Anarşistlerin Gözünde Memurlar: Siyasi Rejimlerin Temel Bekçileri

Hakkımda yanlış düşünmeyin diye baştan söyleyeyim, ben anarşist değilim. Zaten hem babası hemde baba yarısı öğretmen olan birisiyim ama yinede anarşistlerin bazı konularda haklılık paylarının olmadığını söyleyemem.

Memurluk (Arapçada emir altındaki kişi), kuşkusuz diğer tüm sınıflara kıyasen en düzenli ve güvenli geleceğin anahtarını elinde tutan sınıfı temsil ediyor. Hangi ideoloji veya inançtan olursa olsun emir aldığı rejime büyük bir borcu var. Çünkü o siyasi rejimin istikrarı sayesinde hayatını kurtarmıştır veya muhafaza ediyordur. Bazı olağanüstü durumlardan dahi çok etkilenseler bile, yine diğer sınıflara kıyasen en az etkilenen grup onlardır (İstisnalar kaideyi bozmaz).

Eğer memurlar, halkın ezici bir çoğunluğunun zıtlaştığı bir siyasi rejimin altında olsalar bile, kendi eşinin, çocuklarının, iş arkadaşlarının düzenini muhafaza etmek açısından emir aldığı tabakayı savunur veya ideolojisini savunmasa bile kurulu düzeninin bekası için istikrarsızlık istemez ve böylece istikrarın bozulmasıyla düzeni tehlikeye gireceğinden korktuğu için siyasi erkin varlıklarını idame ettirmelerini temelden sağlamış olur. Hele hele bu memurlar üniformalı olarak asayişi sağlayan sınıftan iseler işte o zaman, o siyasi rejimin çökmesi iyice zorlaşır.

Anarşizm, (Antik Yunanca’da an “-sız/-siz, olumsuzluk eki” ve archos “yönetici” sözcüklerinden türetilmiştir, yani yöneticisiz anlamına gelir) toplumsal otoritenin, tahakkümün, erkin ve hiyerarşinin tüm biçimlerini bertaraf etmeyi savunan çeşitli politik felsefeleri ve toplumsal hareketleri tanımlayan sosyal bir terimdir. Anarşizm, her koşulda her türlü otoriteyi reddeder.

Anarşist öğreti insanların devletlerden yoksun olduğu bir dünya düzeninde yaşamasını ister. Kimsenin kimseden üstün olmadığı yani kimsenin kimseye emir veremediği mutlak bağımsızlık fikri ve toplumsal eşitlik düşüncesi üzerine kurulu bir ideolojidir. Devletin yani yöneticinin olduğu bir ortamda anarşistlere göre kişisel bağımsızlığın ve hür iradenin yeri azdır ve bu yüzden yok edilmelidir. Devletler arası sınırların ve insanlar arası sınıfların bertaraf edilmediği bir toplum düzeninde kişisel özgürlüğü ve toplumsal eşitliği sağlamak daha zordur çünkü.

İşte Anarşistler bu yüzden memurları sevmezler. Onlara göre memurlar, çevresi ve kendisinin huzuru, refahı ve güvenliği için yönetici takıma gönüllü kölelik yapan kimselerdir. Memurlar devlet idaresinin sigortasıdır ve bu yüzden hepsi değilse bile geneli devletsiz dünya düzeninin önündeki etten duvarlardır. Ayrıca en sevilmeyen memurlarda Polislerdir. Çünkü anarşistlere göre polisler halkı suçlulardan değil, zenginleri fakirlerden korurlar. Yani Polisler toplumsal eşitsizliğin muhafaza edilmesi için uğraşırlar.

“Özgürlüğün en sinsi düşmanlarıdır memurlar. Onlardır ki, tüm geleceklerini güvenli bir yaşam ile takas etmişlerdir. Sistemi temellerinden ayakta tutan kişilerdir. Sizi onlar eğitir, onlar tedavi eder, onlar sorguya çeker ve onlar öldürür. Üstelik tüm bu caniliklerini sırf elde ettikleri güvenli geleceklerinden yoksun kalmamak için yaparlar.”
Peter Kropotkin / Anarşizm Üzerine Tezler -1901

Anarşizmde Toplumsal eşitlik ve kişisel özgürlüklerin bu kadar önemsenmesinin bilinçaltındaki kaynağında ise kuşkusuz onur ve gurur yatıyor. Çünkü eşitlik vaadi insanlarda “kimsenin komşusuna gıpta etmeyeceği, çocukların birbirlerini eşyaları yüzünden kıskanmayacağı ve aile reislerinin çocuklarına karşı çaresiz ve zayıf gözükmeyeceği” gibi toplumsal sorunların çözümüne atıfta bulunuyor. İşte bu insanlardaki onurlu yaşam açlığını doyuran bir husus. Özgürlük vaadi ise “çalışma hayatında üst mevkilerin alt tabakalara emir vermesi ve ezmesi veya devletlerin yaşam alanını uluslararası sınırlarla kısıtlaması” gibi sınıf ve sınır ayrımlarından yola çıkarak bu konular üzerinden insanların gururunu okşuyor olsa gerek. Anarşizmin biat kültürünün güçlü olduğu doğu toplumlarında değilde, biat kültürünün zayıf olduğu batı toplumlarında daha güçlü olmasını şahsen ben buna bağlıyorum.

