SSCB ile Ortadoğu Ülkeleri Arasındaki İlişkiler

İkinci Dünya Savaşı‘ndan sonrasına kadar Sovyetler Birliği‘nin Ortadoğu bölgesine var olan bir ilgisinden bahsetmek zordur. Ancak Soğuk Savaş ile beraber İkinci Dünya Savaşı’nın yarattığı iki süper gücün çekişme alanlarından birinin de Ortadoğu olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz.

Bize kalırsa başlangıç olarak 1948 yılına gidilmeli… BM Genel Kurullarında İngiliz Mandası Filistin’de bir Yahudi devleti kurulması için tartışmalı toplantılar yapılıyordu. Sovyetler Birliği ve Doğu Bloğu ülkelerinin bu toplantılarda kullandıkları oyun rengi İsrail Devleti’nin kurulması yönündeydi. Böylece İsrail, gerekli oy çoğunluğuna ulaşarak bağımsızlık kazanıyordu. Yeni kurulan devleti ABD’den sonra ikinci sırada Sovyetler tanıdı.

Sovyetler Birliği ilk dönemlerinde İsrail’le kurmuş olduğu ilişki, ortak düşman olan Nazilere karşı verilen savaş, kurtarıcı Sovyetler, sempati kazanmış Yahudiler ile özdeşleştirilmiş olabilir. Ancak burada unutulmaması gereken, savaşın hemen ardından başlayan ABD/Batı yayılmacılığına bir karşı hamle de olabileceğidir. Şöyle ki İsrail’in kurulduğu dönemde Irak, Ürdün ve Mısır Kraliyet aileleri İngiltere (ardılı ABD) ile yakın ilişki içindeydi. Bu ülkeler Batılı devletlerin amaçları doğrultusunda hareket etmekte, başta petrol olmak üzere Batılı ülkelere hizmet verip, önemli bir ticari güzergah üzerinde yer alıyordu. Sovyetler Birliği hem ilkesel olarak ülkelerin bağımsızlığını savunulması hem de örtülü olarak bu alanda Batı egemenliğinden ziyade tarafsız ülkelerin olması amacıyla İsrail kuruluşuna destek vermiştir. 1948 yılındaki savaşta da Çekoslovakya üzerinden sağladığı silahlar ile etkin rol oynamıştır.

Ancak İsrail, tarafını Ortadoğu’da artan ABD etkisinden yana kullanarak, Sovyetlere görece mesafeli durmuştur. 1950’li yıllarla beraber ise sahneye eski konumunun aksine yeni bir aktör olarak Mısır çıkıyordu. İngiliz Emperyalizmi ve onun kuklası olarak adlandırdığı Kraliyet ailesine karşı ortaya çıkan askeri yönetim denge siyaseti ve güçlü bir hale getirmek istediği ordusunun silah ihtiyacı için yeni bir müttefik arıyordu. Bu müttefik Mısır için Batı ile farkı olmayan ABD olmayacağına göre Sovyetler olacaktı.

İlk temaslar Çekoslovakya üzerinden yapılan silah antlaşması ile başladı. İlerleyen dönemlerde Mısır’da hakimiyetini devam ettirmek isteyen İngilizler, Mısır devlet başkanı Abdül Nasır’ın Aswan Barajı projesine önce destek vermiş sonra da bir kriz yaratıp Nasır’ın gücünü kırmak için desteğini çekmişti. Nasır da baraj projesini bitirmek amacıyla Süveyş Kanalı’nı millileştirdiğini duyurdu. Birbirini izleyen olaylar sonucunda Kanal’a saldıran İngiliz ve Fransız birliklerinin meydanda savaş kazanmasına rağmen masa başında geri adım atmasını sağlayan etkenlerden birisi de Mısır’a açıkça destek veren Sovyet gücüydü. Sovyetler yarım kalan projeyi de üstlenip bitmesini sağladılar.

