Türkiye-ABD İlişkileri: Stratejik Müttefikliğin Başlangıcı

Türkiye-ABD ilişkileri; ABD’nin İngiliz sömürgeciliğinden kurtulup bağımsızlığını kazanmasının ardından Akdeniz’e deniz ticareti atılımıyla başlar. O dönemlerde Akdeniz’de dolaşan ABD ticaret gemilerine Osmanlı hakimiyetindeki bölgelerde gerçekleştirilen korsan saldırıları ile ABD’li yetkililer Osmanlı İmparatorluğu ile ticaret antlaşması yapılmasını istemiş, fakat Osmanlı İmparatorluğu o dönem böyle bir antlaşmaya sıcak bakmamıştır. Osmanlı İmparatorluğu ile ABD arasında bir antlaşma imzalanmamış olmasına rağmen ABD ticaret gemileri Akdeniz sularına gelmeye devam etmiştir. Amerikalıların Anadolu’yu ilk ziyaretleri ticaret temelinde gerçekleşmiş ve buralardan afyon, üzüm, halı ve deri gibi malzemeler Amerikan limanlarına taşınmıştır. Bu yıllarla birlikte Osmanlı limanlarında Amerikan bandrollü ticaret gemileri sık sık görülmüş ve giderek varlıklarını arttırmışlardır.

Osmanlı İmparatorluğu ile ABD arasında artan ticari ilişkiler sonucu 1830 yılında Ticaret ve Seyrüsefain Antlaşması imzalanmıştır. Bu antlaşmayla Osmanlı imparatorluğu tarafından ABD’ye en çok gözetilen ulus statüsü verilmiş, Avrupalı devletlerin tacirlerine tanınan ayrıcalıklardan yararlanma imkanı sağlanmış ve iki ülke arasında karşılıklı diplomatik temsilcilik açılması kararlaştırılmıştır. Antlaşmaya dayanarak ABD Osmanlı İmparatorluğundaki ilk diplomatik temsilciliği maslahatgüzarlık seviyesinde 1831 yılında İstanbul’da açmıştır . Osmanlı İmparatorluğu’nun Washington’daki elçiliği 1867 yılında açılacaktı. ABD Osmanlı ilişkileri başlangıç döneminde tamamen ticaret ilişkileri çerçevesinde devam etmiştir. Bu dönemde 1832 yılında ABD’den ithalat 64.772 dolar, ABD’ye ihracat 923.629 dolar toplamda 988.351 dolarlık ticaret hacmindeyken; 19. yüzyılın sonlarına doğru ABD’den ithalat 206.350 dolar, ABD’ye ihracat 4.969.029 dolar, toplam ticaret hacmi 5.175.379 dolar olmuştur. Verilen verilerde de görüldüğü gibi yapılan antlaşma ile iki devlet arasındaki ticari ilişkiler yoğun bir şekilde artmıştır.

İki devlet arasında ticaretten sonra ilişkilerin en sık olduğu alan kültürel ilişkilerdir. Artan ticari ilişkiler çerçevesinde Osmanlı limanlarına giderek artan sayıda ABD’li misyonerler gelmeye başlamış ve gelen misyonerler Anadolu’nun dört bir yanına yayılmıştır. Amerikan misyonerlerinin temel amacı Hristiyan olmayanları Hristiyan yapmaktır. Osmanlı Devleti’nin doğu bölgelerinde özellikle Ermeni nüfusunun yoğun olduğu alanlarda yerel kiliselere desteklerde bulunulmuş ve eğitim kurumları açılması yolunda bazı faaliyetlere hız verilmiştir. Misyonerlerin Osmanlı topraklarına girdikleri ilk yıllarda düzeni bozacak hareketlerde bulunmamaları şartıyla faaliyet yapmalarına müsaade edilmiş ve misyonerlere karşı yaptıkları hizmetlerden dolayı sempati duyulmaya başlanmıştır. 1830’lu yıllardan itibaren İmparatorluk’ta İngilizce eğitim veren Amerikan okullarının sayısı her geçen gün artmış, bu eğitim faaliyetleri ilerleyen yıllarda Suriye ve Mısır’a kadar uzanmıştır. Osmanlı ve ABD arasında artan ticari ve kültürel düzeydeki ilişkilerin Osmanlı Devleti’nde milliyetçi isyanların başlama dönemine denk gelmesi ve bu dönem gerçekleşen azınlık isyanlarına Amerikan misyonerlerinin destek vermesiyle iki devlet arasında ilişkiler düşüşe geçmiştir. Özellikle Osmanlı topraklarında Ermenilerin ayrılıkçı hareketlere başlaması ve misyonerlerin bölücü Ermeni gruplara açıkça destek vermesi ikili ilişkileri bozan en önemli gelişmelerden biri olmuştur .

