Suriye’de Şehir Savaşları: Bölgesel Tiranlıktan Ülkesel Tiranlığa

Milattan önce 7000’li yıllarda uygarlıkların gördüğü en büyük şehirlerden birisidir Eriha. Filistin’in Batı Şeria bölümünde yer alan ve 2000 kişilik nüfusa sahip olan bu şehir tarihin en çok işgal edilen topraklarıdır. Günümüze kadar sirayet etmiş olan bu talihsiz özellik ne yazık ki bugün bütün Ortadoğu ülkeleri tarafından paylaşılmakta.

Değişen tarih ve değişmeyen topraklarla birlikte bölgede farklılaşan başka bir hadise var bu hadisenin adı “dördüncü nesil savaş konsepti”. Uzunca bir savaş dönemine sahip olmakla birlikte terörizmi kullanan, ekonomik güce, politik etkiye, gelişmiş askeri teknolojilere sahip olan zaman zaman konvansiyonel olup tam bir asimetrik yapı özelliği ile “vekalet savaşlarının vekaletçisi” olarak hemen yanımızda sirayet eden içerisinde bulunduğumuz bu karmaşık dönem adeta franchising bir örgütlenme yapısına sahiptir.

Mart 2017, Suriye Son Durum Haritası

Bulunduğumuz yüzyıl içerisinde bugünümüze yansıyan bölgesel sorunları bu karmaşık argümanlar içerisinde anlamak ve algılayabilmek, Türkiye’nin jeopolitik önemini anlamak ve bölgedeki önemini iyi analiz etmekten geçmektedir. ‘‘Vekalet’’ savaş taktikleri ile küresel odaklı yaklaşımların derin etkilerinin hissedildiği bölgede yaşamak, sürekli değişikliğe uğrayan konjonktürlere ve planlara uygun politikalar üretmek ayrıca da bir jeopolitik yaklaşımlarda bulunulmasını gerektirir.

Özellikle bölgede yaşanan şehir savaşlarının ‘‘Tiranlığa’’ evrilmesi ile birlikte her geçen gün daha karmaşık ve kanlı hale gelmesi yeni güvenlik arayışlarını politik ve stratejik planlama alanlarında risklerin göz önüne alınarak değerlendirilmelerine ihtiyaç duymuştur.

Güvenlik bağlamında yapılan stratejiler özellikle sınır ötesi operasyonlarla birlikte Türkiye’nin bu konuda ne kadar kararlı olduğunu göstermektedir. Özellikle Fırat Kalkanı güvenlik bağlamında sınır korumasının ne kadar önemli  olduğuna dikkat çekmiştir. El-Bab ile birlikte Kilis-Gaziantep sınırında DAEŞ’e karşı alınan güvenlik hattı sağlanmıştır. Bu bağlamda baktığımızda terör ile mücadele kapsamında yeni bir strateji uygulayarak Re-aktif durumdan Pro-aktif hale geçilmiş  ve terör odakları sınır dışında imha edilmeye başlanmıştır.

Türkiye El-Bab’da ki başarısı ile bölgede güç kazanımı sağlamış sahada yer alan diğer unsurlara etkili şekilde ben buradayım demiştir. Ayrıca bölgenin kapısı olarak önemli bir konuma sahip olan El-Bab’ın alınması ile  DAEŞ’e Rakka’dan gelen mühimmatların önü de kesilmiş oldu. DAEŞ’in bölgeye hakim olmak istemesi, yoğun çatışmaları ve direnişleri de bölgenin ne kadar öneme sahip olduğunu göstermektedir.

Başka bir bağlamda bakıldığında El-Bab puzzle parçalarından sadece bir tanesi. Afrin, El-Bab, Menbiç ve Cerablusa  kadar uzanan koridor ilk bölge. Kobani, Tel Abyad ve Kamışlıya kadar olan kısım Kobani kantonu dediğimiz yer ikinci bölge ve Kamışlı sonrası Haseke ile birlikte Cizre Kantonu ise son bölge. Bu hattın genel tarifine bakarsak Türkiye sınırları ve Irak Kürdistan’ından başlayan, Rojova yani Suriye Kürdistan’ından geçen Afrin tarafından Lazkiye’ye ulaşan bir hat ve sonrasında Akdeniz’e sadece 30 km kaldığını görüyoruz.

