Lozan Hakkında Bilinmeyenler

Son yıllarda birçok kez gündeme gelen Lozan, kimilerine göre bir hezimetken kimilerine göre çok büyük bir başarıdır. Ancak buna karar verebilmek için; Lozan’a nasıl ve nerden geldiğimizi, Lozan’da hangi şartlarda mücadele ettiğimizi ve Türkiye’nin o yıllardaki mevcut siyasi durumunu göz önünde bulundurmamız gereklidir.  Öncelikle kısaca bu durumlara göz atalım:

Lozan’a nasıl ve nerden geldik ?

Bu durum iki taraf için farklı ifade edilen bir konudur. Türkiye; 1. İnönü ve 2. İnönü’den, Sakarya Savaşı’ndan, Büyük Taarruz’dan, hatta Mudanya’dan, yani kısaca Milli Mücadele’den başarılı bir şekilde çıkmış bir ülke olarak Lozan’a gitmişti. Ancak başta İngiltere olmak üzere İtilaf Devletleri Türkiye’ye, 1. Dünya Savaşı’ndan mağlup çıkmış, Sevr’i onaylamış, yani Osmanlı Devleti’nin devamı olarak bakıyordu. Bu algıyı yıkmak hiç kolay olmadı. Çünkü karşımızda İngiltere gibi, Fransa gibi, İtalya gibi siyasi açıdan güçlü ülkeler vardı. Her ne kadar Anadolu’da büyük bir direnişe imza atıp, büyük zaferler kazandıysak da, karşı taraf doğal olarak bu durumu kabullenmek istemiyordu ve elindeki siyasi gücü, bizim bu kozlarımızı kullanamamamız için kullanıyordu.

Lozan’da hangi şartlarda mücadele ettik ?

Birinci ve 2. İnönü Savaşları, Sakarya Savaşı, Büyük Taarruz nasıl ülkemizin ilk büyük askeri başarılarındansa, Lozan da ülkemizin ilk büyük siyasi başarısıdır. Yukarda saydığım nedenlerin dışında, görüşmeler süresince Türkiye’ye, 1. Dünya Savaşı’ndan sonra mağlup devletlere yaptıkları gibi, hazırladıkları antlaşma metnini önümüze koyup imzalatmak istediler. Ancak bunu kesinlikle kabul etmedik ve bu yolda mücadele ettik. Gerek İsmet Bey’in karşı tarafla eşit şartlarda mücadele ettiğini göstermek amacıyla yaptığı konuşmaları ısrarla Türkçe yapması (İsmet Bey, ileri derecede Fransızca da biliyordu. Hatta konuşma yaparken, çevirmenin yaptığı bazı hatalı çevirmeleri kendisi düzeltmiştir.) gerekse de kendisine söz verilmeyeceği halde “Lord Curzon konuşma yaparsa ben de yaparım.” diyerek yaptığı konuşma, verilen eşitlik mücadelesinin bir göstergesidir. Hatta konferansta bulunan komisyonların başkan yardımcılıklarına Türklerin getirilmesi de İsmet Bey’in baskılarıyla olmuştur, ki bence önemli bir detaydır.

Türkiye’nin o yıllardaki mevcut siyasi durumu nasıldı ?

Lozan’daki barış görüşmelerini Kasım 1922’de başlamış, antlaşma Temmuz 1923’te imzalanmıştır. Cumhuriyet ise Ekim 1923’de ilan edilmiştir. Sadece bu bilgi bile, Türkiye’nin, görüşmeler sırasındaki siyasi durumunu anlatmaya yeterlidir. Siyasi açıdan temelleri yeni atılan bir devlet ve yıllardır savaş halinde olan ve artık savaşsız bir ortam isteyen toplum… Bu nedenler Türkiye’nin, Lozan’da bütün konularda başarıya ulaşamamasında etkili olmuş ve bazı tavizler vermek zorunda bırakmıştır.

İşte kısaca bahsettiğimiz bu durumlar, Lozan’da hangi konumda karşılandığımızı, nasıl mücadeleler verdiğimizi, hangi durumlarda olduğumuzu anlamanıza yardımcı olmuştur. Şimdi Lozan’da başarılı olduğumuz meselelerden çok, başarısız olduğumuz ya da başarısız gösterildiğimiz meseleleri incelemek istiyorum.

