ABD’nin Dünya Siyasetine Girişi ve Yükselişi

ABD’NİN DÜNYA SİYASETİNE GİRİŞİ VE YÜKSELİŞİ (1800-1900)

Amerika’da, 13 koloninin Büyük Britanya Krallığından ayrılmak amacıyla 4 Temmuz 1776’da Bağımsızlık Bildirgesi ilan etmesiyle birlikte dünya sahnesine çıkışın temelleri atılmış oluyordu. Bu olay 1215 Magna Carta gibi yerel olmamış aksine diğer halklar ve özellikle Fransız aydınları için ümit kaynağı haline gelmiştir. Bağımsızlık kazanıldıktan sonra en yaygın ancak çok defa duygusal veya bilimsel olarak eleştirilen görüş, Amerika’nın 12 Mart 1947 Truman Doktrini ‘ne kadar bir izolasyon politikası izlediği, sadece 1898’de Küba’nın bağımsızlığına yardımcı olmak için, daha sonra 1. ve 2. Dünya Savaşları’na da demokrasiyi kurtarmak için katıldığıdır.

Ancak 19. yüzyılın henüz başlarından itibaren Amerika genişleme politikası izlemekteydi. Edward Everett (1794-1865) adlı bir Amerikan Temsilciler Meclisi üyesinin şu sözü yayılma isteğinin dışa vurulmasıdır: ”Genişleme, kurumlarımızın dayandığı ilkedir.” Bu bağlamda Amerika, 1803’te Lousiana, 1819’da Florida, 1845’de Texas ve 1867’de de Alaska’yı 7.200.000 dolara Ruslardan almıştır.

Rusya İmparatorluğu 1867 tarihinde Alaska'yı ABD'ye sattı. (Harita: columbia.edu)
Rusya İmparatorluğu 1867 tarihinde Alaska’yı ABD’ye sattı. (Harita: columbia.edu)

Amerika’nın bu yayılma isteğinin siyasal temelini Başkan James Monroe 2 Aralık 1823’de kendi adıyla anılan doktrinle oluşturmuştur. Monroe Doktrini’ne göre Amerika, Avrupa devletlerinin Latin Amerika kıtasını sömürgecilik konusu yapmalarına müsaade etmeyeceği gibi, kendisinin Avrupa devletlerinin işlerine karışmayacağı ve onların da Amerikan kıtasındaki ülkelere karışmamalarını istiyordu. Bu George Washington’un Veda Nutku‘nda belirttiği Avrupa’nın işlerine karışmama öğüdüyle eşdeğer nitelikteydi. Ancak bu durağan bir Amerika demek değildi. Amerika kıtasını arka bahçesi olarak görmenin ve Avrupalı devletleri bu bölgeden uzaklaştırmanın sadece bir yönüydü. Hawaii ile yapılan anlaşmada bölgede tek egemen devlet olduğunu göstermekteydi. Amerika’nın bölgede ekonomik olarak büyümesi ve siyasal anlamda genişlemesi 1861-1865 yılları arası iç savaşla duraksamış olsa da iç savaş sonrası zaferle birlikte daha da güçlenmiştir. 1890 yılında oluşan ekonomik kriz sonrası ise genişleme tutkusu Amerika kıtasını aşmıştır. Aslında bu tarihten önce de California ve Alaska’nın alınmasıyla bir Pasifik devleti de olan Amerika, Çin ve Japonya ile açık kapı politikası ile dünyaya yayılmaya başlamıştır. 1865-1900 yılları arasında yeryüzünde hiçbir ülke Amerika kadar nüfus, zenginlik ve kuvvet bakımından bu derece büyümemiştir. Maliyede J. P. Morgan, petrolde John D. Rockefeller yeni devrim ile sivrilmekteydi. 1890’ların havası ticaret yollarının ele geçirilmesi, deniz gücü, yeni pazarlar, yeni yatırım imkanları, yayılma ve misyonerlik gibi temalarla doluydu. İş adamlarında genellikle hakim olan inanç şu idi: bunalımdan kurtulmak denizaşırı ekonomik yayılma ile mümkündür. Dışa yayılmadıkça 1893 krizinin tekrarlanacağı korkusu hakimdi. Ekonomik kriz kabusu ve yayılma bağlantısını en açık şekilde Amerikan Senatörü William Frye itiraf ediyordu: “Pazar bulmalıyız, yoksa ihtilal olacak.”

Yeni teknolojik buluşların artması ve Amerika’nın hammadde kaynaklarının çok zengin olması ile endüstrileşme o derece artmıştı ki bunu sadece yayılma ile sürdürebileceklerini görmekteydiler.

Genişleme fikrinin düşünsel zeminini de “sosyal darwinizim’’ ile oluşturan Amerikan aydını politikaya etki etme çabasındaydı. Bu düşünceye göre doğadaki türler gibi, uluslar ve ırklar da hayatta kalmak için savaşır, rekabet ederdi; en güçlünün hayatta kalması kaçınılmazdı. Amerika’nın genişleyen bir dünya devleti oluşuyla ilgili her araştırmada değinilmek zorunda olunan Mahan, “Deniz Gücünün Tarihe Etkisi: 1660-1783” adlı kitabında 17. yüzyılın ortalarından itibaren İngiliz deniz gücünün gelişmesini anlatmaktadır. Anlatmak istediği deniz olaylarının basit tarihi değil, denizaşırı pazar ve sömürge elde etmek için deniz kuvvetlerinin koruduğu büyük bir ticaret filosuna ihtiyaç olduğudur. Mahan’a göre, deniz gücü sadece savaş gemileri demek değildi; ticaret gemileri ve güçlü deniz üsleri de deniz gücünün ayrılmaz parçalarıydı. Ayrıca genişlemeyi kilise de destekliyordu.

Amerikan çıkarları asıl 1898’den sonra bütün dünyaya yayılmaya başladı. İspanya ile savaş, Hawaii, Filipinler, Küba, Porto Riko ve Guam’ın ele geçirilişi, Panama Kanalı’nın açılması, Çin’de açık kapı siyaseti, 1905 Rus-Japon savaşında arabuluculuk… Bütün bunlar Amerika’nın dünya devleti oluşunun belirtileriydi. İspanya ile savaş başladıktan kısa bir süre sonra, Louisville’de çıkan Courier-Journal gazetesinin yazarı Henry Watterson, “bakkal bir ulustuk, savaşçı bir ulus olduk. Roma ile kıyaslanmayacak kadar koca bir imparatorluk oluyoruz” demekteydi. Amerika aldığı topraklar ile daha başka topraklar ve pazarlar için Asya ve Avrupa’daki diğer imparatorluklarla boy ölçüşmeye hazırlanıyordu.

Hüseyin Kaylı

StratejikOrtak.com MİSAFİR YAZAR

YAZIYLA İLGİLİ YORUM YAZABİLİRSİNİZ

Please enter your comment!
Please enter your name here