İran’dan başlayıp Rojova üzerinden Kobani ve Afrin kantonlarının içinden Lazkiye’ye gelen bir enerji hattının üzerinde verilen şehir savaşlarını enerji ve terör bağlamında incelediğimizde daha da manidar olduğunu anlıyoruz. Ve Türkiye El-Bab’a girerek emperyalizmin bu topraklara ısmarlama giydirdiği elbiseyi bir ucundan yırtmaya başladığını söylesek çok doğru bir tespitte bulunmuş oluruz.

Enerji hatları ve kantonların ortak bir alanda birleşmesi ile değişen savaş stratejileri bir başka olgu olan ‘‘şehir devletleri’’ kavramını ortaya çıkarmaktadır. Enerji sahası üzerinde savaşan terör unsurları merkez konumunda bulunan şehirlerde yaptığı çatışmalar sonucu o noktaları şehir devletine çevirme gayreti içerisine girmekte ele geçirdikleri şehir merkezlerini ve etrafında oluşturdukları küçük alanları denetim altına alarak şehir devlet haline getirmektedir.

Çok yönlü şekilde finanse edilen DAEŞ terör organizasyonu örneğin Musul kentinde buğday üretimi yapma, balık çiftliklerini kullanarak balık üretmekte, vergi toplama ve petrol gelirleri de dahil olmak üzere yıllık 1 milyar dolardan fazla gelir elde etmekte. Bölgelerin kritik şehirlerinde yapılanma ve devlet olma yoluna giden terör örgütleri şehirleri daha nizami ve profesyonelce yöneterek askeri ve ekonomik durumlarını güçlendirmekte kaynaklarını daha da artırmaktadır.

Suriye’de ortak düşman olarak ilan edilen DAEŞ vesilesi ile Ortadoğu da bulunan ülkelerin politikaları ve stratejileri terörizmi bitirip sükuneti sağlamak olması gerekirken birbirlerine olan tutumu, yaklaşımları ve vekaletlerle sürdürdükleri savaş tamamen başka bir alana kaymış enerji ve ekonomi üzerine kurulu hale gelmiş durumda.  Öyle ki, çıkar amacıyla sahada yer alan ülkelere ve destekledikleri gruplara baktığımızda bunu net bir şekilde görebiliyoruz.

Rusya politikası ve uygulamalarına baktığımızda; Suriye’de PYD’ye olan yaklaşımları ve politikası, Esed rejiminin ayakta kalması doğrultusundaki stratejisi kapsamında değerlendirilebilir. Rusya Kuzey bölgesinde muhalefete karşı PKK’nın Suriye’deki uzantısı PYD’yi Esed rejiminin iktidarda kalması yönünde strateji oluşturup bu istikamette desteklemeyi tercih etmiş ve desteklemiştir.

Suriye Kürtlerinin muhalefete katılmasını engelleyen PYD, Esed rejiminin ve aşırılık yanlısı unsurlar karşısındaki konumunun etkisi ile bölgede öne çıkmış, iç savaşı yönlendiren küresel ve bölgesel güçlerin kullanabileceği bir aktöre dönüşmüştür. Rusya da yıllardır süregelen Akdeniz’e inme hayalini Suriye’de askeri üslerini koruma hedefiyle Suriye iç savaşında IŞİD, ve el-Kaide bağlantılı diğer radikal unsurların öne çıkmasıyla PYD’ye destek vermeye başlamıştır.

İran politikası ve uygulamalarına baktığımızda; Suriye üzerinde önemli yatırımlarının bulunması ve Akdeniz’e açılan bir kapı olarak Suriye’yi kullanması ve  İran’ın Şii Hilalinin bir parçası olan Suriye’de etkinliğini yitirmesi büyük bir stratejik kayıp olacaktır. İran’ın Stratejisi gereklerinden bir tanesi de Esed rejimini herkese karşı desteklemesi ve  İran’ın generalleri ile askeri gücünü Suriye’de sahaya sürmesidir.

İran’ın bir diğer stratejisi iseTürkiye-İran ilişkilerinde PKK’nın İran’daki uzantısı olan PJAK’ la ateşkes sürecine girip PKK’yı Türkiye’ye karşı bir koz olarak elinde bulundurmak istemesi. İran böylece PKK’nın eylem kapasitesini artırmakta, bir yandan da PYD’nin Suriye’deki operasyonlarında daha başarılı olmasını sağlamaktadır.

