Amerika’nın Kürt Politikası: Geçmişten Günümüze

YPG armalı ABD Askerleri

İngiltere’nin Ortadoğu’daki mirasını devralan ABD’nin Kürtlere ilgisi kimi zaman SSCB/Rusya ile çekişmesinin bir yansıması, kimi zaman da bölge ülkelerine yönelik politikalarının bir parçası oldu. Ama bu ilgi her durumda araçsaldı.

Amerikalıların Kürtlerle tanışması her ne kadar 19. yüzyıl sonlarında Doğu Anadolu’da açılan yatılı Amerikan misyoner okullarına değin gitse de, ABD’nin bu dönemde hem bölgeye yönelik özel bir ilgisinin olmayışı hem de dış politikada benimsediği yalnızcılık politikasının sonucu bir Kürt politikası izlemediğini söyleyebiliriz. 2. Dünya Savaşı’nın ardından ABD’nin artık süper güçlerden biri olması ve bu bağlamda diğer süper güç olan SSCB’nin Ortadoğu’ya yayılma çabalarını engelleyecek politikalara (çevreleme politikası) ve araçlara ihtiyaç duyması, kaçınılmaz olarak İngiltere’nin Ortadoğu’daki mirasını devralmasına yol açtı.

Gerçekten de 1956’da (Süveyş Krizi) İngiltere’nin Ortadoğu’daki misyonunu bırakmasının ardından ABD, 1957’de Eisenhower Doktrini ile birlikte Ortadoğu’ya özel bir önem vermeye başladı ve İngiltere’nin Ortadoğu’daki mirasını hemen her şeyiyle devraldı. Gerçi ABD’nin bu mirasın içinde Kürtlerin de olduğunu görmesi biraz zaman aldı. Çünkü gerek Türkiye’nin 1952’de NATO üyesi olması, gerek Irak’ın 1955’te Bağdat Paktı’nda yer alması, gerekse 1954’ten itibaren İran’da Şah’la kurulan iyi ilişkiler ABD’nin Kürtlerle ilgilenmesini engelledi. Fakat 1958 sonrası SSCB’nin Irak’la kurduğu ilişkiler ABD için önemli bir endişe kaynağıydı ve bunu engellemek istiyordu. ABD işte bu çerçevede Irak Kürtleri ve liderleri Molla Mustafa Barzani ile temas kurmaya başladı. Böylece ABD de, İngiltere gibi bölge politikasının bir unsuru olarak Kürtlerden yararlanabileceğini keşfetmiş oldu.

Fakat Amerikalıların Kürtlerden yararlanma çabaları, İngilizler gibi sadece bölge ülkelerine bir baskı ve pazarlık aracı olarak değil, aynı zamanda küresel güç mücadelesinin bir parçası olarak da kendini gösterdi. Bu çerçevede ABD’nin Kürtlere ilgisi kimi zaman SSCB/Rusya ile çekişmesinin bir yansıması, kimi zaman da bölge ülkelerine yönelik politikalarının bir parçası oldu. Ama bu ilgi her durumda araçsaldı.

Öte yandan ABD değişik ülkelerdeki Kürtlere, değişik dönemlerde değişik politikalar geliştirmeye çalışmışsa da, uzunca bir süre (2000’lere değin) bu politikaların odağında Irak Kürtlerinin olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır. Kuşkusuz ABD Türkiye, İran ve Suriye’deki Kürtleri ve Kürt hareketlerini her zaman takip etmiştir. Fakat bu takip, büyük oranda ABD-Türkiye ve SSCB-Suriye-İran ilişkilerinin çerçevesiyle sınırlı kalmıştır.

