İslam ve Budizm Arasında Yükselen Mücadele

Budizm, bir zamanlar dünya da en fazla mensubu olan dindi. Bu aslında çok şaşırtıcı bir durum değil çünkü; Çin’in nüfusu zaten 1800’lü yıllara kadar dünyanın üçte birinden fazlası ediyordu, bakmayın şimdi beşte bir olduğuna o dönemden bu yana Çin çok şey yaşadı. Afyon savaşları(1839-1860), Çin devrimi(1911), iç savaş(1927-1950), Japon işgali(1937-1945), komünist dönem(1949-1976), tek çocuk politikası, şehirleşme gibi etkenler çin nüfusunun dünya da ki oranını oldukça etkiledi. Zaten iki yıl önce Çinli yetkililer tek çocuk politikası sayesinde 400 milyon doğumun önlendiğini belirttiler. Eğer Çin bugün 400 milyon daha fazla olsaydı dünyanın beşte biri değil dörtte biri olurdu. Bu yüzden doğaya olan saygılarından dolayı Çinlilere teşekkür etmemiz gerekir.

Sadece Çin bile yeterli olsa da onlar dışında Moğolistan’dan Tibetlere, Tayland’tan Kore’ye, Vietnam’dan Filipinler’e, Malaylar’dan Burma’ya, hatta Hindistan da bile Budizm çok güçlüydü. Bu diyarlar günümüzde de olduğu gibi o zamanlarda da dünya nüfusunun ezici çoğunluğunu daha da fazlasıyla taşıyordu.

Budist rahipler için bir zamanlar zirvede iken şimdi 4. sıraya gerilemek kolay bir psikoloji olmasa gerek. Myanmar da yaşayan bir Budist rahip Müslümanlar için şöyle diyor, “onlarla yaptığınız her alışveriş onların güçlenmesine ve kadınlarımızla evlenip onları zorla Müslüman yapıp çoğalmalarına sebep oluyor. Topraklarımızı ele geçirmeye ve bizi yok etmeye çalışıyorlar”. Gördüğünüz gibi 50 milyonluk Myanmar da 2 milyonluk Müslüman azınlığın ülkeyi zapt etmesinde korkacak kadar delirmiş. Çünkü son 200 yılda yaşanan gerileme süreci bu duyguları ortaya çıkardı.

Psikoloji de korku ve köşeye sıkışmışlık hissinin saldırganlığa sebebiyet verdiği söylenir. En basit örnek ile düşünürsek köşeye sıkışan bir kedi artık kaçamayacağını anlayarak var gücüyle saldırmaya başlar. İşte Budist rahipler tamda bu psikolojiye sahipler. Çünkü onlar için son 200 yıl çok kötü geçti. Çin de ki afyon savaşları, Avrupalı güçlerin sömürgeci faaliyetleri, iki büyük dünya savaşı, soğuk savaş, misyonerlik gibi etkenler uzak doğuyu başka hiçbir yerde olmayacak şekilde etkiledi.

Çok geriye gitmeden sadece son 80 yıla bakacak olursak bazı başlangıçların oluşturduğu olumsuz etkilerin Budist toplumlar açısından ne kadar sarsıcı olduğunu anlayabiliriz. 1937 yılında Japonya’nın Çin’i işgal etmesiyle beraber Japonların soykırımı başladı. Ardından yeni işgallerle Budist ülkeleri zapt edip uyguladığı soykırımlar ve Japonların gidişinden sonra bu seferde sömürge güçlerine karşı yaşanan bağımsızlık mücadeleleri, ardından da soğuk savaşın getirdiği kavgalar oldukça dramatik sonuçlar doğurdu.

Özellikle de soğuk savaş en çokta bu bölgeyi etkiledi. En çokta Çin’de yaşanan komünist devrim sonucunda Budizm bu ülkede yok olmaya başladı. Zaten Budizm’in nüfusunda ki düşüşün en önemli etkisi de Çin’de ki Devlet Ateizmi olmuştu. Aynı durumu Kuzey Kore de, Laos’ta, Vietnam’da da görüyoruz. Soğuk savaşın getirdiği yıkıcı savaşlar ve devrimler Budizm için çok kötü oldu.

