinin tutuklanmasını saymazsak- reaktif bir pozisyonda mevzilendiğini, hamlelerini Washington yönetiminin tavrına göre belirlediğini söylemek yanlış olmayacaktır. Bunu, ABD tarafından yayınlanan vize kısıtlaması kararının Türkiye Cumhuriyeti Dışişleri Bakanlığı tarafından birebir yayınlanarak adeta bir karşı ve aynı hamle ile ilân edilmesinde net bir şekilde görüyoruz. Türkiye, son dönemde ABD ile yaşanan her krizin ardından sürekli olarak ‘mütekabiliyet’ vurgusu yapıyor. Bunun kararlığını da Erdoğan’ın Obama ve Trump’la yaptığı bire bir görüşmelerdeki vücut dilinde, “Bir papaz sizde var(Fethullah Gülen’i kasıtla), bir papaz da biz de var(Andrew Brunson’ı kasıtla). Verin papazı, alın papazı” ifadelerinde ve söylemlerinde sıkça yer verdiği ‘eski-yeni’ ayrımı üzerinden Türkiye’nin bölgesel aktörlüğünü ve egemenliğini vurgulamasında görüyoruz.

PYD peçi takan ABD askerleri.

İlişkilerin geldiği noktada ikili ilişkiler ve liderlerin karakteristik özellikleri –Erdoğan, hafta içinde B.Ecevit ve B.Clinton görüşmesine atıfla ‘eski Türkiye’ye gönderme yaptı’- kadar sistemsel değişimler de önemli bir etken olarak karşımıza çıkmaktadır. Öncelikle; Obama yönetiminin Suriye İç Savaşı’nda beklenen müdahaleden kaçınması ve bir anlamda ‘bekle-gör’ politikası takip etmesi Ortadoğu denkleminde ABD’yi Rusya, İran ve Türkiye’nin ardından dördüncü etki merkezi haline getirdi. Rusya, özelikle de İran ve Türkiye askeri kapasiteleri ile birlikte sahada olmaya özellikle gayret ederken ABD ise proxy war(vekâlet savaşı) yöntemini tercih etti ve Türkiye’nin tüm itirazlarına ve uyarılarına rağmen PYD’yi öne sürmek istedi. Türkiye gelinen noktada Rusya -15 Temmuz sonrasında- ve İran’la –Irak Kürt Bölgesel Yönetimi’nin yaptığı bağımsızlık referandumundan sonra- ittifaka yöneldi ve Astana Süreci’yle birlikte ‘sahada olan masada olur’ diyerek ABD’yi masanın dışında bıraktı. Bu durum daha çok ABD’nin Obama döneminde başlayan ve Trump’la zirveye çıkan ‘izolasyonist’ politikalarının bir sonucudur. Trump’ın, ‘Make America Great Again’ (Amerika’yı Yeniden Harika Yap) demesi ve Meksika sınırına duvar örmekten bahsetmesi aslında ABD’nin içe dönük politikalarının bir yansımasıydı. Trump, Kuzey Kore lideri Kim Jong-Un ile ‘roket adam’ tartışması yaşarken Türkiye-Rusya-İran ve Türkiye-İran-Irak arasında askeri ve ekonomik işbirliğini içeren görüşmeler yapılıyordu. Buna ilâveten sistemsel değişimlerden faydalanan İran’ın da ABD ile başının dertte olduğunu söylersek –Trump’ın İran’la nükleer anlaşmayı bozmak için adımlar atması- yaşanan krizde Türkiye’den çok ABD’nin rolü olduğunu vurgulamış oluruz.

İkinci olarak Türkiye ve Rusya arasında İdlib üzerine varılan mutabakatın ardından başlayan ve bunun devamında Afrin’e yönelik yapılması beklenen bir askeri operasyon ABD’nin bölgeden çekilirken kolay yönlendirilebilir olacağı için oluşturmaya çalıştığı PYD koridorunu tehlikeye atıyor, bunun getirmiş olduğu bir agresiflik de var.

Üçüncü olarak ise Türkiye’nin bölgesel aktör olmaktan öteye gitmek adına yaptığı hamlelerin bir geri dönüşü olarak görebiliriz. Ekim başında Türkiye’ye gelen Venezüella Devlet Başkanı Nicolas Maduro, yaptığı konuşmada, “Türkiye’ye geldik çünkü Türkiye’ye inanıyoruz. Yeni bir gücün doğduğunu biliyoruz” sözlerinden ve Türkiye’nin ABD destekli Suudi Bloku’nun -aslında burada da ABD’nin bir ‘vekâlet savaşı’ var- karşısında durmak kaydıyla Katar yaptırımlarını tanımayarak, İran’la birlikte hareket etmesi yeni bir gücün doğuşuna şahitlik ettiğimizi gösteriyor, çekilen sancı adeta bunun bir göstergesi.

Dördüncü olarak vize krizinin aktörlerinden ABD’nin Ankara eski Büyükelçisi John Bass, giderayak yaptığı bir açıklamada, “Dokuz buçuk aydır Türkiye’de terör saldırısı yaşanmıyor. Bu DEAŞ vazgeçtiği için değil, hükümetlerimizin işbirliğinin sonucu” diye nereye çekseniz oraya gidecek bir açıklama yaptı ve bu sözlerden bir hafta sonra Mersin’de polis servisinin geçişi sırasında bombalı saldırı oldu. Daha önemli gelişme ise Türkiye’nin yumuşak ve sert gücünü birleştirmeye çalıştığı Somali’de ülke tarihinin en kanlı terör saldırısı yapıldı ve Somalili bir istihbaratçının ifadelerine göre asıl hedef ise 30 Eylül’de hizmete giren Türk üssüydü.

En nihayetinde Türkiye-ABD gerilimi liderlerin kişisel özellikleri, bölgesel ve küresel gelişmeler de dâhil olmak üzere çok etkenli bir süreci barındırıyor. Ancak olayları analiz edebildiğimiz kadarıyla şunu söyleyebiliriz ki yaşanan krizde ABD’nin değişen dünya düzenine ayak diremesi veya ayak uyduramaması önemli bir paya sahip. PYD’yi desteklerken, Fethullah Gülen’i iade etmeye yanaşmazken Türkiye’den ne derece bir ‘stratejik ortaklık’ yapması bekleniyor, anlamak mümkün değil. Türkiye tarafından hayati derecede önemsenen meseleler karşısında ABD’nin takındığı ‘tek kutuplu dünya’ tavrı sistemsel ve bölgesel olarak karşılık bulmuyor, bulamaz. Artık çok kutuplu ve çok ittifaklı bir sistem var, yani Türkiye NATO’nun en önemli üyelerinden biriyken Rusya’dan S-400 satın alabilir ve hatta beraber askeri harekât düzenleyebilir. ABD’nin bunun artık farkına varması ve sistemin gereklerini yerine getirmesi gerekiyor.

Kaynaklar: Dışişleri Bakanlığı, Anadolu Ajansı, Sputnik Türkiye

YAZIYLA İLGİLİ YORUM YAZABİLİRSİNİZ

Please enter your comment!
Please enter your name here