Türkiye Siyaseti

Politikada olgun-yetkin-dürüst insanlarla başarılı olunur. Unutmayın Anadolu’da bir söz vardır “ Gelin olacak kızın mazisine, damat olacak erkeğinde istikbaline bakılır. “

Tanımda insanla ilgili olarak belirtilen özelliklerden birisi olan “us sahibi olması” nın, insanoğlunun bilim, sanat ve ilim ile sosyalleşmesi yönünde yaptığı uğraşlardaki önemi yadsınamaz.

Tarihi boyunca insanoğlu bu önemli özelliğini kullanarak, doğanın gücü ve varoluş nedeninin gizemlerini araştırmıştır.  Önceleri bilimsellikten uzak, iyilik ve kötülük temelinde Şamanizm, Hinduizm Budizm ve diğer pagan dinleri ilkeleri doğrultusunda sürdürdükleri araştırmalarını, daha sonra tek tanrıcı monoteist dinlerin ilkeleri doğrultusunda bilimselliği kısıtlı olarak kullanarak sürdürmüşlerdir.  Ta ki, insanoğlunun us sahibi olmasının önemini kavraması sonucu ussallığı ön plana çıkarttığı 15. Yüzyıldaki Rönesans ve Reform olgusuna kadar.  Bu tarihten sonra Batıda dinselliğin yerine bilim, sanat ve ilmi önceleyen ussallık ve sanayileşme devrimi önem kazanmağa başlamıştır. 

15. yüzyıldan sonra Batı ülkelerinde insan hakları, özgürlükler, adalette eşitlik, kardeşlik ve demokrasi ilkelerinden hareketle insan toplulukları birlikte yaşama iradelerini kuvvetlendirmeğe başlamışlardır. Bunun doğal sonucu, 18. Yüzyılda özellikle Fransız devriminin sonrasındaki siyasal gelişmeler sonucu insan toplulukları iradelerini ulus devletler kurarak göstermişlerdir.  Günümüzde ise, ussallığı önceleyip sanayileşme süreçlerini tamamlamış olan ulus devletler birlikte yaşama alanlarını daha da genişleterek siyasi ve sosyal yapılanmalarını küreselleşme adı altında yaygınlaştırma aşamasına geçmişlerdir.

Ancak burada dikkat çekici olan, küreselleşmede söz sahibi olan ve bu uğurda çaba gösteren ülkelerden hiçbirisinin ülkelerindeki ulus devlet yapılanmalarını bozmamalarıdır. Bunun nedeni ya, küreselleşme yapılanmasının başarısızlığı halinde var olan yapılarını korumak istemeleri, ya da, söz konusu yapılanma sırasındaki söz sahipliklerini kaybetmek istememeleri olsa gerek.

Öte yandan, birlikte yaşam şeklindeki iradelerini Batıdakinden farklı modellerle oluşturmuş olan “BRIC”,  “Shangai İşbirliği Örgütü” adlarıyla tanınan ülkelerarası birliktelikler de küreselleşmede ortak söz ve pay sahibi olmak için uğraş vermektedirler. Amaçları, küreselleşmede Batı yayılmacılığının tekelleşmesine engel olmak istemektir.  Dünya insanlarının büyük bir çoğunluğu tarafından kabul gören ve vazgeçilemeyecek hale gelen küreselleşme konusunda söz konusu birlikteliklerin de öyle ya da böyle Batı ile anlaşmaya varacakları kanısındayım.

Yukarıda belirtilen ve küreselleşmede yer alıp söz sahibi ülkeler arasında yer almayan ülkelerden Batıdaki gibi ussallığı önceleyip birlikte yaşama iradesini gösteremeyenler, diğer bir deyişle ulus devlet olamayanlar anılan ülkelerin pazarlık konusu haline geleceklerdir.  Genellikle Afrika ve Arabistan’daki ülkelerden çoğu bu statüde olup, bunlarla ilgili oynanan oyunları günümüzde izlemekteyiz.

Bu doğrultuda;

OHAL’de gündeme bakınca Anayasa süreci çok yakında başlıyor, aslında uzun zamandır gündemde vardı bu Anayasa, ancak istenilen şekilde masaya oturtulamadı. Anayasa konusunda sağlıklı bir zemin oluşmadan sunulacak mı yoksa biraz daha bekletilecek mi bunu zaman belirleyecek ancak katılımcı bir Anayasa ve Gençlerinde söz sahibi olduğu bir Anayasa’dan mı bahis edeceğiz yoksa hiç bilgimiz olmadan “EVET” veya “ HAYIR” şıkları arasında kalıp gönül verdiğimiz parti liderlerinin bizi yönlendirmesi ile “OY “ mu kullanacağız.

