DAEŞ Planı: Su Savaşları ve Konvansiyonel Silah Olarak ‘Su’

İçinde bulunduğumuz yüzyılda petrol gibi enerji kaynaklarına verildiği gibi, günümüzde de su kaynaklarına küresel savaşlarda yeni bir cephe verilmek istenmektedir. Dünya devletleri baskın güçlerini ve yeni stratejilerini yer altı enerji kaynaklarından su kaynaklarına doğru yöneltmiş, bu kaynağı paylaşma ve denetleme politikası üzerine yeni planlar inşa etmeye başlamışlardır.

Çatışma potansiyeli barındıran su kaynaklarının çoğu “sınır aşan” ve “uluslararası su” konumundaki sulardır. Bölgesel düzeyde anlaşmazlık konusu olan su havzalarının başında özellikle terörize faaliyetleri yakinen görmemiz açısından Fırat ve Dicle havzası gelmektedir. Bu havzayı paylaşan Türkiye, Suriye ve Irak arasında halen su anlaşmazlıklar bulunmaktadır. Ayrıca, 2003 yılında Irak’ın ABD tarafından işgali ile ortaya çıkan durum bölgede söz sahibi olmaya çalışan terör gruplarıyla yeni gerginliklere neden olabilmektedir.

Su savaşlarının tarihsel bir gerçek olduğu konusunda ABD’li akademisyenler petrolün devlet politikalarını belirleyen önemli bir faktör olmasından daha önce, ‘ su kaynakları ve tesislerinin savaşlara neden olduğunu, ya da savaşlarda araç olarak kullanıldığını, su kaynaklarının askeri işgallerin hedefini teşkil ettiğini, kullanılabilir su kaynaklarındaki dengesizliklerin bölgesel ya da uluslararası çekişme ve çatışmaların nedenini oluşturduğunu’ söylemektedirler. Yine yıllar öncesinde ABD’li politikacıların sürekli dile getirdiği su savaşları konusunun gelecekte yaşanması kuvvetle ihtimal vurgusu bugün yaşanan hadiselerin geçmişten günümüze yansıması olarak görülebilir.

Su savaşları tezimizi bir teorinin ötesinde ciddiyet kazandırma açısından bazı kuruluşların bu konuda belirlemiş olduğu stratejilerden bahsedebiliriz. Örneğin CIA 1992 yılında Amerikan hükumeti için hazırladığı bir değerlendirme raporunda dünyanın on farklı bölgesinde azalan su kaynakları nedeniyle savaş çıkabileceğini teyit etmiştir. 1996 yılında BM Genel Sekreteri ise suyun bugün ulus-devletler arasındaki barışı ortadan kaldırabilecek en önemli tehditlerden biri olduğunu ve bu özelliği ile de Petrol savaşları tehdidinin yerini aldığını ifade etmiştir

DAEŞ’in 6 yıldır bölgede süren hakimiyeti ve DAEŞ’in bölgede ki enerji kaynakları için fırsat yaratmak maksatlı ortaya çıkarıldığı konusu herkesçe tartışılmakta ve görüş olarak ortaya konmaktadır. Bu görüşler konuyu su bağlamında incelememiz için bize iyi bir ortam sunabilir niteliktedir. Orta doğu da ki su kaynaklarının öneminin yeniden vurgulanması gerekmektedir. Su, Mezopotamya’da siyasi, ekonomik ve sosyal yaşamı ayakta tutan direk denilebilir. Suyun bu merkezi önemi ile ilişkili olarak; barajlar, göller ve sulama kanalları oldukça benzersiz amaçlara hizmet etmektedir. Bölgedeki önemli hidrolik yapıların kontrolü; sulama için su dağıtımı ve içme suyu gibi konular aracılığıyla ekonomik hakimiyet anlamında DAEŞ’e büyük bir güç vermektedir.