Lozan’da çözülemeyen konular; Musul, Hatay, Adalar ve Boğazlar sorunudur.

Adalar Sorunu: Yüzyıllarca Osmanlı idaresinde kalan Oniki Ada’nın kaderi, İtalyanların Trablusgarp’ı işgal etmesinin ardından değişti. İtalyanlar Trablusgarp’ın işgalinde başarılı olamayınca, Osmanlı Devleti’ni barışa zorlamak, kısacası masa başında Trablusgarp’ı almak için Ege’de bulunan bu adaları işgal etti. Osmanlı Devleti ise her an başlaması muhtemel Balkan savaşını da dikkate alarak İtalyanlarla antlaşma imzalamak zorunda kaldı ve Trablusgarp’ı İtalya’ya bıraktı. Yapılan antlaşmada dikkat çekici bir madde daha vardı: Osmanlı Devleti, İtalyanların Oniki Ada’da bir süre daha işgalci olarak kalmasını istedi. Böylece Balkan Savaşı sırasında muhtemel Yunan işgalinin önüne geçilecekti.

Ancak her şey planlandığı gibi gitmedi. 1. Dünya Savaşı’nın patlak vermesiyle, Osmanlı Devleti ile İtalya ayrı ittifak grupları içinde birbiri ile savaşa girdi. 4 yıllık savaşın sonucunda Osmanlı Devleti savaştan mağlup olarak ayrılınca, 1923 yılında Lozan Antlaşması ile TBMM, bu adaları İtalya’ya bıraktı. Böylece Yunan işgaline karşı geçici olarak İtalya’ya bırakılmış olan bu adalar İtalya’nın egemenliğinde kaldı.

Görüldüğü üzere, Adalar ile ilgili başarısızlığı sadece TBMM heyetine yıkmak doğru değildir. Hakkımız olanı alamadık, bu doğrudur. Ama daha önceden verilen taviz ve Türkiye’nin mücadele ettiği şartlar, bu konuda başarısız olmamızı engelleyen bir unsurdur.

Ama İsmet İnönü, Adalar’dan dolayı eleştirilecekse, özellikle 2. Dünya Savaşı’ndan sonra takındığı tavır eleştirilebilir. Çünkü 2. Dünya Savaşı’nın sonuna kadar İtalya’nın işgalinde kalan Oniki Ada’nın durumu savaş sonrasında tekrar gündeme geldi. İtalya 2. Dünya Savaşı’nı kaybetti. 1946 yılında Paris’te yapılan barış görüşmelerinde Oniki Ada’nın İtalya’dan alınarak Yunanistan’a verilmesi gündeme geldi. İtalya’nın savaş sonu şartlarında galip devletlerin bu planını reddetme şansı yoktu. Adaların Yunanistan’a verilmesi yönündeki kararın gerekçesi ise adalarda yaşayan nüfusun çoğunluğunun Rum olmasıydı. Oniki Ada ile ilgili kararın verildiği Paris Barış Konferansına, aslında Türkiye de resmen davet edilmişti. Ancak İsmet İnönü’nün başkanlığında toplanan hükümet, konferansa katılmama yönünde bir karar aldı. İnönü savaşa girmeyen Türkiye’nin savaş sonunda herhangi bir çıkar peşinde koşmayacağını ifade ediyordu. Bu durum Oniki Ada ile ilgili alınan kararların tam da Yunanistan’ın istediği şekilde çıkmasına sebep oldu. Halbuki konferansa bir Türk heyeti katılmış olsaydı, en azından Ege kıyılarına çok yakın adalardan bazılarının alınma şansı olabilirdi. Çünkü yalnızca nüfus dengesine göre karar vermek, Türkiye’ye karşı bir hukuksuzluktu ve bu durum konferansta dile getirilebilirdi. Örnek olarak; Batı Trakya’daki nüfusun yüzde 80’ine yakını Türk ve müslümandı ancak Lozan Antlaşması’nda Batı Trakya Yunanistan’a bırakılmıştı. Bu da nüfus dengesinin tek başına yeterli bir gerekçe olmadığını göstermekteydi.

