Dünya’nın Yeni Güvenlik Algısı: Güvenlik Paradoksu

Öncelik olarak ulusal güvenlik mekanizmasından söz etmek gerekirse, Ortadoğu ’da mevcut statükonun sarsıldığı, devlet otoritelerinin aşındığı kaotik bir geçiş sürecinin içerisinde  Irak ve Suriye’de vekalet savaşlarını bitirecek siyasal bir düzen üretilmesi ve ayrıca  Türkiye, devlet aygıtlarını bölgesel kaos ve vekalet savaşlarının oluşturduğu güvenlik risklerinin farkındalığı içerisinde olarak güvenlik stratejilerini yeniden dizayn etmeye öncelik vermelidir. ”Yeni güvenlik stratejileri” adı altında güvenlik bağlamında bürokrasinin sil baştan kurgulandığı ciddi bir reform yapılmalı, yeni oluşan ihtiyaçlara yönelik kapasite inşasına odaklanılmalı, sadece savunmada değil tehditleri doğrudan kaynağında bertaraf etmeye yönelik stratejiler üretmeli. son olarak söylemek isterim ki  “coğrafya kaderdir” anlayışıyla güvenlik parametrelerini içinde bulunduğumuz bölgenin gerçeklerine göre yeniden tesis etmeliyiz[1]

Uluslararası arenada ortaya çıkan güvenlik sorunları, ulusal güvenlik stratejilerinin yeniden ele alınmasını ve yapılandırılması, ayrıca ülkelerin spesifik olarak karşılaştığı tehdit olgusuna cevap verir nitelikte olmasının gerekliliğini artırmaktadır. Özellikle 11 Eylül olayları ile başlayan ve “Arap Baharı”  sürecinde devam eden terör ve göç unsurları başta olmak üzere bu olayların getirmiş olduğu insani göç dalgalanmalarının sonucu homojenize şehir yapılarını ortaya çıkarmış bu homojenize karışım sonucu etnik ve dinsel kimlik çatışmaları artmıştır. Heterojen kalmaya çalışan ülkelerde ise rejimlerin otoriter tutumu ve göç ile gelen insanlara baskıcı davranması, ayaklanmaları artırmış, bu davranışlar sonuç itibariyle ulusal güvenlik tehdidi olarak ortaya çıkmıştır.

Uluslararası güvenlik açısından bakıldığında küresel güçlerin sürekli ortamı sıcak tutması ve her an savaş başlatacaklarmış gibi söylemlerde bulunması askeri güvenliğin önemini artırsa da bölgesel çatışmalar, sınır aşan teknoloji ile amorf yapıdaki örgütlerin kullanılması, etnik ve din kökenli kaos planlarının devreye sokulması gibi daha çok ulus odaklı tehditler, olası çıkacak dünya savaşının uzun vadede aynı ölçekte yıkıcılığa sahip birer minimize, minyatür halidir. Günümüz itibari ile bakıldığında güvenlik algılarının değişmesi göç ve sığınmacı sorununun sürümünü yükselterek dünyaya sunuyor. Zaten halihazırda sığınmacı sorunu ile karşı karşıya kalan ülkeler özellikle, “Arap Baharı” sırasında yaşanan iç çatışmalardan, Suriye’de yaşanan iç savaştan, Afrika’da açlıktan ve terör örgütlerinin baskısından dolayı kitlesel hareketlenmelere evrildi.

Avrupa Devletleri, Cenevre Sözleşmesi’nde kabul ettikleri şartlara rağmen, tarihten bu güne yabancılara ve özellikle sığınmacılara karşı çok sıcak politikalar izlemedi ve hatta günümüzde daha da sert tutumlar sergilemekte. Avrupa göçmen krizinde sınıfta kalmış görüntüsü çiziyor. Schengen  Protokolü ile “sınırsız dünya” ideallerine sahip olan Avrupa bu günlerde haritada kırmızı çizgiler ile belirtilmiş ülke sınırlarının üzerinden dikenli teller ve yüksek duvarlar ile geçiyor. Kara sınırları dikenli teller, yüksek teknoloji takip sistemleri ve askeri sınır polisi tarafından tutulurken, deniz trafiği ise sahil güvenliğin sürekli devriye gezen askeri botları tarafından kontrol ediliyor.