ABD Türkiye’deki Kürtleri takip ediyor

ABD ilk önce Türkiye’deki Kürtleri takibe başladı. ABD’nin bu yöndeki ilk çalışmaları, Türkiye’nin NATO’ya kabul edildiği zamana kadar gider. Fakat burada daha çok Kürtlerin durumuna ilişkin tespit çalışmaları söz konusuydu. Gerçi bu çalışmalar sonunda Kürtlerin Türkiye için sorun olabileceğinden hareketle 1960 başlarında Kürtlere birtakım kültürel kolaylıklar gösterilmesine ilişkin öneriler getirilmişse de, bunlar Türkiye tarafından reddedilince 1980’lere değin bir daha bu konu açılmadı. Çünkü Soğuk Savaş’ın getirdiği bloklaşma ve stratejik bağımlılık, müttefikler arasında bu tür “hassas konular”ın uzun yıllar gözardı edilmesini gerektirmişti.

1980’lerde PKK’nın terör eylemleri başlayınca ABD insan hakları ihlalleri çerçevesinde Kürtlerle biraz daha yakından ilgilenmeye başladı. Fakat hâlâ Soğuk Savaş yılları devam ediyordu ve Türkiye, ABD için çok değerliydi. O nedenle bu ilginin sadece insan hakları ihlallerinin tespit edildiği bağlayıcı olmayan ülke raporlarıyla sınırlı kaldığı görülür. Bununla birlikte 1987’den itibaren bu raporlarda kullanılan dil oldukça eleştirel ve Türkiye’yi rahatsız edecek türdendi. Örneğin, ayrılıkçı Kürt gerillalarından, Kürt etnik kimliğine dönük Türkiye’nin baskıcı tutumundan bahsediliyordu ki, bunlar Türkiye’nin resmi protestolarına yol açmıştı.

1990 başlarından itibarense ABD Kürt konusunu daha yüksek sesle dile getirmeye ve ikili ilişkilerin bir unsuru olarak görmeye başladı. Bu ilginin esas nedeni, Kürt hareketinin hatırı sayılır bir hal almış olması ve tabii Irak’a ilişkin gelişmelerdi. ABD, özellikle Irak’ta Saddam’ın aşırılıklarını engellemek ve gerekirse ona karşı kullanmak için gelişmekte olan Kürt hareketini etkisi altına almak istiyordu. Ayrıca yakın bir gelecekte SSCB tehlikesini üzerinden atan bir Türkiye’nin kendisine olan bağımlılığının azalması, Soğuk Savaş sonrası dönemde ABD’nin Orta Asya ve Ortadoğu’daki çıkarları açısından Türkiye’nin kilit rol oynayacağını düşünmesi de ABD’yi Kürtlerle ilgilenmeye iten diğer nedenlerdi. Bütün bunlardan ötürü ABD, bir yandan “Kürt kozu”nu elinde bulundurmak isterken öte yandan Türkiye’yi de küstürmek istemiyordu.

Bu güdülerle ABD, PKK ile Kürt sorunu arasında bir ayrım yapmanın yollarını aramaya başladı. Bu çerçevede resmi olarak PKK’yı terör örgütü ilan ederek Türkiye’nin terörle mücadelesini de desteklediğini ortaya koydu. Ama öte yandan siyasi ve kültürel temelli Kürt hareketlerine yakın ilgi göstermeye başladı. Bu bağlamda ilk sinyallerse 1989’da alındı. Amerika’nın Sesi radyosundan Kürtlerle ilgili yayınlar yapılmaya başlanırken, Paris’te düzenlenen Uluslararası Kürt Konferansı’na ABD Senato Dış İlişkiler Komisyonu Başkanı Claiborne Pell bizzat katılarak bir konuşma yaptı ve Senatör Edward M. Kennedy de bir mesaj gönderdi. Aynı yıl ABD Kongresinde Kennedy ve Yahudilerin öncülüğünde bir Kürt lobisinin temelleri atıldı. Bu lobinin girişimiyle 1989’da Senato İnsan Hakları Komisyonunda Kennedy ve Danielle Mitterrand’ın da birer konuşmayla katıldıkları, “Tehlikedeki Halk: Kürtler” konulu bir de konferans yapıldı.