Amerika’nın ise vekalet savaşı sürdürdüğü saha gücü PYD ile bölgede varlığını sürdürerek hem Ortadoğu da söz sahibi olarak kalmayı hem de Asya-Pacific odaklı politikaları gereği bölgeye yakın yerlerde konuşlanmayı hedefliyor.  Amerika bölgede geçmişte kaybettiği savaşların intikamını vekaleten sürdürdüğü savaşlarla alma noktasında da ayrıca yol alıyor.

Türkiye’nin kendi ordusu ile sahada bulunmasının amacı ise ülke güvenliğini ve bölünmez bütünlüğünü sağlamak. Bölgede ki vekalet savaşları ile rakiplerin iç içe geçtiği alanda terör örgütlerinin asimetrik tehdit unsurunu göz ardı ederek sahada kullananlar ve bu asimetrik unsurları askeri teçhizatlar ile donatanlar ise terör örgütlerinden devasa ordular ortaya çıkararak güvenliğin sağlanmasını tamamen zorlaştırıyor.

DAEŞ Üzerine Muhtemel Tezler

İlk Tez; DAEŞ ilk ortaya çıktığı günden bugüne toprak kaybetse de bölgede varlığını korumaya devam edecek. DAEŞ’e karşı yapılan operasyonlar başka terör örgütlerinde yapıldığı sürece başarısız olacağı tarafımızca öngörülmektedir. Bu Tezimizi Afganistan’da ki gelişmelerle örneklendirmek düşüncelerimizi ciddi şekilde destekleyecektir. Afganistan’da 2001 yılında başlayan Taliban ve El-Kaide’ye yönelik harekatların sonucunda örgütler halen ülkede etkilerini göstermektedir. Burada NATO’ya bağlı destek güçlerinin ve çeşitli ülkelerin profesyonel askeri kanatlarla operasyonlara katılımıyla girişilen bu durumdan başarısız çıkanların, Musul’u savaşmadan veren, emir komuta da sorun yaşayan ve başka ülkelerde terör hareketi yaratan örgütlerle başarının sağlanması yok denecek kadar az ihtimaldir.

İkinci Tez; DAEŞ yok edilse de küllerinden doğan irili ufaklı  terörist gruplar olacaktır. Şöyle ki; DAEŞ Suriye ve ırak’ta tamamen ortadan kaldırıldı ve ülkeler terörle aralarına bu konuda mesafe koyup tüm ekonomik destekleri de kestiler ardından ortak birlikler kurarak hava ve karadan operasyonlarla DAEŞ unsurlarını tamamen ortadan kaldırdılar diyelim fakat DAEŞ’ ten kopan gruplar geride kalan PYD gibi terörist unsurlar ya da karşılarında kurulacak olan irili ufaklı organizmalarda yeniden hayat bularak başka isimlerle yakın tarihlerde karşımıza çıkacaktır.

Sonuç olarak Ortadoğu’nun Suriye’sinde meşruiyetini kaybetmiş rejim ile birlikte sahada kendisini gösteren asimetrik örgütler ve destekçileri büyük devletler karmaşık bir yapılanma ile güç mücadelesi vermektedir. Savaşın sınır komşusu olan Türkiye doğal olarak bölgede kendi güvenliğini sağlama amacıyla etkisini sahada göstermek durumundadır. Güvenliğin küresel bir hal olmaktan çıkıp bölgesel hatta bireysel olacak kadar yakınımızda cereyan eden olaylarda Türkiye söz sahibi olması gereken bir konumdadır ve Suriye iç savaşı ile etkileşim içerisindedir. Son olarak söylemek gerekir ki küresel dinamiğin baş aktörlerinin rol aldığı sınır topraklarımızda Türkiye Üniter devlet yapısını korumak için her türlü mücadelesini verecektir.

1 YORUM

  1. Kesinlikle okuduğum en doğru stratejik makalelerden biri. Ülkelerin politikalarını tek tek ele almanız, konuya hakim olmayanlar için başarılı bir kaynak olacaktır. PYD ve DAES yapilanmasinin benzerlikleri hakkında bir makale daha yazarsanız ülkemiz sorunlarını daha net anlamamıza yardımcı olabilirsiniz. Teşekkürler.

YAZIYLA İLGİLİ YORUM YAZABİLİRSİNİZ

Please enter your comment!
Please enter your name here