İkinci Dünya Savaşı ve Türkiye

II. Dünya Savaşı sırasında Türkiye’nin izlediği siyasi politikalara bakmadan önce, kısaca II. Dünya Savaşı’ndan bahsetmekte fayda var diye düşünüyorum.

II. Dünya Savaşı, 20. Yüzyılda, dünya çapında yapılan iki savaştan ikincisi olup, birçok milletin yer aldığı, 1939’dan 1945’e kadar süren küresel bir askeri çatışmadır.

Savaşa, dönemin büyük güçleri olan Birleşik Krallık, Sovyetler Birliği, ABD, Çin ve Fransa “Müttefik Devletler” olarak; Almanya, İtalya ve Japonya “Mihver Devletler” olarak katılmıştır. 100 milyondan fazla askerî personelin dahil olduğu savaşta, savaşa katılan ülkeler tüm ekonomik, endüstriyel ve bilimsel güçlerini, sivil ya da askeri kaynak farklılığı gözetmeksizin savaş için seferber etmiştir. Nükleer silahların kullanıldığı tek savaş olmakla kalmayıp, Yahudi soykırımı (Holokost) gibi kitlesel sivil ölümlerin gerçekleştirildiği II. Dünya Savaşı, insanlık tarihindeki en büyük ve en kanlı savaştır ve bu savaşta 40-50 milyon civarında insan hayatını kaybetmiştir.

II. Dünya Savaşı’na katılan devletler. Müttefik Devletler yeşil (Pearl Harbor Saldırısı’ndan sonra katılanlar açık yeşil), Mihver Devletleri mavi (işgal ve ilhak edilen devletler dâhil) ve tarafsız ülkeler gri renkle belirtilmiştir.

II. Dünya Savaşı’nın başlamasının en önemli nedenlerinden birisi, I. Dünya Savaşı’ndan sonra mağlup devletlerle yapılan, şartları ağır antlaşmalardır. Özellikle Almanya ile yapılan Versailles Antlaşması, bu duruma örnek olarak gösterilebilir. II. Dünya Savaşı’nın bir diğer önemli nedeni ise, İtalya’nın I. Dünya Savaşı sonucunda isteklerine ulaşamamasıdır. Bir diğer önemli neden ise, Japonya’nın Uzak Doğu’nun tek hakimi olmak istemesi ve bundan dolayı Avrupa Devletleri’ni burdan çıkarma isteğidir.

İşte saydığımız bu gibi nedenlerden dolayı II. Dünya Savaşı başlamıştır. Savaşın fitilini ateşleyen olay ise, Almanya’nın Polonya’ya savaş ilan etmesidir.

Savaş Yılları ve Türkiye

Türkiye Cumhuriyeti, 1920’li ve 1930’lu yıllarda, pek çok önemli iç ve dış sorunu çözümlemiş ve büyük kalkınma hareketleri gerçekleştirmiştir. Bu dönemde Mustafa Kemal Atatürk’ün “Yurtta sulh, cihanda sulh!” ilkesini kendisine temel hedef alarak dış politikayı yürütmüş ve uluslararası alanda kendine önemli bir yer sağlamıştır. Ancak Türkiye Cumhuriyeti’nin bu dış politika hedefi, diğer devletler için geçerli olmamış; Mustafa Kemal Atatürk’ün ölümünden yaklaşık 1 yıl sonra da II. Dünya Savaşı patlak vermiştir.

İç siyasetinde tek parti dönemini yaşayan ve İsmet İnönü’nün yönetiminde bulunan Türkiye Cumhuriyeti, II. Dünya Savaşı başladığında, savaşın dışında kalarak, toprak bütünlüğünü korumayı amaçlayan bir politika izlemiştir. Aslında Türkiye’nin II. Dünya Savaşı sırasındaki hedefi, “tarafsız olmaktan çok, savaşın dışında kalabilmektir”. Çünkü Türkiye, toprak bütünlüğünü korumayı amaçlıyordu ve hangi tarafın bu amacına faydalı olacağını düşünüyorsa, o tarafı desteklemesi gayet doğaldı. Ama daha 16 yıllık bir devletin böyle büyük bir savaşın yükünü kaldıramayacağı da çok açık olduğu için, savaşa fiilen girmeyi kabul etmemiştir. Tabi doğal olarak Türkiye’nin jeopolitik öneminden dolayı, Mihver ve Müttefik Devletler, Türkiye’yi kendi yanlarında savaşa sokmak için büyük çaba gösterdiler ve baskılar uyguladılar. Ancak iki taraf da bu konuda başarılı olamadı ve Türkiye, savaş sonuna kadar, savaşın dışında kalmayı başardı.