Çünkü biat kültürü zaten bir hiyerarşinin oluşmasını ve devam etmesini sağlıyor. Dolayısıyla alt ve üst mevkilerin daim olmasını sağlayıp, buna bağlı olarak emir verenlerle alanların bulunmasını ve üst tabanın diğer alt tabandan daha zengin veya güçlü olmasını sağlayabiliyor. Buda ister istemez insanın belli bir noktada sınırlandırılarak çevresinde sesli veya fiilen zayıflıkla itham edilmesini kaçınılmaz hale getiriyor.

İşte bu yüzden eşitlik ve özgürlük gibi kavramlar, çeşitli ideolojilerin toplumsal değerlere onur ve gurur yoluyla damardan girmesini ve hızla büyümesini sağlayabiliyor.

Anarşistler, Tarihin her döneminde isim olarak olmasa bile fikren varlıklarını hissettirmişlerdir. Anarşizmin en güçlü olduğu dönem içinse 18-19. yüzyıl Avrupa’sı denebilir. Özellikle bu dönemin sorunları olan vurdum duymaz krallıkların, Dini otoritenin azalsa da henüz bitmeyen etkisinin, artan zengin-fakir uçurumunun ve etik olmayan çalışma koşullarının bunda etkisi çok büyüktü. Hatta yine bu dönemin sorunlarının körüklediği Komünist öğretiye de farklı fraksiyonlar kazandırarak büyük bir etkisi oldu. Farklı bir komünist fraksiyonun(Anarşist Komünizm: Sosyalist evreyi atlayarak Komünist evreye geçişi savunan ve Proleterya diktatörlüğüne karşı olan fraksiyon.) ortaya çıkmasına sebep olsa da Marksistler anarşistleri tehlikeli gördüler. Hatta Paris Komününden bir yıl sonra 1872’de gerçekleşen Lahey kongresinde Anarşistlerin lideri Mihail Bakunin, Komünistlerin lideri Karl Marx’ı otoriterlik yanlısı olmakla suçlamış ve çıkan tartışmaların ardından Anarşistler ve Komünistler bir daha hiçbir kongrede bir araya gelmemek süretiyle ayrılmışlardır(bu ayrılık halen devam ediyor) ve böylece anarşistler büyük bir fırsatı tepmiş oldular.

“Anti-otoriterciler, otoriter siyasal devletin, bir çırpıda, hatta onu yaratmış bulunan toplumsal koşullar yok olmazdan önce, ortadan kaldırılmasını istiyorlar. Bunlar, toplumsal devrimin ilk işinin otoritenin ortadan kaldırılması olmasını istiyorlar. Bu baylar hiçbir devrim görmüşler midir? Devrim, elbette ki, en otoriter olan şeydir; bu, nüfusun bir bölümünün kendi iradesini, nüfusun öteki bölümüne tüfeklerle, süngülerle ve toplarla —akla gelebilecek bütün otoriter araçlarla— dayattığı bir eylemdir; ve eğer muzaffer olan taraf yok yere yenik düşmek istemiyorsa, bu egemenliğini, silahlarının gericiler üzerinde yarattığı terör ile sürdürmelidir. Paris Komünü, silahlı halkın otoritesini burjuvaziye karşı kullanmamış olsaydı, bir gün olsun dayanabilir miydi? Tersine, Paris Komününü bundan yeterince serbest bir biçimde yararlanmamış olmakla suçlamamız gerekmiyor mu? O halde, şu iki şeyden birisi: anti-otoriterciler ya neden sözettiklerini bilmiyorlar, ki bu durumda kafa karışıklığından başka bir şey yaratmış olmuyorlar; ya da bunu biliyorlar, ki bu durumda da proletaryanın hareketine ihanet ediyorlar. Her iki durumda da gericiliğe hizmet etmiş oluyorlar.” Friedrich Engels / Otorite Üzerine makalesi

“Alelade bir burjuva parlamenter devletin değil, ama sürekli ordusu olmayan, halk düşmanı bir polisi bulunmayan halkın üzerinde yer alan bürokrasisi olmayan bir devletin gereğini savunuyorum.” Vladimir İlyiç Lenin’in anarşizme karşı sözlerinden.

