1920 İsyanı ve İngilizlerin Irak’ı Doğrudan Yönetme Deneyimi

Osmanlı Devleti, Birinci Dünya Savaşı sonunda,1918 ‘in Ekim ayında Mondros Ateşkes Anlaşmasını imzaladığında Irak coğrafyası İngiltere’nin kontrolü altına girdi. Savaş sırasında isyan eden Şerif Hüseyin her ne kadar büyük bir Arap İmparatorluğu(!) hayali kurmuş olsa da İngilizler petrol ve Hint ticaret yolunun güvenliği için Irak’ı doğrudan yönetme kararı aldılar.

24 Nisan 1920’de San-Remo Anlaşması’nın 4.maddesinde;’’ Osmanlı Devlet; Suriye, Filistin, Irak, Arabistan ve Adalar Denizindeki adaları terk edecektir. ’’deniliyordu. Milletler Cemiyeti Sözleşmesi’nin 22. maddesi, eskiden Osmanlı İmparatorluğu’na bağlı bulunan kimi toplulukların, kendi kendilerini yönetmeye yetenekli olacakları zamana kadar bir devletin himayesi altında bulunmalarını öngörüyordu.

Ortadaki oturan: Şerif Hüseyin, solundaki: Kral Faysal

Zira sözleşmeye göre mandater devletin himayesine girecek olan topluluklar kendilerini yönetme kabiliyetinden yoksundular ve bu nedenle onların refahlarını ve gelişmelerini sağlamak kutsal bir görevdi. Fakat kendilerini yönetme kabiliyetleri olmadığından yönetimlerine bir mandaterin öğütleri ve yardımı kılavuz olmak koşuluyla devam etmeleri gerekiyordu ve mandater bu “kutsal vazifeyi” cemiyet adına yerine getirecekti.

Sözleşmenin ilgili maddesine göre mandater seçimi konusunda bölge insanlarının tercihi göz önünde tutulmalıydı ancak Irak’ta bulunan İngiltere’nin en yüksek memuru Arnold Wilson’a göre Irak’ta kamuoyu yoklaması ile bunu anlamanın yolu yoktu.

İngilizler 1920’de doğrudan yönetime başladılar. Bölgede kraliçeyi temsil edecek isim Arnold Wilson’dı.

Arnold uzun yıllar Hindistan’da görev yapmış bir sömürge komiseri idi. Arnold’ın bakış açısıyla Irak üçe ayrıldı. Birinci grup Bedeviler ve Kürtlerden oluşmaktaydı. Bunlar Hindistan Kuzeybatı Eyaleti’ndeki Pantarlar ’a benziyordu. Ateşli ve canlıydılar ancak tehlikeli soylu vahşiler olarak modern bir devlet yönetmeleri mümkün değildi. İkinci grupta Hint köylülerine benzeyen zavallı, yoksul, cahil ve kendilerini yönetmekten aciz insanlardı. Üçüncü grup en kötüydü. Bunlar sahiden yıkıcı olabilecek olan ‘’ şehirli Araplar’’ dı. Toplum yapısı Hindistan ile benzerlik gösterdiği düşünüldüyse de gerçek çok farklıydı.

Irak’ta etnik ve dini eksenli bir bölünmüşlük vardı. Nüfusun %75-80’i Araplar oluşturmaktaydı. Diğer önemli etnik grup ise Musul ve çevresinde yaşayan Kürtlerdi. Nüfusun geri kalanını ise Türkmenler, İranlılar, Nesturiler, Ermeniler, Keldaniler, Yahudiler, Yezidiler ve Sabiler oluşturuyordu. Bu etnik gruplar da aşiretlere ayrılmıştı ve kendi aralarında ciddi mücadeleler vardı.