1.Dünya Harbi’nin başlaması, Osmanlı Devleti ve ABD arasındaki ilişkileri derinden etkilememiş, savaşa Almanya’nın yanında katılan Osmanlı Devleti ABD ile olan ilişkilerini aynı düzeyde devam ettirmiştir. Bu durum Almanya tarafından ticaret gemilerinin bombalanmasıyla savaşa girmek zorunda kalan ABD’nin 1917 yılında savaşa katılmasıyla son bulmuştur. ABD Dünya Harbi’ne katılmasına rağmen Osmanlı İmparatorluğu’na savaş ilan etmemiş fakat Osmanlı İmparatorluğu yoğun Alman baskısı nedeniyle istemese de ABD ile olan ilişkilerini kesmek zorunda kalmıştır. Buna rağmen imparatorluk içerisinde yer alan Amerikan eğitim kurumları ve hastaneleri faaliyetlerine devam etmiş, Osmanlı bu faaliyetleri engellemek için hiçbir girişimde bulunmamıştır. Savaş öncesi ve savaş boyunca yapılan Osmanlı’nın Avrupalı Devletler tarafından paylaşılma müzakerelerine ABD ilgi duymamış ve katılmamıştır. Savaş sonunda ABD’nin idealist başkanı Woodrow Wilson tarafından açıklanan On dört İlke‘de Osmanlı ile ilgili maddelere de yer verilmiştir. Bu maddelerde Boğazlar Uluslararası güvencelerle tüm ulusların gemilerine açık olmalı, Türk bölgelerinin tamamen güvenli bir egemenliğe, diğer milletlerin yoğun olarak yaşadığı bölgelerde ise özerk bir kalkınma ve gelişme fırsatına sahip olmaları gerektiği yer almıştır. Bu fikirler ışığında Wilson tarafından birtakım komisyonlar oluşturuldu ve bölgeyle ilgili raporlar hazırlamak üzere Osmanlı İmparatorluğu’na gönderildiler. Bölgede gerçekleştirilen faaliyetler sonucu oluşturulan raporlarda Ermenilerin soykırım iddialarının asılsız olduğu, Ermenilerin yoğun yaşadığı bölgelerde nüfusun sadece %25’ni oluşturduklarını ve bu bölgelerde Ermeni Devleti’nin kurulmasının olanaksız olduğunu, Türkiye’nin bölünmemesi gerektiğini, tamamını kapsayacak şekilde Amerikan mandasına alınması gerektiği bildirilmiştir. 1.Dünya Savaşı’nın sona ermesi ile Osmanlı İmparatorluğu’nun işgali üzerine harekete geçen ve ulusal kurtuluş mücadelesine hazırlanan Atatürk ve arkadaşları, Erzurum ve özellikle Sivas Kongresi’nde manda ve himayenin kabul edilemez olduğunu kesin bir dille açıklamışlardır. Zaten Amerikan kamuoyunda manda fikri çok ateşli bir destekte bulamamıştı. 1 Nisan 1920 yılında Harbord Raporu doğrultusunda Ermenistan mandası ve tüm ülkeyi kapsayacak şekilde gerçekleşmesi istenilen Amerikan mandası fikri Amerikan Senato’su tarafından reddedildi. Ulusal Kurtuluş Mücadelemizde ABD Kamuoyu tarafından bağımsızlık yönünde verilen mücadele ilgiyle takip edilmiş ve mücadelenin başarılı olacağına inanılmıştır . Bu nedenle ABD Ankara Hükümeti’ne soğuk bakmamıştır. Kurtuluş Savaşı’nın kazanılmasının ardından gerçekleştirilen Lozan Konferansı’na ABD gözlemci olarak katılmış ve Boğazlar konusunda Wilson döneminde belirlenen tavrını devam ettirmiştir.