Tüm bunlarla ABD’nin, 1991’e kadar Türkiye’deki Kürtlere ilişkin yaklaşımını uygulamaya dönük bir politikaya dönüştürdüğünü söylemek zor. ABD yönetimi Körfez Savaşı’na kadar Kürtler konusunda “bekleyip görmek” istiyordu.

ABD Irak Kürtlerini doğrudan destekliyor

ABD’nin Kürt politikası açısından esas ilgi odağını Irak Kürtlerinin oluşturduğu açıktı. Zaten 1960’lardaki ayaklanmalar sırasında Barzani ABD’den de yardım istemişti. Fakat 1970 başlarına değin ABD Kürtlere sözlü desteğini iletmekle birlikte hiçbir yardımda bulunmamıştı. Fakat 1968’de Baas Partisi’nin iktidara gelmesiyle Irak’ın SSCB’yle ilişkilerini geliştirmesi, ABD’nin Kürtlerle doğrudan temas kurması için yeterli bir nedendi. Özellikle de Irak’ın 1972’de SSCB ile “Dostluk ve İşbirliği Anlaşması” imzalamasının ardından Kürtler ABD’ye, ABD de Kürtlere yaklaştı.

Mesud Barzani

Kürtler açısından bakıldığında, o zamana kadar Irak’a karşı SSCB desteğiyle ayakta kalan Molla Mustafa Barzani, bu desteği yitirince İran’ı ve o dönemde onun hamisi ABD’yi doğal müttefik olarak gördü. Barzani İran’daki ABD yetkilileriyle görüşerek kendilerine yardım verilmesi halinde büyük bir ayaklanma çıkartabileceğini; dahası, ABD’den başka hiçbir güce güvenmediğini ve hatta başarılı olmaları halinde ABD’nin 51. eyaleti olmaya bile hazır olduğunu söyledi.

ABD ise Irak’ın SSCB ile anlaşması sonucu Doğu Bloku’na kaymasını önlemek ve bu amaçla Irak yönetimini sıkıştırmak için Kürtleri kullanabileceğini düşünüyordu. Ayrıca ABD’nin bölgedeki sadık müttefikleri İran, Şatt-ül Arap sorunu nedeniyle, İsrail de Arap devletlerini zayıflatma politikası çerçevesinde Irak’a karşı Kürtleri destekleme konusunda ABD’yi teşvik ediyorlardı. Nihayet 1973’te Başkan Richard Nixon’ın Şah’la görüşmesi sonucu Kürtlere yapılacak 16 milyon dolar tutarındaki bir yardım paketi üzerinde mutabakata varıldı. Bu yardımdan ne Dışişleri Bakanlığı’nın, ne de bu konularda onayı gereken Beyaz Saray’ın ilgili komitesinin haberi vardı. ABD, bölgede Kürt kartını oynarken Türkiye’yi ve Arapları rahatsız etmek istemiyordu.

Böylece ABD, Sovyet yörüngesine oturmuş olan Irak’ı sıkıştırmak ve biraz da cezalandırmak için Barzani’nin yardım talebine olumlu karşılık vermiş oldu. Fakat ABD’nin Kürtlere yaklaşımı oldukça pragmatik bir unsura dayanıyordu ve bu unsurdaki değişim her an Kürtlerin gözden çıkartılmasına yol açabilirdi. Bir başka deyişle, ABD için Kürtler Irak’ta artan Sovyet nüfuzunu kırmanın bir aracıydı ve eğer Irak yeniden Batı yörüngesine alınabilirse Kürtler gözden çıkartılabilirdi.

