‘İnsani Müdahale’ Tartışmasının Yeniden Alevlenişi

İNSANİ MÜDAHALE TARTIŞMASININ YENİDEN ALEVLENİŞİ: 13. İSLAM ZİRVE KONFERANSI

İnsanların birçoğu için bugünün dünyası iyilik güçleri ile kötülük güçleri arasında bir mücadeledir. Ve doğal olarak hepimiz iyinin tarafında olmak istiyoruz. Kötülükle savaşmaya yönelik tek tek politikaların hikmeti suale tabi tutulabiliriz. Fakat kötülükle savaşmamız gerektiği konusunda hiçbir kuşku beslememe eğilimindeyiz; kötülüğün kimde ve nede cisimleştiği konusunda da çoğu zaman pek kuşku duymuyoruz. Peki ama kime göre iyi ve/veya kötü?

Modern dünya tarihi büyük ölçüde, Avrupa devletleri ve halklarının dünyanın geri kalanına yayılmalarının tarihi olmuştur. Yayılma, dünyanın pek çok bölgesine askeri fetihi, ekonomik sömürüyü ve kitlesel ölçekteki haksızlıkları beraberinde getirmiştir. Batı dünyasının liderlerinin, ana-akım medya ve Yerleşik Düzen entelektüellerinin retoriği, politikalarını haklı göstermenin başlıca dayanak noktası olarak evrenselciliğe yapılan çağrılarla doludur. Evrenselciliğe yapılan bu çağrının üç çeşidi vardır. Birincisi Batı dünyası liderlerinin izlediği politikaların “insan hakları”nı korumaya ve “demokrasi” denilen şeyi ileriye götürmeye yönelik olduğu iddiasıdır. İkincisi medeniyetler çatışması melununda ifadesi bulmaktadır. Bu melunda “Batı” medeniyetinin “öteki” medeniyetlerden üstün olduğu, çünkü bu evrensel değerler ve hakikatler zemininde oluşan tek medeniyetin “Batı” medeniyeti olduğu varsayılır. Ve üçüncü olarak, piyasanın bilimsel verilerinin ortaya konulması, yani hükümetlerin neo-libaral iktisadın yasalarını kabul etmek ve uygulamaktan “başka çarelerinin olmadığı” anlayışı hakim kılınmaktadır. Alışıldık argümana göre yayılma, medeniyet, ekonomik büyüme ve kalkınma ve/veya ilerleme gibi çeşitli adlarla anılan bir şeyin gelişimi sağlanmıştır. Bu sözcüklerin hepsi, üzeri çoğu zaman doğal hukuk denen şeyle kaplanmış evrensel değerlerin birer ifadesi olarak yorumlandı.

Elbette yaşananların toplumsal gerçekliği, entelektüel haklılaştırmanın dünyaya sunduğu tablo kadar anlı şanlı değildi. Bu nedenle, modern dünya sisteminin tarihi, sistemin kendisinin ahlaki niteliği üzerine sürmekte olan bir tartışmayı da beraberinde getirdi. Bu tartışmanın belki de ilk ve en büyüğü 16. yüzyılda Amerika Kıtası’nın büyük bir kısmının İspanyollarca işgal etmesi bağlamında gerçekleşti.

1492 yılında, Atlantik Okyanusu’ndan Çin’e doğru yol alan ve beklenmedik bir şekilde bugün Amerika Kıtası dediğimiz yeri bulan Kristof Kolomb, diğer İspanyolların kendisini izlemesi üzerine, felaketin başlatanı oldu. Birkaç on yıl içinde İspanyol “fatihleri(conquistador)” Amerika Kıtası’nın en büyük iki imparatorluğunun-Aztek ve İnka- siyasi yapılarını çökerttiler ve topraklar üzerinde hak iddia etmeye başladılar. 1510’da Amerika’ya atanan ilk rahip olan Bartolomé de Las Casas, 1514’te İspanya’ya dönerek Amerika’da var olan sistemin haksızlıklarını ortaya koymak için uğraş verdi. Bu uğraşı entelektüel ve sistematik olarak çürütmek isteyenlerinin en önemli ismi Juan Ginés Sapulveda oldu. 1550’de İmparator Şarlken, Sapulveda- Las Casas tartışmasındaki haklı ve haksız hususlar konusunda kendisine danışmanlık etmesi için Hint Adaları Konseyi’nden özel bir hukuk heyetini Vallodalid’de topladı. Heyet iki adamı sırayla dinledi; ama göründüğü kadarıyla Konsey’den hiçbir zaman nihai bir karar çıkmadı.

Casas’ın düşüncelerine karşı çıkan Sapulveda’nın ilk argümanına göre Amerikan Yerlileri “barbar, basit, okuması-yazması olmayan, eğitimsiz, mekanik beceriler dışında herhangi bir şey öğrenmekten aciz, ahlaki kusurlarla dolu, merhametsiz, vahşilerdi ve başkaları tarafından yönetilmeleri uygun”du. İkinci iddiaya göre “Yerliler istemese de, lekelenmiş oldukları, ilahi ve doğal hukuka karşı işledikleri putperestlik ve insan kurban etme adeti gibi kafirce suçlardan dolayı ıslah edilmeleri ve cezalandırılmaları için İspanyol boyunduruğunu kabul etmek zorunda”ydılar. Üçüncü gerekçeye göre İspanyollar, ilahi ve doğal hukuk gereğince “[Yerlilerin] her yıl putlara kurban ettiği çok sayıda masum insana çektirdiği- ve İspanyol egemenliğine girmemiş olan Yerlilerin hala çektirmeye devam ettiği- fenalıkları ve korkunç acıları engellemek”le yükümlüydüler.

Görülebileceği gibi, bunlar modern dünyada “medeni olanların” “medenileşmemiş” bölgelere günümüzde de hala devam eden “müdahaleler”i haklılaştırmak için kullandığı temel argümandır: ötekilerin barbarlığı, evrensel değerleri ihlal eden uygulamalara son vermek, zalim ötekilerin arasındaki masumları savunmak ve evrensel değerlerin yayılmasını olanaklı kılmak. T.C. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın 13. İslam Zirve Konferansı’nda dile getirdiği ve ”söz konusu ülkelerin bölgelerine çözümü doğrudan kendilerinin getirmesi gereği”, işte tamda bu tartışmanın(Casas-Sapulveda) devam ettiğini veya yeniden alevlendiğini göstermiştir.

Hüseyin Kaylı

StratejikOrtak.com MİSAFİR YAZAR

YAZIYLA İLGİLİ YORUM YAZABİLİRSİNİZ

Please enter your comment!
Please enter your name here