Türkiye Cumhuriyeti ile ABD ilişkileri Osmanlı Devleti’nden sonra yoğun olmamakla birlikte kesilmeden devam etti.

Amerikan Kamuoyu’nda Ermeni lobisinin faaliyetleri ile tepkiler yükselse de genel olarak yeni kurulan devletin demokrasiyi benimsemesi bu yönde atılımlar yapması ve Atatürk devrimleri sempati ile karşılandı. İki savaş arası dönemde de ilişkiler Kurtuluş Savaşı dönemindeki gibi yoğun olmamakla birlikte devam etmiştir.

Türk Amerikan ilişkilerinin dönüm noktasını İkinci Dünya Savaşı’nın başlaması ve savaşın ardından Sovyetler Birliği’nin küresel bir güç olarak ortaya çıkması oluşturmuştur. İkinci Dünya Savaşı’nın başlamasının ardından Türkiye tarafsız kalmayı tercih etmiş ve herhangi bir ittifaka katılmayacağını net bir dille açıklamıştır. Bu süreç içerisinde İngiltere ve Sovyetler Birliği’nin Türkiye’yi savaşa sokma niyetleri ABD tarafından sıcak karşılanmamıştır. ABD savaş döneminde Ödünç Verme ve Kiralama yasası kapsamına Türkiye’yi de dahil etmiş fakat Türkiye ile Almanya arasında Saldırmazlık Paktı imzalanması nedeniyle Türkiye’yi sert bir dille kınamış ve yardımları kesmiştir. Savaşın müttefikler tarafından kazanılmasının ardından Sovyetler Birliği yayılma politikasına geçmiş ve birbirine güven beslemeyen galip devletler arasında problemler ortaya çıkmıştır.

İkinci Dünya Savaşı sırasında ABD Başkanı Roosevelt, Türkiye Cumhurbaşkanı İsmet İnönü ve İngiltere Başbakanı Churchill
İkinci Dünya Savaşı sırasında ABD Başkanı Roosevelt, Türkiye Cumhurbaşkanı İsmet İnönü ve İngiltere Başbakanı Churchill

1945 yılında ABD, Sovyetler Birliği ve İngiltere arasında gerçekleştirilen Yalta Konferansı’nın hemen ardından Sovyetler Birliği Türkiye ile aralarında bulunan Dostluk Antlaşmasının dönemin şartlarına uygun olmadığını belirterek feshettiğini açıkladı ve antlaşmanın esaslı değişikliklerle yeniden imzalanabileceğini Türkiye’ye belirtti. Sovyetlerin istediği şartlar arasında Kars ve Ardahan’ın Sovyetlere verilmesi Boğazların savunmasında Sovyetlere deniz ve kara üslerinin verilmesi ve Montrö Boğazlar Sözleşmesi’nde Sovyetler Birliği’nin taleplerine uygun değişiklikler yapılması bulunuyordu. Bu istekler ile Türkiye yüzünü günümüze kadar artarak devam edecek bir şekilde Batıya dönmeye başlayacaktı. Sovyetler Birliği’nin bu talepleri üzerine Türkiye savaşın son yıllarında iyi ilişkiler kurduğu İngiltere’den destek bekledi fakat İngiltere Dünya Harbi’nden bitmiş bir şekilde çıktığı için Türkiye’nin taleplerini karşılayamadı .