Ben günümüze baktığımda ise Anarşizmin tekrar yükselişte olduğunu düşünüyorum. Çünkü Kralcı, aristokrat, elitist, oligark ve burjuvacı yönetimlerin alternatifi olarak görülen demokrasi ütopyasının  vaat ettiği gibi aklı selim insanları iş başına getiremiyor olması ve bunun sonucunda az bir süre sonra yeni tür diktatörleri ortaya çıkartması büyük bir toplumsal hayal kırıklığına neden olmuş durumda.

Fransa’da Geçen yılki çalışma yasası düzenlemelerine karşı organize edilen protesto eylemlerinde Anarşistler en ön saflardaydılar. İngiltere’de de Brexit referandumunun ortaya çıkardığı büyük şokun ardından benzer girişimler olmuştu. Şimdi ise anarşistler ABD’de, daha az oy almasına rağmen ilginç seçim sistemi sayesinde koltuğa oturan Donald Trump’a karşı eylemlerde, yine en ön saflarda simsiyah kıyafetleriyle, anarşist sembollerle ve bayraklarla duruyorlar.

Bu karmaşalara baktığımız zamanda, karşımıza yine demokratik sistemlerin ortaya çıkardığı hayal kırıklıkları geliyor.

Fransa’da demokratik sosyalist/sosyal demokrat söylemlerin arkasına sığınarak göreve gelen Sosyalist Partinin getirdiği çalışma yasası, neoliberal partilerin bile cesaret edemediği türdendi ama onlar seçimle iş başına geldiler ve onlara oy veren insanlar bir yalana oy verdiklerini yani hükumetlerinin kendilerini damardan girerek kandırdıklarını gördüler. Avrupa’nın her yerinde görülen “sosyalist söylemlerle iktidara gelen partilerin sosyalizm’den uzak faaliyetlerle uğraşması” sorununu en son Yunanistan’da gördüğümüz gibi Fransa’da yaşamakta. Yunanistan’da da kemer sıkma politikalarına karşı söylemlerle iktidara gelip daha sonra egemenlere boyun eğen syriza hükumetine karşı düzenlenen eylemlerde anarşistler yine ön saflardaydı. Çünkü onlar yaptıkları hiçbir seçimin kendilerine çare olamadığını görüyor ve artık bu düzenin bir sınırının olduğunu düşünüyorlardı.

Bir başka demokrasi faciası ise Brexit ile geldi ve milliyetçilik hastalığına kapılmış yığınlar, “çoğunluk ne derse o doğrudur” saçmalığını bir kez daha yalanlamış oldular. Zaten 1205 yılındaki Manga Carta anlaşmasında da halk değil aristokrat sınıf kralla anlaşıp onun yetkilerini sınırlandırmaya çalışmıştı, çünkü aristokratlara göre cahil çoğunluk bu işe karıştırılmamalıydı.

Yine ABD’de daha az oy almasına rağmen ilginç seçim sistemi sayesinde seçimleri kazanan Donald Trump, cahil çoğunluğun olduğu yerde cehalet dolu insanların egemen olup halkları belirsizliğe sokabileceğinin en net göstergesi oldu. John Fred Kennedy’in de dediği gibi “demokrasilerde bir seçmenin cehaleti bütün halkın güvenliği için tehlikedir”.

Herkesin çare olarak sunduğu ve kimi zaman arkasına sığınılarak ölümün göze alındığı Demokrasi bile insanlara bunları yaşatabiliyor ise insanlar artık neye güvensin, ne yapsın? Böyle bir çaresizlik durumunda tabi ki insanlar artık hiçbir yönetim sisteminin çare olamadığını ve bunun yerine umutsuzca yönetimi değiştirmektense yönetim fikrinin ortadan kaldırılması gerektiğini düşünecektir elbette.

Toplumlar, büyüyerek ve isteyerek devletleri yarattılar, eğer isterlerse tekrar yok edebilirler. Ancak bana göre halkların hep birlikte hemde aynı anda bunu arzulaması ve hep birlikte gerçekleştirmesi imkansıza yakın gibi bir şey olduğu için anarşistler amaçlarına asla ulaşamayacak ve sadece gerektiği zamanlarda kaosun kaynağı olmakla yetineceklerdir.

Muhammed Ali Çalışkan

StratejikOrtak.com MİSAFİR YAZAR

5 YORUMLAR

  1. Bu peter kropotkin şey değil mi ya hani celal sengorun öve ove bitiremediği anarsist jeolog? Bumuymus yani o iyi adam? Adam daki kin zirve yapmış insanları hedef gösteriyor.

  2. cahillerin çoğunluk olduğu yerde cahiller iktidar olur ve daha sonra yeni tür diktatörler ortaya çıkar.
    bu kısımlar aklıma şeyi getirdi… eee… neyse şimdi durduk yere oy vermeden tutuklanmayayım 🙂

YAZIYLA İLGİLİ YORUM YAZABİLİRSİNİZ

Please enter your comment!
Please enter your name here