AVRUPA’DA “KAPI DUVAR” GÜVENLİK YAPILANMASI

Avrupa’ya gitmeye çalışan sığınmacıların ilk geçiş yollarından biri olan Slovenya, kaçak sığınmacıların ülkeye girişlerini engellemek üzere sınırlarını kapattı. Slovenya Hükümeti, sadece iltica başvurusu yapan, vize ve pasaportu bulunan sığınmacıların geçişine izin verileceğini söyledi. Sırbistan ve Hırvatistan da kendi sınırlarındaki geçiş yollarını kapattı. Çok geçmeden Makedonya da sığınmacılara karşı bir karar aldı ve “komşularının sınır kontrollerini sıklaştırma uygulaması üzerine” sınırlarını kapattığını duyurdu. Ardından Avusturya ve Almanya, İtalya, Finlandiya, Norveç, Hollanda, İsveç ve Danimarka sınır kontrollerini artırdı. Şuan bu ülkelerde kimlik ve pasaport ibraz etmeyen ve gidecekleri ülkeleri belirtmeyen sığınmacı sınırdan geçişine vize verilmemektedir.

 

Sığınmacıların 2015 ilkbaharından itibaren Avrupa’ya yönelmesi üzerine AB üyesi Macaristan, sert önlemler alan ilk ülke oldu. Sınır kontrollerini artıran Macaristan, Temmuz 2015’te Sırbistan sınırına 173 kilometre uzunluğunda ve 4 metre yüksekliğinde jiletli tel çekti. Sığınmacıların farklı güzergahlara yönelmesi üzerine is Hırvatistan sınırını da jiletli teller ile kapatan Macaristan hükümeti, sığınmacıları tel örgülere zarar vermesini engellemek amacıyla orduya plastik mermi ve göz yaşartıcı gaz kullanma yetkisi veren bir yasa çıkardı.

Avrupa Birliği’nin lokomotifi  Almanya, göçmenlere kapılarını açtıktan ve “göçmen dostu” bir görünüm elde ettikten sonra bu konudaki tavrını net bir şekilde değiştirmiştir. Artan göçmen akını ve aşırı sağcı tepkiler üzerine sınırlarda güvenlik kontrollerini artıran Almanya, Schengen Anlaşması’nı askıya aldığını açıkladı. Buna göre Alman yetkililer, üzerinde kimlik veya pasaport bulunmayan sığınmacıları geri çeviriyor. Almanya’nın Bavyera eyaleti de göçmenlere para ve değerli eşyalarına el konulması kararı aldı. Buna göre 450 avronun üzerindeki nakit para ve değerli eşyalara el konuluyor.[2]

Almanya’nın hemen ardından Avusturya da sınır kontrollerine başladı. Macaristan’dan sonra tel örgü çeken ikinci ülke Avusturya, Slovenya ve İtalya sınırına tel örgüler ördü. Sınır ve liman kontrollerini artıran Hollanda, ülkedeki göçmenlere barınma imkanı sağlamak için yeterli politikalar oluşturamıyor. Göçmenler, terk edilmiş binalarda kalıyor. Danimarka ise göçmenlerin bin 450 doların üzerindeki paralarına ve değerli eşyalarına el konulması konusunda bir yasa çıkardı.  Göçmenler için revaçta sayılmayan Slovakya ve Çek Cumhuriyeti muhtemel göçmen akınını önceden engellemek için sınır kontrollerine başladı. İslam karşıtlığının yüksek olduğu iki ülkede, özellikle Müslüman göçmen istenmiyor. Her iki ülke de sadece Hıristiyan göçmeni kabul edeceklerini açıklamıştı.