1945 yılında gerçekleştirilen bir başka konferans olan Postdam’da Sovyetlerin talepleri karşısında bir ilerleme kaydedilememişti. ABD ve İngiltere Türkiye’nin toprak bütünlüğünün korunması gerektiği konusunda net tavır içindeydiler. ABD Boğazları uluslararası bir su yoluna dönüştürmeye sıcak baksa da bu değişikliklerin Sovyetler Birliği’nin istediği gibi olmayacağı görüşünü savunuyordu. İkinci Dünya Harbi’nin ardından Sovyetler Birliği’nin yayılma emellerinin anlaşılması ve 1946 yılında İran’dan askerlerini çekmesi gerektiği yerde asker sayısını arttırmaya yönelmesi ABD ve İngiltere’nin Sovyetler Birliği’ne karşı tutumlarını değiştirdi. Tüm bu gelişmeler ışığında ABD Boğazlar konusundaki tavrını da değiştirmiş ve Türkiye’yi destekleyen bir tavır almaya başlamıştır. Amerikan’ın tavrının değişmesine neden olan sebep Sovyetler Birliği’nin Boğazlarda üs elde etmesi sonucunda Türkiye’nin korunmasız kalacağı ve İran’daki ağırlığını da arttırıp Ortadoğu’ya hakim olabileceğiydi. Bu gelişmeler yaşanırken Türkiye’nin Amerika Birleşik Devletleri Büyükelçisi Münir Ertegün vefat etmişti . ABD 1946 yılında Münir Ertegün’ün cenazesini Amerikan Donanması’nın en büyük savaş gemilerinden biri olan Missouri Savaş Gemisi ile İstanbul’a gönderilmesine karar verdi ve 1946 Mart’ında yola çıktı. ABD aynı gün Sovyetler Birliği’ne İran’dan hemen çekilmesi için nota verdi. Büyükelçimizin ABD Donanması’nın en büyük savaş gemilerinden biri ile gönderilmesi başlarda şaşkınlık yaratsa da Amerika’nın bu hareketi Sovyetler Birliği’ne karşı Türkiye’nin yanında yer almaya başladığının kesin göstergesiydi. Bu olay Türk Kamuoyu’nda büyük bir memnuniyetle karşılanmış ve ABD’ye olan sempatiler artmaya başlamıştır. ABD’nin tutumunun değişmesi Sovyetler Birliği’ni isteklerinden vazgeçirmedi ve Türkiye’ye karşı talepleri devam etti. Sovyetler Birliği’nin taleplerinin devam etmesi Türk Dış Politikası’nın batıya ve ABD’ye yakınlaşmasına neden olmuştur . Türkiye’nin ABD ile yakınlaşmasının temel nedenleri olarak Sovyetler Birliği’nden gelen talepler doğrultusunda yaşadığı güvenlik kaygısı ve ülkenin içinde bulunduğu ekonomik şartların desteğe ihtiyaç duyması olarak gösterilebilir. Türk Dış Politikası’nın Soğuk Savaş ve günümüzde izleyeceği Batı yanlısı politikalarının temelini bu iki kaygı oluşturmaktadır. Artan Sovyetler Birliği tehdidi ve Sovyetler Birliği’nin Doğu Avrupa’da yayılmacı politikalarını Balkanlara ve Ortadoğu’ya yayma ihtimali ABD’yi harekete geçirmiştir. Bölgede kritik öneme sahip olan Türkiye ve Yunanistan’ın Sovyetler Birliği hakimiyetine girmesi Batı Bloku’nun Ortadoğu ve Balkanları kaybetmesine neden olabilirdi. Bu tehlike karşısında ABD Başkanı Truman adıyla ile anılacak olan doktrini 1947 yılında açıkladı.

Missouri savaş gemisi İstanbul Boğazı'nda..
Missouri savaş gemisi İstanbul Boğazı’nda..

Truman Doktrini İngiltere’nin Ortadoğu ve Yunanistan ile Türkiye’ye yaptığı yardımlara devam edemeyeceğini ABD’ye bildirmesi üzerine açıklanmıştı . Bu dönemde Yunanistan’da merkezi hükümet ve komünistler arasında bir iç savaş yaşanıyordu ve Türkiye’de de ekonomik çöküntü bulunuyordu. Sovyetler Birliği’nin gerçekleştirdiği komünizm propagandası iç karışıklık halinde olan ve ekonomisi çökmüş olan ülkelerde karşılık buluyordu. ABD Yunanistan ve Türkiye’nin de bu tehlike ile karşı karşıya kalmaması için iki ülkeye yardımda bulunacağını açıkladı. Truman Doktrini çerçevesinde iki ülkeye toplamda 400 milyon dolarlık yardımda bulunulacağı belirtildi. (400 milyon dolarlık yardımın 300 milyon dolarlık kısmı Yunanistan’a, 100 milyon dolarlık kısmı Türkiye’ye yapıldı.) Bu yapılan yardımlar sayesinde Yunanistan iç savaşını merkezi hükümet komünistlere karşı kazanmış ve Türk Ekonomisi de rahat bir nefes almıştı. Böylece Soğuk Savaşı’ın başlangıç yıllarında jeopolitik konumu önemli olan iki ülke Batı Bloku’na kazandırılmıştı.

