Küresel Aktör NATO’nun Suriye Çıkmazı

Yapmış olduğumuz çalışmada, güvenlik ve jeopolitik riskler noktasında üyesi olduğumuz NATO’nun Suriye ve Ortadoğu odaklı yaklaşımlarda nerede durduğu, Türkiye’nin sınır güvenliği tehdidine karşı oluşan risklerin çözümünde NATO’ya hangi rolün biçildiği ve NATO’nun askeri alanda önemini yitirdiği söylemlerine karşı ürettiği ya da üreteceği politikaların sonraki yıllarda ortaya çıkaracağı politikalara yönelik yaklaşımlarına yer verecek ve çıkarımlarda bulunacağız.

Küresel bağlamda dünyanın çok kutuplu hale gelmesi ile bölgede oluşan jeopolitik risklerin artması sonucu askeri stratejilerin yeniden yapılandırılması özellikle savaşa komşu olan Türkiye’nin, Milli Güvenlik olgusu ve bekası için bölgede yer alan devlet dışı aktörlerin ortaya çıkardığı kaotik ortamı “spesifik” olarak bertaraf etmek istemesi, güvenlik esası gereği ilk ana unsur haline gelmiştir. Bu noktada konvansiyonel saldırılara ve bölgede sürekli el değiştiren örgüt yapılanmalarına karşı askeri ve strateji kabiliyetin en üst seviyeye getirilmesi ve güvenlik risklerinin en aza indirilmesi kaotik ortamın sürekliliği göz önüne alınarak krize çözüm odaklı yaklaşımlarda bulunulmak gerekmektedir.

Türkiye’nin NATO ‘ya üye oluşu ve ilk NATO toplantılarından bir kare

Soğuk savaş yıllarından geriye dünya üzerinde  geniş bir coğrafyada aktif bir çevreleme politikası sürdüren, terörle mücadele ve barış misyonu adı altında kendisine  “Küresel Jandarma” görevi biçmiş bir organizasyon olan NATO’nun, 21. yüzyılın içine gelindiğinde yeni güvenlik misyonuna uygun dönüşümünü  tamamlama çabası içerisine girmiş olduğunu görmekteyiz.

Bu bağlamda devletlerin geleneksel güvenlik algısının, Amorf Örgüt ve Vekalet Savaşları ile ulus ötesinde bir alana kayması, ulusal güvenlik anlayışının artık tamamen uluslararası güvenlik esasında ele alınmasına neden olmuştur. Aslına bakacak olursak Dünya savaşları ile ardından gelen soğuk savaş döneminden kalma olan azınlık sorunları ve yoğun göç dalgası günümüzde ki terör ve insancıl suçlardan doğan sorunların ortaya çıkmasına etken olan en büyük sebeplerdir. Geçmişte düzeltilemeyen devlet merkezli sorunların günümüze uluslar arası bir savaş olarak gelmesi, hegemon güç süren devletlerin artık daha stratejik bir güvenlik tekniğine ihtiyaç duymasına, ayrıca, dünya ülkelerini yeniden keşfetmek ve devlet merkeziyetçiliğini aşmak durumunda olması gerekliliğini ortaya çıkmıştır.

Sovyet tehdidine ve oluşabilecek diğer tehditlere karşı kurulan fakat Varşova Paktı’nın ortadan kalkması ile anlamını yitiren NATO, modifiye edilerek yeni bir görev tanımlamasına yani “Küresel Jandarma”  konseptine kavuşturulmuştur. Artık NATO, ABD ve AB’nin dünyadaki eli olarak aktif bir görev üstlenmesine gidecek, gerek stratejik gerekse kolluk gücü olarak dünyanın güven sistematiğini tehdit eden her yere uzanan demir yumruk olacaktı. Bu fikir üzerine NATO, daha modernize edilmiş kuvvet yapısı ile değişim gösteren güvenlik tanımlamasına uygun şekilde ulus ötesinde nokta atışı yapmak üzere görevlendirilmiş ve kurulan ortaklıklarla daha da güçlendirilmiş olacaktır.

