Trans Pasifik Anlaşmasından ‘Trump’ Pasifik Anlaşmasına

Günümüzde “küreselleşme” kitaplarda yazan literatüründen ve argüman olarak kullanılan kavramsal kabuğundan dışarı çıkarak ülkelerin iç ve dış politik ilişkilerinde önemli rol oynayan uluslararası sistem haline gelmiştir. İnsanlık tarihi kendini sistemsel olarak geliştirdikçe değişen küreselleşme olgusunun dönüm noktaları arasında birçok etkeni sayalabileceğimiz gibi her bir olaydan sonra uluslararası kavramlarda yeni düzen ve ekonomik gelişmelerin ortaya çıkması sonucu küreselleşme olayının farklı kavramlara ve tanımlara evirilmesi aşikardır.

İki büyük Dünya Savaşının ardından gelen Soğuk Savaş döneminin sona ermesiyle çözülme sürecine giren dünya siyasi hayatının ve ekonomisinin yeni bir boyut kazanması sonrası gelişen süreç küreselleşme olarak adlandırılmıştır. İki eksenli kutup halinde yaşayan dünyanın birbirine olan tutumlarındaki yakınlaşma küresel para savaşları ile alternatifi olmayan güçlü devletleri ortaya çıkarmıştır. Ekonominin sistemsel olarak etkisini göstermesi bu yönde politikalar izlenmesiyle başlanmıştır.

İkinci Dünya Savaşı sonrasında Bretton Woods sistemi ile küresel anlamda yapılan ekonomi, ticari ve mali düzenlemelere ve oluşturulan kurumlara ilişkin çeyrek yüzyıldır önemli iyileştirme yapılamamıştı. Bölgesel olmakla beraber Trans Pasifik Ortaklığı (TPP) anlaşmasının bu yöndeki reform gereksinimlerine yanıt vermek girişiminin, uluslararası alanda ciddi bir etki yarattığı görülmektedir. Asya ülkelerinin başlattıkları bu girişime Başkan Bush daha önce katılma isteğini ifade etmiş, daha sonra Başkan Obama’nın Asya’ya odaklanma politikasının sonucu olarak Trans Pasifik Ortaklığı ABD’nin önemli bir dış politika atağı haline gelmiştir. Ekonomi perspektifinden baktığımız zaman Trans Pasifik Ortaklığı masasında taraf olan ülkeler küresel gayrı safi hâsılanın yüzde 40’nı, uluslararası ticaretin üçte birini oluşturmaktadır. ABD, Japonya, Kanada, Avustralya, Yeni Zelanda, Meksika, Şili, Singapur, Brunei, Vietnam, Peru ve Malezya küresel ticaretin kurallarını değiştiren “Ortaklık Anlaşması” konusunda uzun müzakereler sonucunda mutabakata varılmıştı.

Stratejik açıdan inceldiğimizde süper güç olma arzusu ile günden güne güç elde eden Çin’in ihracat hacminin ABD’yi zorlaması Trans Pasifik Ortaklığını daha da cazip kılmaktaydı.  Yani Amerika bu ortaklık içerisinde bulunmazsa başkalarının kural koyuculuğunu kabul etmek zorunda kalabilir Çin Halk Cumhuriyeti‘nin kural yazıcı olmasına razı kalmak durumunda olabilirdi.

Tüm bu ekonomik stratejiler, gelişmeler, ortaklıklar, küresel sermaye savaşları ve Çin ile girilen ekonomik savaş Trump’ın, seçim kampanyası boyunca Amerikan ekonomisi için oluşacak zararlarından bahsedip Trans Pasifik Ortaklığı (TPP) Anlaşmasından çekilmesi gerektiğini söylemesi ve nihayetinde başkanlık koltuğuna oturduğu zaman diliminde ortaklıktan resmen çekilmesiyle son bulmuştur. Oysa bu stratejik anlaşma Obama dönemi içerisinde Çin’i egale etmek amacıyla yapılan en önemli anlaşma olarak kabul görmüş Asya’da adeta zafer olarak nitelendirilmiş yeni ticaret şekillenmesinin Çin’siz bir yapı içerisinde olmasını hedef edinmişti. ABD’nin içine kapanık ve kendini dünyadan tecrit eden bir dış politika izlemesi Asya’da ki güçler dengesini bozacak nitelikte olmuştur. ABD’nin anlaşmadan vazgeçmesi, Çin’in Trans Pasifik Ortaklığı için yeni bir ortak olması ihtimalini doğurmuştur.