Aynı yıl Amerikan Dışişleri Bakan’ı Marshall bir plan hazırladı. Bu plana göre Avrupa ekonomisi savaş sonrası çökmüştü, çökmüş olan Avrupa ekonomisinde komünizm propagandası etkili bir zemin buluyordu. Amerikan mallarının pazarı da çok daralmıştı. Bunların önüne geçebilmek için Avrupa ekonomisinin kalkındırılması şarttı. Ekonomisi güçlü bir Avrupa Sovyet ilerleyişini de durdurabilirdi. Tüm bu sorunlara çözüm için hazırlanan Marshall Planı’na; Avusturya, Danimarka, Belçika,Yunanistan, İzlanda, İrlanda, İtalya, Lüksemburg, Hollanda, Norveç, Portekiz, İsveç, İsviçre, İngiltere, Fransa ve sonradan Türkiye dahil edilmiştir. Marshall Planı sadece maddi yardımları değil teknik yardımları da kapsamaktadır. Bu yardım dolayısıyla Türkiye’ye birçok askeri teçhizat verilmiştir (bunların bir kısmı hibe olarak verilmiştir). Türkiye Truman Doktrini ve Marshall yardımları ile ekonomisini bir nebzede olsa düzeltebildi.

Türk Dış Politikası Soğuk Savaş’ın başlamasıyla kendini Sovyetlere karşı yalnız hissetmiş ve Sovyetler Birliği’nden gelen istekleri geri çevirebilmek için destek arayışına gitmiştir. Bu dönemde Sovyetlerin yayılmacı politika izlemesi Türkiye’nin arayışına ABD’nin karşılık vermesiyle sonuçlanmıştır. Türk Dış Politikası güvenlik ve ekonomik kaygılarını çözebilmek için Batı’ya ve özellikle ABD’ye ihtiyaç duymuştur. Türkiye’nin jeopolitik konumu Sovyetler Birliği’ni çevrelemek isteyen ABD için önemli görülmüştür. Bu dönemde gerçekleşen Truman Doktrini ve Marshall Yardımları ile Türkiye Sovyetler Birliği’nden gelen talepleri geri çevirebilmiş, dış politikasını ABD’ye paralel olarak sürdürmeye başlamıştır. Truman Doktrini ve Marshall Yardımları Osmanlı’nın son döneminden itibaren başlayan Batı’ya ulaşma çabalarının artmasını sağlamıştır. Türk Dış Politikası için dönüm noktası olan bu yardımlar Soğuk Savaş Dönemi’nde Batı için Türkiye’yi önemli bir konuma getirmiştir. Bu iki devlet günümüze kadar bazı dönemlerde krizler yaşasa da, özellikle Türk Yetkililer tarafından ilişkilerin Model Ortaklık çerçevesine büründüğü dile getirilmektedir. Türkiye’nin modernleşmesine ve kalkınmasına önemli derecede katkıda bulunan bu yardımlar Türkiye’nin dönem dönem dış politikasını tek bir yönde belirlemesine neden olmuştur. Bu yardımlar ABD ve Türkiye arasında uzun yıllar sürecek ve günümüze kadar ulaşacak stratejik ittifakın başlangıç noktalarını oluşturmuştur.

Ahmet Güler

StratejikOrtak.com MİSAFİR YAZAR


KAYNAKÇA
• TÜRKMEN,Füsun(2012).Türkiye ABD İlişkiler.İstanbul:Timaş Yayınları
• BAL,İdris (2004).Türk Dış Politikası.Ankara:Nobel Yayın
• ERTEM,Barış(2009).Türkiye-ABD İlişkilerinde Truman Doktirni ve Marshall Planı.Balıkesir Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi.Cilt 12.Sayı 21 (Haziran 2009 )

1 Yorum

YAZIYLA İLGİLİ YORUM YAZABİLİRSİNİZ

Please enter your comment!
Please enter your name here