Tüm bu gelişmeler devam ederken AB Dış İlişkiler ve Güvenlik Politikası Yüksek Temsilcisi, Amsterdam’da düzenlenen AB Dışişleri Bakanları Gayri resmi Toplantısı sonrasında Türkiye’nin “uluslararası sözleşmeler çerçevesinde göçmenlere yönelik yükümlülüklerini yerine getirerek” Halep’ten kaçanlara sınırlarını açması gerektiğini söylemişti. Bugünlerde ise AB, Türkiye’ye sınır güvenliğini artırma konusunda ciddi çağrılar yapıyor.

TARİHTE İLK DUVAR SURİYE’DE

Tarihte ilk güvenlik duvarının Suriye’de örüldüğü görülmektedir. 2011’de Fransız-Suriyeli bir ekip, Mezopotamya’nın ilk uygarlıklarına dayanan bir duvar keşfetti. Suriye’nin kuzeyinden güneyine kadar bir alanı kaplayan bu duvarın 220 kilometreyi aşkın bir uzunluğu var. Antik duvar, bir kalenin yıkıntılarını Anti-Lübnan Dağları (Doğu Lübnan Sıradağları) sırtlarından birine bağlıyor. Bulunan bazı seramikler ve duvarın bazı noktalarından anlaşıldığı kadarıyla, M.Ö 2400 ile 2000 arasında bu duvar kullanıldı. [3] 

 

Bu tarihten 4 bin yıl sonra Türkiye- Suriye sınırına çekilen duvar ile Türkiye’de geçiş güvenliğini sağlamak adına aynı yöntemi kullanmaya başlıyor. Duvar tamamlandığında, Çin Seddi ve ABD-Meksika sınırının ardından dünyanın en uzun 3. duvarı olacak.

GÜVENLİK PARADOKSU

Uluslararası alanda güvenliğin ne ifade ettiği, güvensizlik ortamının ortaya çıkmasıyla daha ileri seviyede hissedilmeye başlanmıştır. Güvenliğin artırıldığı bölgelerde özgürleşmenin daraldığı ve insani yaşam şartlarının azaldığı hissedilir derecede artarken terör olaylarının tamamen engellenmesi  mümkün olmamaktadır. Dünya’nın yeni güvenlik mimarisi devlet bağlamında sınırlı kalmayarak dış tehditler odaklı sınır ötesi operasyonlarla olay daha gerçekleşmeden sınırın dışında önlem almaya yönelik hareketlere evrilmiştir. Özellikle ulusların çatışma süreci ve savaş söylemleri ile sözde güvenlik önlemleri alması burada bir güvenlik paradoksu ortaya çıkarmaktadır. Güvenlik söylemleri olan ülkelerin yine güvenlik adına uygulanan silahlanma tutumu içerisine girmeleri ülkelerin bu konuda ikilem içerisine girdiğini göstermektedir. Bir devletin nükleer silahlanma içerisine girmesi diğer ülkelerin güvenliği açısından nükleer silaha sahip olma ihtiyacını doğuracak ve bu da güvenlik paradoksunu ortaya çıkaracaktır. Sonuç itibariyle ilerleyen teknoloji ve gelişen silah sanayi ile dünya hiçbir zaman güvenlikli bir yer halini alamayacak dünya devletleri  güvenlik paradoksu ile ilişkilerini sürdürmeye devam edecektir.

[1] http://www.sabah.com.tr/yazarlar/perspektif/canacun/2017/01/07/turkiyenin-2017-guvenlik-gundemi

[2] http://www.dw.com/tr/almanya

[3] http://www.dunyabulteni.net/haber/334696/sinirlarda-duvarlar-yukseliyor-foto

Ferdi Güçyetmez

StratejikOrtak.com MİSAFİR YAZAR

YAZIYLA İLGİLİ YORUM YAZABİLİRSİNİZ

Please enter your comment!
Please enter your name here