ABD’nin bölgedeki ekonomik pazardan vermiş olduğu  kararla vazgeçmesi, Çin’in ve ABD’nin  geleneksel müttefiklerine geri dönüşünü yansıtan bir strateji izlemesi halini ortaya çıkarmıştır. Çin yeniden Asya’da ki ülkelerle iş birliği içerisine girerek liderlik koltuğuna oturabilir bölgede güçlü ekonomisi ile kural yazan konumuna gelebilir.  Bununla birlikte Çin liderliğinde alternatif bir ticaret anlaşmasına olan ilginin ortaya çıkması muhtemeldir. Çin’e Asya ve oradan dünyaya açılan ticaret anlaşmalarını şekillendirmesi ekonomik veriler doğrultusunda lider olarak yükselişe geçmesine fırsat doğmuştur. 

 Çin yönetimi, her şey yolunda giderse boşalan koltuktan makul değerde faydalanacağı aşikar fakat  zaten Çin ortaklığa dahil edilmeden, kendi alternatif ticaret politikası hali hazırda oluşturulmuş şekilde. Çin hükümetinin politikası Avrupa’ya uzanacak tarihi kara İpek Yolu projesine paralel olarak, bir yandan Pekin’i Singapur’a bağlayacak demiryolunu ve deniz İpek Yolu projelerini aynı anda yürürlüğe koymuş ve bu konuda önemli adımlar atmış. Daha önce Cibuti’de bir askeri üs inşa etme süreci başlatması ve yine Cibuti ile yaptığı askeri işbirliği anlaşmaları, Çin’in hedefinde Hint Okyanusu’nun doğusundan batısına kadar uzanan alanda belirli projelerinin olduğunu ortaya koyuyor. Bunun yanı sıra Pakistan ve İran ile Basra Körfezi alanında işbirlikleri içinde olma hesapları yapıyor.

Tüm bunlar yaşanırken Trump’ın her şeyden önce bir iş adamı olduğunu ve oturmuş olduğu koltuğun Amerika Birleşik Devletlerine ait olduğunu unutmamak gerek. ABD’nin yeni stratejiler içerisinde olduğu aşikar, elinde hazır bulunan pazar payından vazgeçmesi ‘Amerika Yönetiminin’ Trump ile birlikte değişik bir dış politika izleyeceği izlenimini vermektedir. Amerikan dış politikasında Asya bölgesinde yeniden güç siyasetine dönüş yapabilir! ABD’nin farklı tarihsel tecrübelerini incelediğimizde dış politikalarını genellikle güç savaşı ile şekillendirildiğini ve bunu ahlaki argümanlar içerisine koyarak kamuoyuna anlattığı gözlemlenmektedir. Herhangi bir ABD başkanının, önemli bir dış politika kararını halkına ve dünya kamuoyuna anlatırken kullandığı ahlâki argüman işte buradan kaynaklanmaktadır. Buna Asya’dan örnek vermemiz gerekirse Vietnam Savaşı’nda, Vietnam’ın Asya’nın tahıl ambarı olduğu ve stratejik bakımdan Japonya’nın kaybedilmemesi için hayati öneme sahip olduğu açıktı.  ABD’nin ulusal çıkarlarına paralel olarak Vietnam’ı işgal ettiği ortada iken, ABD bu savaşı da özgür dünya ve demokrasi adına savunmuştu.

Son söz olarak ABD dış politikasını anlamak açısından, ABD’nin Avrupa’dan ayrılan, kendine has tarihsel tecrübesinin öneminin büyük olduğunu söyleyebiliriz. Bu ülkenin dış politikasını anlamak için diğer bir önemli nokta da, ABD’nin diğer tüm ülkeler gibi dış politikasını ulusal çıkarlar üzerinden yürüttüğü fakat bunu yaparken ulusal çıkar kavramından haz etmeyen Amerikan halkının ve tabi ki ABD Kongresi’nin desteğinin alınabilmesi için ahlâki argümanların sıkça kullanıldığıdır. Buna örnek olarak bu yazının ana fikrini sunabiliriz.

Trump, Trans Atlantik Projesinin ülkesinin iç dinamiklerine zarar verdiğini ve işsizlik oranını artırdığını savunan bir yaklaşımda bulunarak kamuoyunun desteğini almaya çalışmıştır. Bu karar ardından beklenen olay ABD’nin güç siyasetine geri dönerek ılımlı siyasetten uzaklaşmasıdır. Her ne kadar ABD dışında yaşayan insanlara fazla samimi gelmese de, tüm Amerikan başkanları samimi olarak bu ahlâki argümanları ortaya atmakta ve kamuoyunu ikna etmek için uğraşmaktadırlar. Projelerin ve ortaklıkların iptal edilmesi, kendi içine dönük yatırımların yapılacağı söylemleri ve beraberinde neleri getireceği belli olmayan Amerika politikası için diğer ülkelerin geçmişte neler yaşandığını unutmadan gerekli adımları atmaları gerekir.

Ferdi Güçyetmez

StratejikOrtak.com MİSAFİR YAZAR

YAZIYLA İLGİLİ YORUM YAZABİLİRSİNİZ

Please enter your comment!
Please enter your name here