Suriyeli sığınmacılar çadır kentlerde

NATO’nun Suriye Politikası ve Caydırıcılık Stratejisi

Ülkemizde NATO’nun varlığı ve gerekliliği, içinde bulunduğumuz ve savaşa komşu olduğumuz bu yıllar içerisinde daha da sorgulanır hale gelmiş, bölgede ki kaotik ortamın  istikrarsız rejimlerle ve vekalet savaşlarıyla daha da artması sonucu ülkemize yönelik gerçekleşen terör saldırılarının artması ile de NATO’nun güvenlik yaklaşımları eleştirilebilirliğini sürdürmüştür. Hatta bu tartışma konusunu daha da alevlendiren olayın örgüsü ABD ve Alman Patriotlarının Türkiye’den çekilmesi ile başlamıştı.

NATO’nun yapmış olduğu güvenlik değerlendirmesi sonucunda Suriye’den Türkiye’ye oluşabilecek herhangi bir hava saldırısının mümkün olmaması kararı ile başlayan ve o zamanlar içerisinde Türkiye’nin güney sınırında yer alan DAEŞ’in füze sistemlerinin olmaması ile bir tehdit unsurunun ortaya çıkmayacağını düşünen NATO patriot füze sistemlerini çekerek buralara İspanyol patriot füzelerini konuşlandırmış Akdeniz de yer alan Amerikan uçaklarının prensip olarak belirlemiş olduğu “caydırıcılık” politikasına uygun koşullarda hareket etmeye devam etmişti.

Fakat daha sonra yaşanan gelişmelerde Rusya’nın Suriye’ye müdahalesi ve sınırımızda gerçekleştirdiği uçuşlar Türkiye’nin güney sınırında tehlike arz etmeye başlamış ve geri çekilen Alman ve ABD patriotlarının siyasi bir mekanizma olarak kullanıldığı düşünülerek ülkemizde çok fazla gündem oluşturmuştur. Sonuç olarak NATO’nun bu tutumu, Türkiye’nin güneyini tamamen kendi imkanlarıyla korumasına sevk etmiş, ülke kamuoyu olarak üye olmamızı sorgulamamıza neden olmuştu.

NATO’nun bu tutum ve davranışına neden olan olay aslında ilk kurulduğu yıllarda ortaya koyduğu politikası olarak akademik literatürde yerini almaktadır. Şöyle ki; Soğuk savaş yıllarından (1949), 11 Eylül 2001 tarihine kadar olan süreçte “caydırıcılık” stratejisini uygulayan NATO, 11 Eylül sonrasında terörizme karşı kendi kabuğundan çıkarak Avrupa dışında kalan bölgelere askeri kuvvetler yerleştirmiş “savunma” – “caydırıcılık” stratejisini kullanmaya başlamıştır.

Kore savaşı ile “topyekun mücadele” stratejisi uygulayan NATO günümüze geldiğimizde yeniden “caydırıcılık stratejisine” dönüş yapmıştır. Yani hali hazırda yaşadığımız güvenlik sorunlarında topyekun yanımızda olmayan NATO’nun bu tutum ve davranışı sergilemesi kendi açılarından bakıldığında politika dışına çıkmak istememelerindendir. Fakat bizce geçmişte yapmış olduğu topyekun savaş stratejisinde aldığı ağır darbeler şu an Ortadoğu bataklığına girmek istememesinin en büyük nedenidir. Buna en yakın ve en eskimeyen örnek olarak Afganistan örneğini göstermek, neden Ortadoğu’dan uzak durmaya çalıştığını daha net anlatabilir.

NATO kararı olmadan Afganistan’da bölgeye giren Amerika ve İngiltere bölgede çıkmaza düştükleri için NATO’nun gücüne ihtiyaç duymuşlardı. Bunun sonucunda harcanan büyük paralar ve kaybedilen hayatlar ile askeri başarısızlıkların ön plana çıkması, buna rağmen de ısrarla sürdürülen savaşın maliyeti ülkelerini sarp yollara sürükledi ve kendi askerini kaybetmeyi daha fazla göze alamayan Amerika NATO’yu da beraberinde çıkmaza sürüklemiş oldu.

Caydırıcılık stratejisini örneklerle daha da detaylandıracak olursak; müttefiklerine güvenlik teminatı vermekle yükümlü NATO yaygınlaştırılmış caydırıcılık prensibinin doğrultusunda hareket etmek suretiyle Patriot füzesavar bataryalarını geçici bir süreyle ek bir caydırıcı tedbir olarak, Ankara’nın Suriye kaynaklı yeni güvenlik sorununu bertaraf etmek üzere Türkiye’nin hizmetine sundu. Bu görüşmeler ve alınan sonuç önemliydi. Çünkü 2011 senesinden itibaren çeşitli vesilelerle NATO Suriye’deki krizin bir parçası olmak “istemediğini” ittifak’ın en üst yetkilisi Genel Sekreter Stoltenberg’in ağzından duyurmuştu.