Sonuçta İsrail-İran-ABD desteğini arkasında bulan Barzani sözünü tutarak, 1974’te Irak’ın yaptığı özerklik önerisini reddedip büyük bir ayaklanma başlattı. Fakat bir süre sonra bölge politikasının öznesi olan devletler arasında anlaşma sağlanınca, yine bölge politikasının nesneleri olan Kürtler yüzüstü bırakıldılar. 1975’te İran ve Irak arasında sınır sorunlarının barışçı yollardan çözümünü, Irak aleyhine bazı sınır düzenlemelerini ve İran’ın Kürtlere desteğini kesmesini öngören Cezayir Protokolü’nün imzalanmasıyla birlikte, uzayan çatışmaların bir sonuç vermeyeceğini gören ABD de Kürt hareketine verdiği yardımı kesti ve ayaklanma arkasında 50 bin ölü bırakarak bastırıldı. “Kürdistan’ın özerkliği için verilen mücadelenin sona erdiğini” açıklayan Barzani, Kissinger’a yazdığı mektupta, “ABD’nin Kürtlere karşı ahlaki ve siyasi bir sorumluluğu olduğunu” söylerken, Kissinger da ona “gizli servis operasyonlarının bir hayır işi olmadığını” hatırlattı. Bundan sonra, beklendiği gibi, Irak Sovyet yörüngesinden çıkmaya başlayınca, ABD-Irak ilişkilerinde de belirgin bir iyileşme oldu.

Böylece Kürtler, bir kere daha dış desteğin geri çekilmesiyle başarısızlığa mahkûm olurken, hastalığını tedavi ettirmek üzere İran’a, oradan da ABD’ye giden Barzani, 1977’de başkan seçilen J. Carter’a yazdığı iki mektupta, bir yandan eski yönetime ilişkin sitem ve hayal kırıklıklarını öte yandan yeni yönetimden beklentilerini dile getirmeye devam ediyordu. Kürt halkının bir özerklik düşü olduğunu, ABD’nin bu konuda kendilerine söz verdiğini, fakat önceki yönetimin Kürtleri feda ettiğini belirten Barzani, şimdi yeni yönetimin bu sözü tutacağından emin olduğunu, bundan sonra ABD’nin insan hakları öncelikli dış politikasının Irak Kürtleri için de geçerli olması gerektiğini söylüyordu. Ama Barzani’nin çabaları boşunaydı; çünkü yeni yönetim Kürt dosyasını çoktan kapatmıştı. Barzani ise bu sitemkâr duygular içinde 1979’da Amerika’da hayatını kaybetti. Bu sefer de ABD tarafından aldatılan Kürtlerin payına yine hayal kırıklığı ve hüsran düşmüştü. Bundan sonra ABD bir süreliğine Kürtleri unutacaktı.

ABD her şeye rağmen PYD/YPG’yi destekliyor

İşte tam böyle bir ortamda Suriye’de devam eden iç savaşın seyri ABD’ye yeni imkânlar sunuyordu. PKK’nın Suriye kolunu oluşturan PYD, oldukça pragmatik bir politika izleyerek Şam yönetimi ve tabii onun destekçileri olan Rusya ve İran’la iyi ilişkiler geliştirmiş, ayrıca Barzani’nin Suriye’de desteklediği Kürt grupları da etkisiz hale getirerek burada Kürtlerin tek temsilcisi haline gelmişti. Dahası, bu örgüt PKK ile doğrudan bağlantılı olduğu için Türkiye’ye de açık bir tehditti. Öte yandan IŞİD’in Suriye’de ilerlemesi ve Kürt bölgelerine de saldırmasıyla PYD burada IŞİD’i durduracak yegâne örgütlü güç olarak öne çıkıyordu. Dolayısıyla PYD/YPG, ABD’nin bölgede oluşan Kürt denklemine yeniden dâhil olabilmesi için, bu bağlamda Türkiye’ye ve Barzani’ye ve aralarında gelişen işbirliğine karşı kullanılabilecek çok işlevli bir fırsat sunuyordu. ABD elbette bunu değerlendirmek isteyecekti.