Ayasofya’nın minaresine konuşlanmış hava savunma maksatlı MG 08 makineli tüfek birliği (Eylül 1941).

Türkiye savaşın dışında kalmak istiyordu ancak olası savaşa girme ihtimalini de ihmal etmiyordu. Bu kapsamda ordunun eksiklerini gidermek üzere Almanya’dan yaklaşık 120 milyon mark değerinde silah ve savaş araç ve gereçleri siparişinde bulundu. Bunun dışında da İngiltere ve Fransa ile bir “Karşılıklı Yardım Antlaşması” da imzaladı.

Ancak bildiğiniz gibi, 1940’ta İtalya’nın Yunanistan’a saldırması, Almanya’nın ise Macaristan ve Romanya’yı işgal etmesi, bunun akabinde de 1941’te de Balkanlar’ın doğrudan ya da dolaylı olarak Almanya’nın etkisi altına girmesi, doğal olarak Türkiye’yi, İngiltere’yi ve SSCB’yi endişeye sürükledi. Türkiye’nin bu endişesi Haziran 1941’e kadar sürdü ve bu tarihte imzalanan “Türk-Alman Dostluk Antlaşması” ile, Türkiye, Almanya’nın kendisine saldırmayacağına ait güvenceyi resmen almış oldu.

Türk-Alman Dostluk Paktı imzalanırken, 18 Haziran 1941

Savaşın gidişatı boyunca iki tarafında Türkiye’yi savaşa sokma gayretleri devam etmiştir. Churchill ile İnönü, 1943’te, Adana’da buluşarak bir takım görüşmelerde bulunmuşlardır.

Yine 1943’te, Churchill, Roosevelt ve İnönü’nün katılımları ile Kahire Konferansı yapılmıştır. İnönü ise gerekli hazırlık ve yardımın gerçekleştirilmesi durumunda, savaşa girilebileceği hususunda ilk kez yeşil ışık yakmıştır. İngiltere ve ABD Dışişlerinin arka arkaya vermiş oldukları notalar sonucunda, Türkiye Almanya’ya yaptığı krom sevkiyatını 21 Nisan 1941’de durdurmuştur ve 2 Ağustos 1944’te Almanya ile ilişkilerini kesmiştir. Ancak bunu yaparken de, İngiltere ve ABD’den, savaş sonrası barış konferansında tam bir müttefik işlemi göreceğine dair güvence aldı.

Adana Görüşmesi sırasında (soldan sağa) Fevzi Çakmak, Winston Churchill, İsmet İnönü ve Şükrü Saracoğlu.

İngiltere, 20 Şubat 1945’te, Türkiye’ye bir muhtıra vererek, 25 Nisan’da müttefikler arasında yapılacak olan San Francisco Konferansı’na, 1 Mart 1945’ten önce Almanya’ya savaş ilan eden ülkelerin davet edileceğini, Türkiye’nin de bu tarihten önce savaşa girmeye karar verirse, BM Bildirisi’ne katılabileceğini bildirdi. Türkiye de bunun üzerine 23 Şubat 1945’te, Almanya ve Japonya’ya savaş ilan etti ve 27 Şubat’ta da BM Bildirisi’ni imzaladı. Bunun üzerine 5 Mart’ta konferansa resmen davet edildi ve böylece BM’nin kurucu üyeleri arasına katıldı.

İkinci Kahire Konferansı 4-6 Aralık 1943. Roosevelt ve İnönü istediklerini alırlarken, Churchill bu sonuçtan biraz hayal kırıklığı yaşadı.

Bu olaylardan çok uzun bir süre geçmeden, Almanya ve Japonya savaştan çekildi ve II. Dünya Savaşı sona erdi. Böylece Türkiye, savaşa fiilen katılmadan, II. Dünya Savaşı’nın galip devletlerinden biri olmayı başardı. Ancak doğrudan doğruya savaşa katılmasa da, savaşın bütün sıkıntılarını ve yükünü de çekmekten geri kalmamıştır.