Ancak Türkiye’nin konferansa katılmaması bu ihtimalleri en başından ortadan kaldırdı. 10 Şubat 1947’de İtalya Paris Antlaşması’nı imzaladı ve bu antlaşmayla Oniki Ada silahsızlandırılmak şartıyla Yunanistan’a bırakıldı.

Hatay Sorunu: Mondros Ateşkes Antlaşması’ndan sonra Hatay, Suriye’den Anadolu’ya ilerleyen Fransızlar tarafından işgal edilmiştir. Burda verilen mücadeleden sonra Fransızlarla Ankara Antlaşması imzalanmıştır. Bu antlaşmaya göre ‘Çukurova Fransızlar tarafından boşaltılacak’, ‘Süleyman Şah’ın mezarının bulunduğu yer vatan toprağı sayılacak ve asker bulundurulacak’ gibi maddelerin yanı sıra, ‘Hatay, özerk bir bölge olarak Suriye’ye bırakılacak, ancak Türk kültürünü geliştirmek için her türlü kolaylık sağlanacaktır.’ İfadesi yer almıştır. Lozan’da bu durum değiştirilmeye çalışılsa da başarılı olunamamıştır.

 Mustafa Kemal Atatürk’ün, “Kırk asırlık Türk yurdu, düşman elinde esir kalamaz!” sözü, Hatay’ın Türkiye için önemli bir millî mesele olduğunu göstermiştir. 2. Dünya Savaşı’nın çıkma ihtimali üzerine Fransa 1936’da Suriye ve Lübnan’a bağımsızlık verdi. Bu arada Hatay’ı Suriye’ye bıraktı. Bu olay üzerine Mustafa Kemal Atatürk, Meclis’te yaptığı konuşmada şunları söylemiştir: “Bu sırada, milletimizi gece gündüz meşgul eden başlıca büyük bir sorun, hakiki sahibi öz Türk olan İskenderun, Antakya ve havalisinin mukadderatıdır. Bunun üzerinde ciddiyet ve katiyetle durmaya mecburuz. Daima kendisi ile dostluğa çok önem verdiğimiz Fransa ile aramızda tek ve büyük sorun budur. Bu işin doğrusunu bilenler ve hakkı sevenler, alakamızın şiddetini ve samimiyetini iyi anlarlar ve doğal görürler.”

Hatay’ın Suriye’ye verilmesini kabul etmeyen Türkiye, 9 Ekim 1936’da Fransa’ya verdiği bir notayla Suriye ve Lübnan’a yapıldığı gibi Hatay’a da bağımsızlık verilmesini talep etti. Fransa’nın olumsuz cevabı üzerine sorun Milletler Cemiyeti’ne bırakıldı. Milletler Cemiyeti ise aldığı kararla, Hatay’ın iç işlerinde bağımsız, dış işlerinde Suriye’ye bağlı olmasını kabul etti. Hatay’ın toprak bütünlüğü, Türkiye ve Fransa’nın garantisi altında olacaktı. 1937’de Türkiye ile Fransa arasında Hatay’ın yeni statüsünü belirleyen antlaşma imzalandı. Ancak bu antlaşma da uyuşmazlığı sona erdiremedi.
Almanya’nın Avusturya’yı ilhakından sonra, Avrupa’da güçler dengesi bozuldu. Avrupa’daki bu gelişmeler Türkiye ile ilişkileri geliştirmek isteyen Fransa’nın, Hatay konusundaki tutumunu yumuşatmasına neden oldu. Fransa çeşitli sebeplerle geciktirdiği Hatay seçimlerine izin verdi. Yapılan seçimler sonrasında kurulan Hatay Meclisi, bağımsızlık ilan ederek Hatay Cumhuriyeti’ni kurdu (2 Eylül 1938). Bu durumu Fransa da kabul etti.

Hatay Cumhuriyeti ile Türkiye arasında yakın ilişkiler geliştirildi. Bağımsızlıkla yetinmeyen Hataylılar, Türkiye’ye katılmak istiyorlardı. Avrupa’daki gergin durum Fransa’nın bu isteği kabul etmesini sağladı. 23 Haziran 1939’da Fransa ile Türkiye arasındaki bir antlaşmayla Hatay’ın Türkiye’ye katılması kabul edildi. Hatay Meclisinin aldığı kararla Hatay, 30 Haziran 1939’da Türkiye’ye katıldı.