YPG’ye teslim edilen yeni bir zırhlı araç

Her şeyden önce, PYD/YPG Kürt denklemini lehine çeviren ve Batı’nın kontrolünden çıkmaya çalışan Türkiye’ye karşı çok işlevsel bir araçtı. PYD/YPG’nin izlediği politikalar özellikle Türkiye’de Çözüm Süreci’nin sonlandırılmasında ve terörün tırmanmasında çok etkili oldu. ABD, PYD üzerinden PKK’ya göz kırpmıştı. Arkasında Rusya’nın yanısıra ABD’nin desteğini bulan ve bunu tarihi bir fırsat olarak gören PKK ise, Türkiye’nin kurmuş olduğu çözüm masasını devirerek var gücüyle bir “Kuzey Suriye” oluşturmaya ve burada kendi ideolojisine göre kurduğu “demokratik özerk yönetim”leri Türkiye’deki Kürt bölgelerine yaymaya kalktı. Böylece terörün yeniden tırmanışa geçmesiyle bölgede “özerk dış politika” izleyen (pratikte ABD’nin kontrolü dışında anlamına geliyor) Türkiye’nin nüfuzu sınırlandırılabilirdi.

İkinci olarak, ABD desteğini alan PYD/YPG aracılığıyla Türkiye’nin müttefiki haline gelen Barzani’nin Suriye’deki etkisi neredeyse tamamen kaybolmuş ve Türkiye üzerinden petrol satma girişimleri de büyük oranda engellenmişti.

Üçüncü olarak, Amerika PYD/YPG üzerinden Suriye’de Rusya ile aleyhine değişen dengeleri yeniden kurabilme şansını yakalamıştı. Bir başka deyişle, ABD’nin PYD/YPG’ye olan neredeyse koşulsuz desteği, Rusya’nın buradaki etkisini de sınırlıyordu. Ve eğer Suriye’de bir Kürt özerkliği olacaksa -ki bu çok mümkün gözüküyor- bu tamamen Rus nüfuzuna terkedilemezdi. Son olarak, PYD/YPG Amerika için IŞİD’e karşı kullanabileceği sahadaki en önemli güçtü.

Kısacası, ABD için PYD/YPG, Türkiye’yi, Barzani’yi, bu ikisi arasındaki işbirliğini, IŞİD’i ve hatta Rusya’yı dizginlemede oldukça işlevsel bir araçtı. Bu kadar çok fonksiyonlu bir araç elbette kaderine terkedilemezdi ve ABD Türkiye’nin bu örgütün PKK terör örgütünün bir kolu olduğu yönündeki tüm ısrarlı çabalarına rağmen, bunu tamamen görmezden gelerek, hatta Türkiye’yi karşısına alma pahasına, PYD/YPG’ye doğrudan destek vermeyi sürdürdü. Dolayısıyla ABD’nin PYD/YPG tutkusu, bekleneceği üzere, Kürt ideallerine olan ilkesel bağlılığının değil, bölgenin değişen realpolitiğinin bir ürünüdür; konjonktüre göre yine değişebilir.

Kaynak: Al Jazeera

1 YORUM

  1. tabi sizde hiç kabahat yok size göre kürtler hain işbirlikçi abd emperyalizmin uşağı. siz değilmiydiniz kuran namaz ve ezanı yasaklayan camileri ahır yapan şapka giymeyenleri asan..sizden daha iyi uşak olmaz. AbD için kore afganistana asker yollayan sizler uşak olmuyacaksınız ama mazlum kürtler uşak ha. Kürtlerin dilini kimliğini yasakladınız suriye ırak ta aynısını yaptı kürtleri asimile etmek için sonuç ortada aha zalimlerin sonu ırak ve suriye nin hali. sizIn planınız varsa yüce Allahın da planı var ırkçı kemalist din düşmanları.

YAZIYLA İLGİLİ YORUM YAZABİLİRSİNİZ

Please enter your comment!
Please enter your name here