Dini anlamda da ciddi bir yarışma vardı. Azınlık olan Musevi ve Hıristiyanları bir kenara bırakacak olursak hakim din olan İslam Sünni ve Şii olarak ikiye ayrılmıştı. Bu iki mezhep arasında İran ve Osmanlılar üzerinden tarihsel bir çatışma vardı. Irak’ın %50’den fazlasını Basra ve Bağdat civarında yaşayan Şiiler oluşturmaktaydı. Ancak Osmanlı idaresi tarafından eğitim, idari, askeri, sosyal alanda Sünni nüfus ön plana çıkarılmıştı. Sünni Kürtler Nakşilik ve Kadirilik tarikatına mensupken Sünni Araplar Kadirilik ve Rufailik tarikatına mensuptu. Kürtler çoğunlukla aşiretler halinde kırsalda yaşıyorlardı. Bölgenin iki önemli aşireti olan Berzenciler ve Talabaniler arasında tarihi düşmanlık nedeniyle devamlı bir çatışma hali sürmekteydi.

Ayrıca 1905 yılı itibariyle nüfusun %76’sı kırsalda yaşamaktaydı. Bu durum sosyal hayat yoğunluğun fazla olmadığı anlamına geliyordu. Ayrıca kırsalda aşiretlere duyulan yerel aidiyet duygusu taşra ile merkez arasında uyumsuzluk meydana getiriyor ve merkezi bir idare kurulmasını zorlaştırıyordu.

İlerleyen yıllarda yapılan araştırmalara göre Irak hükümetinin elinde 15.000 silah varken aşiretlerin elinde 100.000 silah bulunması aşiretlerin gücünü göstermesi açısından önemliydi.

1920’de İngilizlerin doğrudan yönetmeye çalıştığı Irak’ın genel durumu bu şekildeydi. Irak’ı yönetmenin işgal etmekten daha zor olduğunu kısa sürede kavrayan İngilizler merkezi bir idare kurmak ve daha idare edilebilir bir toplum meydana getirmek için çalışmalara başladılar.

Bu arada Kuzey Irak Ordusu isimli milliyetçi bir grup Musul’u geri almaya çalışmışsa da başarılı olamadı. İngilizler bu savaşı kazanmış olsalar da bölgede her şey yeni başlıyordu.

İngilizler ilk olarak Osmanlı’dan kalma medeni ve ceza hukukunu Hindistan’da uygulandığı şekliyle değiştirdiler. Hindistan ile ortak ticareti geliştirmek amacıyla Rupi para birimi olarak seçildi. Etkin bir polis gücü oluşturmak için Basra ve Bağdat’ta polis okulu açtılar. Ancak yeni mezunlar verilene kadar güvenlikten İngiliz ve Hintli polisler sorumlu tutuldu. Bu aşiretlerin tepkisini çeken ilk büyük yanlıştı.

Aşiretlerin Patan kabilesine benzediğine inanarak aşiret ileri gelenlerini reisliğe terfi ettirdiler. Bu konumu yasal hale getirmek için ‘’Aşiret Anlaşmazlıkları Nizamnamesi’’ ni yürürlüğe koydular.  Reislere akraba aşiretler üzerinde otorite kurma, ortak mal sayılan arazileri özel mülkiyetleri haline getirme yetkileri yanında yüklü aylıklar, mali yardımlar ve vergi bağışıklığı hakkı tanıdılar. Bu durum reislere karşı bir tepki meydana getirmekte ve İngilizlere olan nefreti de artırmaktaydı.

İktisadi kalkınmanın sağlanması için gelir hesaplamalarından, hazine arazilerine, gümrük düzenlemelerinden, tarımın modernizasyonundan baraj rıhtım ve kanalların tamiratına kadar birçok proje ortaya kondu. Tarımsal üretime ağırlık verilerek reisler aracılığıyla insanlar çiftçilik yapmaya zorlandı. Çalışmayı kabul etmeyenler ya hapsedildi ya da kamusal hizmetlerden yararlanması engellendi.