DAEŞ, suyu, daha önce rastlanmamış bir ölçüde savaş silahı olarak kullanmaktadır. İçme suyu kaynaklarına müdahalesi, baraj yapılarına zarar vermesi, elektrik iletişimini eline alması gibi suya ilişkin bütün olasılıkları ve kontrolleri, bir dizi tehditler oluşturmakta ve de gerçekleştirdikleri terörize uygulamalarla potansiyel güç olarak kullanılmaktadır. DAEŞ kontrolündeki bölgeler içerisinde yer alan insanların üzerinde hakimiyetini sürdürmek için kullandığı bir diğer tehdit çeşidi olarak su konusu yine başlıca unsurların arasında yer almaktadır. Şöyle ki; su gücünün yönetimi,“ihtiyaç bakımından tarımı” örgütün eline vermekte bununla da kalmamakta ve aynı zamanda örgütü, tarımsal üretim yapan “ kapsamlı ve büyük ölçekte tarım sektörünü yönetme fırsatını vermektedir.

Dicle ve Fırat başta olmak üzere su üzerine yapılan plan ve savaş aslında yeni olmamakla birlikte çok eski tarihe dayanan bir geçmişe de sahiptir. M.Ö. 1720 ve 1684 yılları arasında Hammurabi’nin torunu Abi-Esuh Babil’in bağımsızlığını ilan etme amacı ile Dicle Nehri’ni, çektiği set ile askeri bir silah olarak kullanmıştır. Fırat Nehri ise M.Ö. 2400’lü yıllarında bir askeri strateji olarak kullanılmış, Sümer şehir devletleri olan Umma ve Girsu arasında ki çatışmalarda Umma Kralı’nın düzenli olarak Fırat Nehri’nin aşağısında yer alan Girsu şehrinin sulama kanallarına su akışını engellediğini bilmekteyiz.

Suyun konvansiyonel savaş içerisinde bir silah olarak kullanılması en son düşünülen bir yöntem olsa da  DAEŞ bu yöntemi gerekli stratejik noktalarda kullanmıştır. DAEŞ, 2014 yılında Fırat nehri üzerinde bulunan Felluce  barajının kapaklarını açarak, Irak ordusunun şehre yaklaşmasını engellemiş, ortaya çıkan sel olayından 40 bin kişi etkilenmiştir. Ağustos 2014 tarihinde ise IŞİD’in kontrolü altında olan Musul Barajı, Irak’ın en büyük barajıdır. Baraj içme suyu, hidroelektrik, sulama ve taşkın koruma amacıyla inşa edilmiştir. Musul barajı gövdesi altındaki kayalar suyla tepkimeye girebilen karstik yapılardır ve zamanla karstik yapıların doğasında bulunan büyük obruklar ve göçükler ortaya çıkmaktadır. Barajın söz konusu bu sorunu barajda su tutulmaya başlandığında fark edilmiş ve 30 yıldır baraj gövdesi ve rezervuarında büyük göçükler meydana gelmiştir Baraj, çatışma sürecinde tadilat edilmemiştir. Baraj, yıkılma ihtimali ve yaratacağı taşkın nedeniyle hem Musul hem de Bağdat için büyük tehdit oluşturmaktadır.

Sonuç olarak baktığımız zaman su enerjisi terör örgütlerince kontrol altına alınmaya çalışılan enerjilerin en önem arz edenleri arasında yer alırken diğer yandan da bu organize örgütler tarafından kullanılan güçlü bir silah halini almaktadır. Günümüzde 2 milyar insan suya 1 km uzak yaşamaktadır. Yoksul ve gelişmekte olan ülkelerin nüfusunun yarısına yakını gıda ve su problemleri yüzünden sağlık sorunları yaşamakla birlikte her yıl 2 milyonu aşkın çocuk yetersiz beslenme ve  suya bağlı zehirlenmeler nedeniyle hayatını kaybetmektedir.

 

YAZIYLA İLGİLİ YORUM YAZABİLİRSİNİZ

Please enter your comment!
Please enter your name here