Boğazlar Sorunu: Bu sorun Kurtuluş Savaşı döneminde ortaya çıkmış bir sorun değildir. Bu sorunun kökleri 18. yüzyıla kadar dayanmaktadır.

Rusya’nın 18. yüzyıldaki hükümdarı olan Büyük Petro, o dönemde Karadeniz’e, Boğazlara hakim olarak sıcak denizlere inme fikrini gerçekleştirmeye çalışmıştır. Çariçe 2. Katerina zamanında da devam eden bu politika doğrultusunda, Küçük Kaynarca Antlaşması sonrasında, Rusya’nın eline bu amacını gerçekleştirebilmek için bir fırsat geçmiştir. Aslında daha önceki bir dönemde, yani  1774 yılında da, yine Rus gemileri İstanbul Boğazı’nı kuşatma girişiminde bulunmuştur. Ancak bu kuşatma girişimi başarısızlıkla sonuçlanmıştır.

Osmanlı Devleti’nin zayıflamaya başladığı dönemlerde Boğazlar Sorunu daha da çok gündeme gelmeye başlamıştır. 1833 yılındaki Mısır Sorunu ile birlikte Rusya, emellerine bir adım daha yaklaşmak adına girişimlerde bulunmuştur. Mısır Sorunu’nda Osmanlı Devleti’ne yardım eden Rusya, karşılığında Hünkar İskelesi Antlaşması ile birlikte boğazlar üzerinde bazı konularda söz hakkı elde etmiştir. Bu dönemde daha etkin olmak isteyen İngiltere, Hünkar İskelesi Antlaşması’nın yerine başka bir antlaşma yapılması için girişimlerde bulunmuştur. Bu sırada Mısır valisi Mehmet Ali Paşa’nın yeniden ayaklanma çıkarması üzerine bu durumu fırsat bilen İngiltere, Osmanlı Devleti’ne yardım ederek 1840 yılında Londra Antlaşması’nın imzalanmasını sağlamıştır. İstanbul’un fethinden bu yana Osmanlı Devleti’nin kontrolünde olan boğazlar için bu antlaşma bir dönüm noktası olmuştur. 1841 yılında Fransa’nın da bu antlaşmaya katılmasıyla birlikte antlaşma “Boğazlar Sözleşmesi” olarak adlandırılmıştır. Bu sözleşme ile birlikte Osmanlı Devleti boğazlar üzerindeki tek hakimiyet ve söz hakkını bir anlamda kaybetmiştir. Bu sözleşmeye göre;

  • Boğazlar, Osmanlı Devleti’nde kalmıştır.
  • Ancak savaş zamanında, Boğazlar bütün devletlerin savaş gemilerine kapalı olacak, ancak ticaret gemilerine açık olacaktır.
İstanbul Boğazı

Boğazlar’ın önemi, 1. Dünya Savaşı ile birlikte daha çok ön plana çıkmıştır. 1. Dünya Savaşı ile birlikte Rusya’ya yardım bahanesiyle boğazlardan geçmek isteyen İngiltere, jeopolitik öneminin farkında olduğu Çanakkale Boğazı’na bir çıkarma yapmıştır. Ancak İngiltere’nin bu girişimi Türk askerinin başarılı savunması ile hüsranla sonuçlanmıştır. İtilaf Devletlerinden de yardım alarak tekrar taarruza geçen İngiltere, savaşın kilit noktası olan boğazların öneminin farkında olarak tekrar harekete geçmiştir. Ancak bu girişimler de başarısızlıkla sonuçlanmıştır. 1. Dünya Savaşı’nın sona ermesiyle birlikte Osmanlı Devleti Çanakkale Boğazı’nda başarılı olsa da, Almanya’nın yenilmesiyle birlikte Osmanlı Devleti de yenik sayılmıştır. Bu yenilgi sonrası Osmanlı Devleti ile Sevr Antlaşması imzalanmıştır. Bu antlaşmada Boğazlar ile ilgili de maddeler bulunmaktadır:

  • Çanakkale ve İstanbul Boğazları, tüm devletlerin gemilerine açık olacaktır.
  • Gemilerin kontrolü için Boğazların yönetimi, Boğazlar Komisyonu’na bırakılacaktır.
  • Boğazlar Komisyonu’nun başkanı iki yılda bir değişecektir. Ancak Türkiye başkan olamayacaktır.
  • Fransa, İngiltere ve İtalya boğazlarda asker bulundurabilecektir.