Türkiye, savaşın dışında ve tarafsız kalmayı esas kabul etmekle birlikte, II. Dünya Savaşı’nın başlarından itibaren, olası saldırılara veya savaşa girme ihtimalinin ortaya çıkmasına yönelik, ülkeyi savunmaya yönelik her türlü önlemi almış ve bu arada seferberlik ilan etmiştir. Bütün bunlarla birlikte Türkiye, izlediği dış politikayla sıcak savaşın getirebileceği yıkım ve sorunlardan uzak kalmıştır.

Sol üstten saat yönünde: Wanjialing Muharebesi’nde Çinli askerler, I. El-Alameyn Muharebesi’nde Avustralyalı 25 poundluk top, Doğu Cephesi’nde Alman Stuka bombacı uçakları (1943-44 kışı), Lingayen Körfezi’nde Amerikan gemileri, Wilhelm Keitel teslimiyet belgesini imzalarken, Stalingrad Muharebesi’nde Sovyet askerleri

Ancak burda eleştirmek istediğim bir nokta var. Bu durumu daha önce yazdığım “Lozan Hakkında Bilinmeyenler” adlı yazımda da belirtmiştim. II. Dünya Savaşı’nın sonuna kadar İtalya’nın işgalinde kalan Oniki Ada’nın durumu, savaş sonrasında tekrar gündeme geldi. İtalya, 2. Dünya Savaşı’nı kaybetti. 1946 yılında Paris’te yapılan barış görüşmelerinde Oniki Ada’nın İtalya’dan alınarak Yunanistan’a verilmesi gündeme geldi. Adaların Yunanistan’a verilmesi yönündeki kararın gerekçesi ise, adalarda yaşayan nüfusun çoğunluğunun Rum olmasıydı. Oniki Ada ile ilgili kararın verildiği Paris Barış Konferansına, aslında Türkiye de resmen davet edilmişti. Ancak İsmet İnönü’nün başkanlığında toplanan hükümet, konferansa katılmama yönünde bir karar aldı. İnönü, savaşa girmeyen Türkiye’nin, savaş sonunda da herhangi bir çıkar peşinde koşmayacağını ifade ediyordu.

Ancak fiilen olmasa da, savaşın bitmesine kısa bir süre kala Almanya ve Japonya’ya savaş ilan eden Türkiye’nin, bu konuda takındığı tavrın kesinlikle yanlış olduğunu düşünüyorum. Toprak bütünlüğünü korumak demek, hakkımız olan yerlerden vazgeçmek anlamına gelmez. Eğer öyle olsaydı, Mustafa Kemal Atatürk, Hatay’ı, anavatana katmak için o kadar çaba göstermezdi. Konferansa bir Türk heyeti katılmış olsaydı, en azından Ege kıyılarına çok yakın adalardan bazılarının alınma şansı olabilirdi. Çünkü yalnızca nüfus dengesine göre karar vermek, Türkiye’ye karşı bir hukuksuzluktu ve bu durum konferansta dile getirilebilirdi. Örnek olarak; Batı Trakya’daki nüfusun yüzde 80’ine yakını Türk ve müslümandı ancak Lozan Antlaşması’nda Batı Trakya Yunanistan’a bırakılmıştı. Bu da nüfus dengesinin tek başına yeterli bir gerekçe olmadığını göstermekteydi.

Ancak Türkiye’nin konferansa katılmaması bu ihtimalleri en başından ortadan kaldırdı. 10 Şubat 1947’de İtalya Paris Antlaşması’nı imzaladı ve bu antlaşmayla Oniki Ada silahsızlandırılmak şartıyla Yunanistan’a bırakıldı.

Saygılar…

Metehan Arık

StratejikOrtak.com MİSAFİR YAZAR


Fahir Armaoğlu –  Siyasi Tarih

Baskın Oran – Türk Dış Politikası

www.serenti.org – II. Dünya Savaşında Türkiye’nin Dış Politikası

YAZIYLA İLGİLİ YORUM YAZABİLİRSİNİZ

Please enter your comment!
Please enter your name here