Cemal Abdül Nasır döneminde Sovyetlerin Ortadoğu’daki en önemli müttefiki Mısır’dı. Kah Doğu Bloğu ülkeleri üzerinden kah direkt Sovyetler üzerinden sağlanan ağır ve modern silahları, ülkeye gönderilen Sovyet askeri danışmanları izledi. Bu danışmanların sayısı o kadar çoktu ki Mısır’daki İsrail ajanları danışmanların ülkelerine kitlesel olarak dönüşlerinde hemen İsrail’e savaş alarmı gönderiyorlardı. Sovyetler askeri ve ekonomik alanda yapmış oldukları yardımlara karşı Mısır ve diğer Arap Ülkeleri İsrail karşısında galip gelemiyor, galip gelemediği gibi de İsrail’in savaşı durdurması yönünde baskıyı hep Sovyetler sayesinde elde ediyorlardı. Örneğin Altı Gün Savaşları’nda İsrail Batı Şeria ve Golan Tepelerini işgal ediyor, Mısır’ı Sina Yarımadası’ndan tamamen atarak Süveyş Kanalı’na dayanıyordu.

Savaşın altıncı gününde Sovyetler İsrail ile tüm ilişkilerini keserek, bazı yaptırımlar ile tehdit ediyordu. ABD’yi de konu hakkında uyarıp, askeri tedbirler almaktan kaçınmayacaklarını bildirmesinin ardından İsrail ertesi gün bütün cephelerde ateşi kesti. Böylece Sovyetler Arap kuvvetlerinin tam anlamıyla yok olmasını önlemiş oldu. Kendisine yakın Arap Rejimlerinin eski krallıklara dönüşmesine izin vermeyeceğini başta ABD olmak üzere dünyaya bildiriyordu.

Nasır’ın ölümü ile başa geçen Enver Sedat, Nasır’dan farklı bir politika izleyerek kaybettiği toprakları siyaset ile almak için ABD’ye yanaşmaya başladı. İsrail’e karşı ABD’nin yanında yer almak, ABD’nin tüm yardım gücünü İsrail’e vermesini engellemek demekti. Bir gün Sedat ülkedeki 15 bin kadar Sovyet danışmanının ülkelerine dönmesini istedi.

Mısır’la bozulan ilişkiler Baas Partisi‘nin iktidarda olduğu Suriye’yi daha ön plana çıkardı. Hali hazırda Suriye ile ilişkiler 50’lerde başlamış, 1957’de Türkiye’nin de aralarında bulunduğu komşu ülkelerin Suriye’yi Sovyet uydusu olmakla itham ettiği dönemde ilk krizini yaşamıştı. ABD’nin yayınladığı Eisenhower Doktrini Sovyetleri bölgede daha etkin olmaya itti. Bunun için bölgedeki müttefiklerine sıkı sıkı bağlandı. Güneyden gelecek tehditler için ve Sovyetlerin bölgedeki varlığı için Akdeniz’deki donanma, donanma için de Mısır ve Suriye’deki limanlar hayati önem taşıyordu.

Bu durumu iyi analiz eden Hafız Esad, Moskova‘ya giderek milyon dolarlık yardım antlaşmaları ile geri dönüyordu. Gizli antlaşma maddelerinde ise Sovyetler olası bir İsrail saldırısında topyekun yardım etme sözüne varıncaya kadar vaatler veriyordu. Mısır ile ilişkilerin bozulduğu dönemde Suriye’ye yapılan yardım en üst seviyeye çıktı. Bunların başında İsrail hava gücüne karşı kurulan hava savunma sistemleri geliyordu. İsrail’den havalanan uçakların, Suriye hava sahasında kendilerine dönen füzeleri görmesi ile geri dönmesi bir oluyordu. Günümüzde de Suriye dış politikası, en önemli ortak olan Sovyetler Birliği’nin mirasçısı Rusya ile eskiden gelen geleneklerle devam etmekte…