Boğazlar Sorunu, Lozan’da da önemli bir gündem maddesi olmuştur. Ama yine, Boğazlar Sorunu’nun, yukarda verdiğim bilgilerden dolayı, sadece TBMM Hükümeti’ne bağlamak oldukça yanlıştır. Ancak ben boğazlar sorununun, aşama aşama çözülmesi için planlar yapıldığını düşünüyorum. Çünkü gerek Lozan’da yapılan Boğazlar Sözleşmesi gerek Montro Boğazlar Sözleşmesi gerekse de günümüzde boğazlardan geçişle alakalı alternatif yollar üreterek, bu sorunu çözüme kavuşturmayı amaçlamak, bu düşüncemi destekler nitelikte atılan adımlardır. Çünkü atılan ya da atılmaya çalışılan her adım, bir öncekinden daha iyi şartlar sunmaktadır.

Musul Sorunu: Bu sorunu bilerek en sona bıraktım. Çünkü Musul, gerçek anlamda bir başarısızlıktır. Ancak bunun nedenlerine de baktığımız zaman, bütün başarısızlığı sadece TBMM Hükümeti’ne yıkmanın yanlış olduğunu göreceğiz.

Musul meselesi, Lozan’da yapılan barış görüşmelerini tıkayan, hatta görüşmelerin 1 kere kesilmesindeki en büyük etken olarak karşımıza çıkmaktadır. Çünkü ne İngiltere ne de Türkiye, Musul konusunda geri adım atmamıştır. İngiltere Musul’a stratejik bir yer ve maddi bir yapı olarak bakarken, biz vatan toprağı gözüyle bakıyorduk. Bundan dolayı, Musul konusu Lozan’da bir türlü çözüme kavuşmadı.

Musul, 30 Ekim 1918 tarihli Mondros Ateşkes Antlaşması’nın yapıldığı sırada Osmanlı Devleti’nin elinde bulunuyordu. Ancak İngiltere bu antlaşmayı hiçe sayarak, Musul’u 3 Kasım’da işgal etti. Osmanlı Devleti’nin tepkisi üzerine de bu işgalin Mondros Ateşkesi’nin 7. maddesine göre yapıldığını öne sürmüştü. Oysa Musul’da bu maddenin uygulanmasını gerektirecek hiç bir olay çıkmamıştı. Kurtuluş Savaşı sırasında, TBMM Hükümeti, Musul ile yeteri kadar ilgilenme olanağını bulamamıştı. Bu duruma; uzaklık, ulaşım eksikliği, ülkenin diğer bölümlerindeki sürekli savaş, Musul’a giden demir yolu bölgesinde Fransızlarla savaşılması gibi etkenler yol açmıştı. Bu nedenlerle, bölgenin kaderini saptama işi, Lozan Konferansı’na kalmıştı. Konferansta Türkiye, Musul ve Süleymaniye bölgeleri halkının büyük çoğunluğunun Türk ve Misak-ı Milli sınırları içinde kalan bir bölge olduğunu savunmuştu. Üstelik Mondros Ateşkesi’nin imzalandığı sırada işgale uğramamış bir bölge olması nedeniyle de, bize geri verilmesini istemişti. Irak adına mandater devlet olan İngiltere ise, bu bölgenin Irak sınırları içinde olduğunu iddia etmişti. Taraflar görüşlerinden vazgeçmedikleri ve sorun yalnız Türkiye ve İngiltere’yi ilgilendirdiği için, daha sonra sorunun barıştan sonra çözümlenmesi önerisi benimsenmişti. Lozan Anlaşması’nın 3.maddesiyle, sorunun 9 ay içinde iki devlet arasında görüşmeler yoluyla çözümü, bir anlaşmaya varılamazsa, Milletler Cemiyeti’ne bırakılması kararlaştırıldı.