Anayasa demişken;

İktidar mensubu, ‘terörle birlikte yaşamaya alışmalıyız’ diyor. İktidar terörle yaşamayı değil terörle mücadeleyi başarmalı. Bölücü terör, Türkiye’nin kalbinde Ankara’da, bakanlıklara yüz metrede eylem yapabiliyor. Bu aynı zamanda terörle mücadelede devletin kurumlarının ve istihbaratın zafiyetini gösteriyor.

Toplum olarak ciddi bir paranoya ve yakında derin bir travmanın içerisinde kendimizi bulmadan önce, sosyal devlet olma ilkelerinin hayata geçirilmesi şarttır. Bu durumda güvenlik ve sosyal adalet sağlanmalıdır.

1961 Anayasası, gerekse 1982 Anayasası döneminde verdiği kararlarıyla sosyal devlet ilkesini tanımlamaya çalışmıştır. Örneğin, 16-27 Eylül 1967 tarih ve K.1967/29  sayılı Kararında sosyal devleti şu şekilde tanımlamıştır:

“(Sosyal devlet) ferdin huzur ve refahını gerçekleştiren ve teminat altına alan, kişi ve toplum arasında denge kuran, emek ve sermaye ilişkilerini dengeli olarak düzenleyen, özel teşebbüsün güvenlik ve kararlılık içinde çalışmasını sağlayan, çalışanların insanca yaşaması ve çalışma hayatının kararlılık içinde gelişmesi için sosyal, iktisadî ve malî tedbirler alarak çalışanları koruyan, işsizliği önleyici ve millî gelirin adalete uygun biçimde dağılmasını sağlayıcı tedbirler alan adaletli bir hukuk düzeni kuran ve bunu devam ettirmeye kendini yükümlü sayan, hukuka bağlı kararlılık içinde ve gerçekçi bir özgürlük rejimini uygulayan devlet demektir”

1982 Anayasasının “sosyal ve ekonomik hakların sınırı” başlıklı 65’inci maddesi  de sosyal haklar bu niteliğini açıkça belirtmektedir, bu durum şu şekilde oluşmaktadır: “Devlet, sosyal ve ekonomik alanlarda Anayasa ile belirlenen görevlerini, ekonomik istikrarın korunmasını gözeterek, malî kaynaklarının yeterliliği ölçüsünde yerine getirilir”. “Ekonomik istikrarın korunması ” ve “malî kaynaklarının yeterliliği” ise tamamıyla siyasal iktidarın takdirinde olan hususlardır. Dolayısıyla ülkemizde sosyal devletin ne ölçüde ve hangi araçlarla gerçekleşeceğinin takdiri siyasal iktidara kalmış bir sorundur.

Anayasa Mahkemesi Anayasa’nın 17’nci  maddesinde “yaşama, maddi ve manevi varlığını koruma hakkı” Anayasa Mahkemesi 16 Ekim 1996 Tarih ve K.1996/38  sayılı Kararında şöyle belirlenmiştir:

“Anayasa’nın 65. maddesinde, devletin sosyal ve ekonomik alanlarda belirtilen görevlerini, ekonomik istikrarın korunmasını gözeterek mali kaynaklarının yeterliliği ölçüsünde yerine getireceği öngörülmektedir. Böylece, Anayasa’nın 60. maddesiyle bireylere tanınan ‘sosyal güvenlik hakkının sağlanması için alınacak önlemler ve kurulacak teşkilat bakımından Devleti görevlendirilmekte, 65. madde ile de bu göreve kimi sınırlamalar getirilmektedir. Ancak 60. madde ile tanınan ‘sosyal güvenlik hakkı’ yine Anayasa’nın 17. maddesinde düzenlenen ‘yaşama, maddi ve manevi varlığını koruma hakkı’ ile bağlantılıdır. Dolayısıyla Devlet, ekonomik ve sosyal alandaki görevlerini yerine getirirken yapacağı düzenlemelerde ‘yaşama hakkını ortadan kaldıran ya da kısıtlayan kurallar getiremeyecektir. Bu nedenle, sağlık yardımlarının yataklı tedavi kurumlarında altı ayı geçemeyeceğine ilişkin itiraz konusu kural, Anayasa’nın 65. maddesi kapsamında değerlendirilemez”

Siyasal iktidar belki yanlış bir politika uygulayacaktır. Ancak unutulmamalıdır ki, demokratik mantıkta, kendinden doğru ve yanlışlar yoktur; neyin doğru, neyin yanlış olduğuna nihaî tahlilde halk karar verir.

Muratcan Işıldak

StratejikOrtak.com MİSAFİR YAZAR

YAZIYLA İLGİLİ YORUM YAZABİLİRSİNİZ

Please enter your comment!
Please enter your name here