Bölgede Sovyetlerin bir diğer önemli ortağı Irak‘tı. 1958’de darbe ile krallığa son verilmesi ile başlayan ilişkiler Irak’ın, Saddam Hüseyin döneminde uyguladığı kalkınma projelerine en önemli destek sağlayıcısı olarak devam etti. Bu destek, Ordu için ağır araçlar ve silah temininden, kültürel hayatın şekillenmesini sağlayan faaliyetlerde Sovyet eğitmenlere kadar geniş bir çerçevede yapıldı. Örneğin 1967 yılında Bağdat’ta açılan Bale ve Müzik okulunda bizzat Moskova’dan gelen eğitmenler hizmet veriyordu. Sovyetler Irak’a verdiği desteği gösteren bir diğer olay ise Kuveyt’in işgaliydi. BM, Irak’a silah ambargosu ve gerekirse askeri yaptırım ile tehdit ederken, Sovyetlerin ısrarla vermiş olduğu askeri destek ABD ve diğer Batılı ülkelerin eleştirilerini de beraberinde getirdi.

Mısır’da erken sonlanan Sovyet varlığı, Irak ve Suriye’de Birliğin dağıldığı döneme kadar devam etmiştir. Son günlerini yaşayan Sovyetler her bölgeden olduğu gibi Ortadoğu’dan da elini çekmiş, kendi iç meselelerine yoğunlaşmıştır. Ekonomik sorunlarla uğraşan ülke, Ortadoğu ülkeleri için yine çalınacak bir kapı olmuş ancak eski dönemlerde olduğu gibi karşılık beklenmeden verilen yardımların artık verilmeyeceği gerçeği ilişkileri yavaş yavaş bitirmiştir.

Sovyetlerin güney komşusu İran ile olan ilişkileri ise ilk dönemlerde pek iyi değildi. Şah rejimi altındaki İran bölgede önce İngiltere sonra ABD’nin en önemli müttefiklerindendi. Yine de Sovyetler bu ülkeden elini çekmedi ve ekonomik ve altyapı projelerini üstlendi. 1979’daki İslam Devrimi ile yaratılan ABD karşıtı havadan yararlanmak isteyen Sovyetler, bir müddet siyasi ortamı izlemişti. Ancak Humeyni’nin ABD’ye karşı ‘Büyük Şeytan’ tavrı Sovyetlere karşı ‘Küçük Şeytan’ olarak tezahür etmişti. İlişkiler kopma noktasına gelmişse de İran siyasal dengelerin buna izin vermeyeceğini anlaması ile bu yolda geri adım atmıştır. Ancak Sovyetlerin İran-Irak Savaşı’nda her iki taraf arasında gidip gelmesi ilişkileri sarsmıştı. İlerleyen yıllarda ise karşılıklı ilişkiler önce Sovyetler sonra Rusya ile yapılan nükleer antlaşmalarından günümüzdeki duruma kadar gelmiştir.

Bölgede son olarak değineceğimiz Sovyetlerin bir diğer siyasal ortağı da Muammer Kaddafi’nin Libya’sıdır. Libya da bir tür sosyalizm politikası izlemesine rağmen Kaddafi öncülüğünde İran gibi ne Batı ne Doğu diyerek kendine has bir orta yol izleme amacı gütmüştür. Ancak ABD ve Batı bloğu yerine Sovyetler ile olan ilişkisi daha kuvvetlidir. Dış politikada Sovyetler ve diğer komünist ülkeler ile beraber hareket etmiştir. Libya ile Sovyetlerin ilişkisi büyük silah alımları ve binlerce Doğu Bloğu danışmanlarını içeriyordu. Hatta Kaddafi, Sovyetlerden satın aldığı silahları başarısız olsa dahi gemi ile IRA’ya göndermeye bile çalışmıştır. Libya’nın Sovyet silahlarını Çad ile olan gibi savaşlarda kullanması daha önceden yapılan yardımların Sovyet çıkarları ile çatışan tutarsız faaliyetlerde kullanılmaması kuralının açıkça ihlaliydi. Sonuç olarak 1980’lerin sonlarında iki ülke arasında ilişkiler yavaş yavaş bir düşüş izledi.