Ancak 2013 senesine gelindiğinde Suriye’deki konjonktür hiçte iç açıcı bir hale gelmemişti. Suriye’de silahlı olarak mücadele eden tarafların sayısı gün geçtikçe artmış ve çeşitli devlet dışı grupların savaşta kendine yer açmak için kullandıkları şiddet araçlarıyla iç savaşın mahiyeti dönüşmüştü. Bu bağlamda Suriye’den Türkiye’ye yönelen tehdidin mahiyetinde de değişiklik olmuş ve değişen bu yeni tehditler karşısında hem Türkiye’nin hem de NATO’nun yaygınlaştırılmış caydırıcılık kapsamında yeni bir tehdit değerlendirmesi yapması zorunlu hale gelmiştir.[1] Yaşanan tüm olaylara rağmen NATO, savunma politikasından vazgeçmemiş ve Suriye konusunda hassas tutumlarına Türkiye’yi yalnız bırakmak pahasına devam etmiştir.

F-15e savaş uçağı

NATO Suriye’de Spesifik olarak İç Savaşa ve Mülteci Krizine Odaklanmayı Tercih Ediyor

Suriye bölgesindeki kaos ortamında “NATO” topyekun sahada bulunmak yerine üyelerinin ittifak halinde yer alması güvenlik açısından son derece önemlidir. 28 farklı ulus, düşünce ve demokrasi yönetimine sahip olan bu kuruluşun içerisinden çıkan çatlak sesler NATO’nun varlığını ve söz konusu durumunun ne olması gerektiğini bize sorgulatmaktadır. Buna göre;

İLK TEZ: NATO Suriye’de savaşa katılmamalıdır. Çünkü;

Yaptığımız saha analizleri doğrultusunda NATO üyesi ülkeler açısından Suriye’de olmama konusunda ki tarafı savunan bazı görüşlere göre NATO’nun olaya müdahil olması ile işlerin daha da karmaşık hale geleceği ayrıca bazı ülkelerin bu yeni nesil savaş konseptine adapte olabilirliği açısından zorlanacağı düşünülürken, yine bu tez doğrultusunda düşünen kesimler burada daha da artma tehdidi ile karşımıza çıkan kaos ortamından kaynaklı göç dalgasının artmasını engellemek adına  NATO’nun bölgede savunma halinde kalmasını savunmaktadır.

İKİNCİ TEZ: NATO Suriye’de savaşa katılmalıdır. Çünkü;

Bir kesim yukarıda ki tezimizi doğrulayıcı nitelikte açıklamalarda bulunurken bazı kesim ülkeler ise NATO’nun bu savaşta yer almasıyla Suriye’de ki olayların daha kısa sürede daha net sonuçlar alınacağı yönde söylemlerde bulunmaktadır. Suriye’deki çatışma alanının çokça karmaşık ve tehlikeli olması ve bir bakıma DEAŞ ile savaşmanın doğru yolunu bulmanın zor olması bunun yanında pek çok farklı grubun sahada var olmasına karşın sahanın dışarısında kalmak alternatif olarak görülmemektedir, çünkü NATO müttefikleri olarak, DEAŞ ile savaşmak gerekmektedir.

Bu tez NATO üyesi olan Türkiye’yi de doğrudan etkilemektedir. NATO birlik halinde bölgeye girdiği takdirde sınıra komşu ve üye olan ülke konumundaki Türkiye’ye bu konuda en çok görev düşen ülke olacak ve Türkiye, sadece Suriye’nin kuzey sınırında değil daha derinliklerinde kendini bulacaktır. Suriye’nin içinde ki bu var oluş ise Türkiye’nin Milli sınır güvenliği ve askeri birlik güvenliği açısında çokta akıllıca olmamaktadır. Fakat tabi ki hukuki metin maddeleri ve sözleşme gereği nitelikli olarak söz hakkımızı ne yönde kullanacağımızı zamana ve şartlara bağlı olarak irdelemek daha net fikirlere ulaşmamıza yardımcı olacaktır.

[1] Yalçın, B. Ve Duran, B. (2016). Küresel ve Bölgesel Aktörlerin Suriye Stratejileri, s.65 İstanbul.

YAZIYLA İLGİLİ YORUM YAZABİLİRSİNİZ

Please enter your comment!
Please enter your name here