Irak toplumuna, Türkiye’den farklı bir toplum yapısına sahip olduklarına inandırmak  amacıyla yeni eğitim kurumları açtılar. Eğitim dili Arapça 2.dil ise İngilizce idi. İlköğretim ders kitapları Mısır’dan getirildi. İngilizlerden tarafından ‘’Araplar için Araplar tarafından yayınlanır’’ sloganıyla yayın yapan Al-Arap gazetesi çıkarıldı.

1920 İsyanı

Osmanlı’nın bölgede uyguladığını yerel aşiretlere güç veren adem-i merkeziyetçi politikanın yerine İngiltere’nin merkeziyetçi bir yönetim uygulamaya çalışması toplumda İngilizlere karşı olan nefreti arttırdı.

30 Haziran 1920 tarihinde hükümete olan borçlarından dolayı bir şeyhin hapsedilmesi üzerine 1921’in Şubat ayına kadar sürecek olan isyan ateşinin ilk fitili ateşlenmiş oldu. Rumeyse’de başlayan ayaklanma Sünni, Şii, Kürt fark etmeksizin bütün Müslümanların katılımıyla ulusal bir bağımsızlık savaşına dönüştü. İngiliz Hükümeti dehşet içindeydi. İsyana aşiretlerden başka din adamları, doktorlar, öğretmenler, tüccarlar, gazeteciler ve hatta memurluk için yetiştirilen uysal Iraklılar da katılmıştı.

Bölgede İngilizlerin 133.000 askeri vardı ancak tüm Irak’a dağılmış durumdaydı. Develeri kullanan ve vur kaç taktikleriyle gerilla savaşı yürüten isyancılara göre hareket kabiliyeti çok azdı.

Şubat 1921’e kadar zorlukla bastırılan isyan İngilizlere 40 milyon sterlin 450 ölü ve 2.000 civarında yaralıya mal olmuştu. Irak tarafında ise 8.450 insan yaşamını yitirmişti. 40 milyon sterlin Bedevileri Osmanlı’ya isyan etmeleri için kullanılan miktarın çok üzerindeydi. Bölgeyi ticari amaçlarla işgal eden İngilizler için bu çok büyük bir problemdi. Ayrıca İngiliz kamuoyunda ölen askerler ve hükümetin başarısızlığından dolayı tepkiler meydana geldi.

Ağustos 1920’de, Albay T. E. Lawrence(‘’Arabistanlı Lawrence’’) London Sunday Times’a iğneleyici bir mektup yazdı:” İngiltere halkı Mezopotamya’da saygın ve onurlu bir şekilde içinden çıkamayacağı bir tuzağa düşürülmüştür. Düzenli bir bilgi akışından yoksun bırakılarak böyle bir oyuna getirilmiştir. Bağdat bildirileri gecikmeli, riyakar ve eksiktir… Bugün bir faciadan pek uzak değiliz…” Daha sonra İngiliz tecrübesini Irak’ta nefret uyandırmış Osmanlı yönetimiyle karşılaştıran mektup şöyle devam etmekteydi:” Yönetimimiz eski Türk sisteminden daha kötü. Onlar on dört bin yerel askeri silah altında tutuyor ve asayişi sağlamak için yılda ortalama iki yüz Arap öldürüyordu. Biz ise uçaklarla, zırhlı araçlarla, hücumbotlarla ve zırhlı trenlerle birlikte doksan bin asker bulunduruyoruz. Ayaklanmanın yaşandığı bu yaz içinde yaklaşık on bin Arap öldürdük. Böyle bir ortalamayı sürdürme umudumuz yok: Orası yoksul bir ülke ve de seyrek nüfuslu.”

Tüm bu gelişmeler neticesinde Irak’ı Hindistan gibi yönetmeye çalışan Arnold Wilson görevden alındı. İngiliz hükümeti doğrudan yönetimden vazgeçerek Irak’ın için bir kral aramaya başladı.

Kazım Köprülü

StratejikOrtak.com MİSAFİR YAZAR

3 YORUMLAR

YAZIYLA İLGİLİ YORUM YAZABİLİRSİNİZ

Please enter your comment!
Please enter your name here