2. Dünya Savaşı’nın bitimiyle Ortadoğu’da varlığını hissettiren iki süper güçten Sovyetlerin 1980’li yılların sonuna doğru bölgeden çekilmesi bir takım değişikliklere neden olmuştur. Soğuk Savaş döneminde bölgedeki ülkeler ya ABD yanlısı Kraliyet aileleri ya da Sovyetler Birliği yanlısı Arap Milliyetçiliği ve Sosyalizmi harmanlamış seküler devletlerden oluşuyordu. Sovyetlerin etkinliğini sonlandırması bölgede bir İsrail ve ABD hegemonyasını başlattı. İsrail kendisini dizginleyen bir süper gücün olmayışı ile daha saldırgan bir tavır sergilemiş, ABD ise varlığını tam anlamı ile bütün Ortadoğu’ya yaymaya başlamıştır. Örnek vermek gerekirse, bazı tarihçiler, Siyonizmi ırkçılık olarak nitelendiren BM Genel Kurulu’nun 3379 sayılı kararının 10 Kasım 1975’de SSCB tarafından düzenlendiğini iddia ediyor. Bu görüşü doğrular nitelikte, aynı karar Aralık 1991’de Sovyetler Birliği’nin dağılmasıyla ABD öncülüğünde alınan 4686 sayılı karar ile yürürlükten kaldırıldı. (Türkiye bu oylamada çekimser oy kullanmıştır)

Emperyalizme karşı Baas fikri ile politikalarını şekillendiren devletler ise (özellikle İran’daki devrim sonrasıyla başlamak üzere) İsrail ve ABD ile olan mücadelelerinde yalnızlıklarından dolayı daha din endeksli hareket etmeye başlamıştır. Bu süreçte hem önceden var olan hem de yeni ortaya çıkan İslami felsefe ile kurulmuş oluşumlar güç kazanmaya başlamıştır. Suudi Arabistan (ayrıca günümüzde Katar) gibi petrol zengini ülkeler bu oluşumların ilk sırada finansörleri olmuşlardır. Sovyetlerin bölgeden çekilmesi, son yıllardaki Arap Baharı hareketleri ile Soğuk Savaş döneminden beri gelen liderlerin yerlerini terk etmek zorunda kalmasının bir ayağı olarak görülebilir. Suriye tarafını ayrı tutarsak pek tabi…

 

5 YORUMLAR

  1. yazının pek çoğuna katılıyorum ama bir eksik var. o da cezayir.
    cezayir de sovyet yanlısı ve baas zihniyetine sahip bir ülke olarak anlatılması gerekirdi.
    ayrıca cezayir de ki tek parti rejimi kuruluşundan beridir halen devam ettiği için sadece suriye kaldı demek bence yanlış olur.

    • Haklısınız, maalesef Cezayir atlanmış. Bahsettiğiniz gibi Cezayir kurulduğu 1962 yılı itibari ile Soğuk Savaş döneminde anti-kolonyal ve Sovyet yanlısı bir politika izlemiştir. Ancak Cezayir’deki tek parti rejimi halen devam etmemekte. Arap Baharı’ndan çok önce Sovyetlerin yıkılma sürecine girdiği yıllarda tüm Sosyalist ülkelerde görüldüğü gibi Cezayir de bir değişime girmiş ve 1989 yılında çok partililiğe izin veren yeni siyasi örgütlenme kanunu ile seçim kanununun kabul etmiştir. En son 2012 yılında yapılan seçim sonucunda meclise (irili-ufaklı) 27 siyasi parti girmiş.

      Görüşleriniz için teşekkür ederim.

      • 1989’da çok partililiğe izin verdiler ama sonrasında islamcı partinin iktidara gelmemesi için anayasal darbe ile tekrar geriye gittiler zaten iç savaşta bu yüzden çıktı. şuan ki durumsa tamamen nikaraguadaki sandinistaların yaptığı gibi göz boyama. kendi hakimiyetlerini etkilemeyecek kadar diğer partilere göz yumuyorlar.
        hazır konusu açılmışken sana cezayir ile ilgili yazımı okumanı isterim.
        http://www.stratejikortak.com/2016/09/cezayir-savasi.html

YAZIYLA İLGİLİ YORUM YAZABİLİRSİNİZ

Please enter your comment!
Please enter your name here