Bu doğrultuda, 19 Mayıs – 5 Haziran 1924 tarihleri arasında İstanbul’da yapılan ve “Haliç Konferansı” olarak nitelendirilen görüşmelerde, İngilizler bu sorunu Milletler Cemiyeti’ne götürebilmek için, Hakkari ilinin de dinsel çoğunluğunun Süryani olduğunu savunarak, Musul ile birlikte Hakkari’nin de manda altındaki Irak’a bırakılması gerektiğini öne sürmüşlerdir. Bu durum görüşmelerin kesilmesine neden olmuştur. Bunun üzerine İngilizler, Musul konusunu  Milletler Cemiyeti’ne götürmeyi başardı. İngiltere bu kuruldan istediği kararı çıkarabilecek güçteydi. Çünkü Milletler Cemiyeti, İngiltere’nin öncülüğünde kurulmuş bir örgüttü. Aynı zamanda İngiltere hala dünyanın en büyük güçlerinden biriydi.

İngiltere, Musul bölgesinde bulunan petrol kaynaklarını ve Irak’ın stratejik önemini göz önünde tuttuğundan, Milletler Cemiyeti’nden, Musul’u kendinde, Hakkari’yi Türkiye’de bırakan “Brüksel sınırı” adını taşıyacak geçici bir kararı çıkarmayı başardı. Lahey Adalet Divanı’nın da bu kararı benimsemesi üzerine, Türkiye de bu karara uymak zorunda kaldı. Çünkü, Musul sorunu bu yönde gelişmekte ve bir Türk-İngiliz savaşı gündeme gelmek üzereyken, İngiltere, Doğu Anadolu’daki Kürt kökenli bir bölüm yurttaşı Şeyh Sait’in liderliğinde kışkırtacak ve 1925 yılı Türkiye açısından bu iç güvenlik sorununu çözme çabalarıyla geçecekti. Şeyh Sait isyanı bastırıldı ancak, Türk ordusunun olanakları yeterli olmadığından ve Şeyh Sait isyanının Doğu Anadolu’da yarattığı olumsuzlukların henüz giderilememiş olmasından dolayı, İngilizlere karşı Musul’u almak amacıyla bir savaş yapılması göze alınamadı. 1926 yılında tekrar İngiltere ile görüşmelere başlamak zorunda kalan Türkiye, 5 Haziran 1926’da imzaladığı anlaşma ile Musul’u Irak’a, dolayısıyla da İngilizlere bıraktı. Buna karşılık olarak da, Musul petrollerinden, Irak’a kalan gelirin % 10’unun 25 yıl süre ile Türkiye’ye verilmesi kabul edildi. Musul sorununun çözümüyle, Türkiye ile İngiltere arasında 1. Dünya Savaşı’ndan beri sürmekte olan çatışma dönemi de kapanmış oldu.

Görüldüğü üzere, çözüme kavuşturulamayan sorunların, sadece TBMM Hükümeti’ne bağlanması yanlıştır. Evet, Lozan’da başarısız olduğumuz bütün konularda haklıydık. Ama haklı olmak her zaman yetmez, güç de gereklidir. O dönemdeki mevcut siyasi ve ekonomik durumumuz, dış baskılar, halkın savaştan bıkmış olması ve artık barış istemesi gibi nedenlerden dolayı, antlaşmaya giden heyet ve yönetimdeki kişiler büyük bir baskı altındaydı. Ve bunlara rağmen, Lozan’da kaldırılan kapitülasyonlarla birlikte ekonomimizin bağımsız hale gelmesi bile, Lozan’a başarısız demenin yanlış olduğunu göstermektedir.

Kişileri sevmeyebiliriz, eleştirebiliriz. Ama eleştiri yaparken, yaptığı doğru işleri görmezden gelmek nankörlük olur. Çünkü önemli olan devletin bekasıdır. Devlet için, buğday tanesi kadar emek harcayan herkese saygı göstermek zorundayız.

Saygılarımla…

Metehan Arık

StratejikOrtak.com MİSAFİR YAZAR

9 YORUMLAR

  1. Öncelikle tarafsız yazısından dolayı metehan arkadaşı tebrik etme gereği duyuyorum. Her tarih yazarının olayları o günün şartlarına göre yazması günümüzü anlayabilmemiz açısından çok önemlidir. Yazı genel hatlarıyla güzel olmuş. Başarılar dilerim…

YAZIYLA İLGİLİ YORUM YAZABİLİRSİNİZ

Please enter your comment!
Please enter your name here