Bunun dışında insanların gündeminin farklı olması sonucu oluşan yozlaşma başta Güney Kore, Tayland ve Tayvan olmak üzre başka Budist ülkeleri de etkiledi. Çoğunluğu Şinto olsa da kuvvetli bir Budist azınlığın bulunduğu Japonya da bile artık dini değerlerden eser yok. Bu ülkelerde yaşayan insanlar kamuoyu araştırmaların da dinin gündelik hayatlarında hiçbir etkisinin olmadığını açıkça ifade ediyorlar. Bu yozlaşma kapitalizm yüzünden mi, yoksa savaşlardan dolayı mı oldu, yoksa teknolojiden mi? araştırmak lazım.

Çin, Hindistan, Endonezya, Malezya, Kore, Tayvan gibi ülkelerde ki misyonerlikte ayrı bir konu. 50 milyon nüfuslu Güney Kore de 15 milyonluk bir Hristiyan grup oluştu. Üstelik bu durum çok kısa bir süreçte yaşandı. Güney Kore şimdilerde dünyanın Protestan misyonerlik okullarının merkezi ve ABD’den sonra dünyada en çok misyoner yetiştirip onları dünya’ya dağıtan ülke konumunda. Hatta bizim ülkemizde de Koreli misyonerlere denk gelmişsinizdir(ben denk geldim de). Güney Kore de ki kadar olmasa da Hindistan ve Çin’de de Hristiyan misyonerler oldukça başarılı. Çin de genelde yakalandıklarında idam edilseler de bir türlü bu misyonerliklerinden vazgeçmiyorlar. Hindistan, Tayvan, Güney Kore, Japonya, Tayland gibi ülkelerse ABD ile olan iyi ilişkilerinden olsa gerek mecburiyetten pek bu duruma ses etmiyorlar.

Endonezya ve Malezya da ise Budist azınlıklara karşı bu politika Müslümanlar tarafından uygulanıyor ama bu ülkelerde yaşanan soykırımlardan dolayı olsa gerek Budist azınlıklar çoğunluklardan soğumuş olduklarından pek bu tarafa yanaşmıyorlar.

Komünist devrimlerin yaşandığı ve halen bazı komünist partilerin iktidarda olduğu ülkelerde de durum pek farklı değil. Örneğin Çin’in Tibet’te veya diğer Kore, Vietnam, Laos gibi devrim ülkelerinde de Budist rahiplerin durumu içler acısı. Geçmişte de komünizm tecrübesi yaşamış Kamboçya, Moğolistan, SSCB gibi ülkelerde ki Budist rahiplerin de durumu şuan ki Vietnam, Laos, Çin ve Kuzey Kore’den hiç farklı değildi.

İşte bunlar Budist rahiplerin artan saldırganlığının kökeninin özeti. Bu durum köşeye sıkışmış bir kedi gibi onların saldırgan olmasına ve azınlıklara zulüm etmesine neden oluyor. Bölgedeki Müslüman azınlıkların bu yüzden çok kötü muamele gördüğü ortada. Budizm normalde insanları oldukça dizginleştiren, iyiliğe teşvik eden ve huzur veren bir inanç olarak bilinir ama görünen o ki bahsettiğimiz yozlaşmalar bunu ortadan kaldırmış durumda.

Budist rahiplerin korkularının ve çaresizliğinin kaynaklarını anladığımıza göre şimdi bu geçmişin bölgede ki Müslüman azınlıkların Budist çoğunlukla yaşadığı gerilimlere etkisine bir bakalım.

Bölgede şiddet sarmalında olan bir sürü Müslüman azınlık var. Bazıları isyanı kendi başlatmış bazıları ise savunma pozisyonun da. Keşmir(Hindistan), Doğu Türkistan(Çin), Moro(Filipinler), Patani(Tayland), Arakan(Myanmar), Sri Lanka gibi. Çin her ne kadar halen en çok Budist’in yaşadığı ülke olsa da artık eskisi gibi Budizm’in kalesi değil aksine Anti-Budizm’in kalesi olmuş durumda, Filipinler ise Katolik, Hindistan ise adı üstünde Hinduların ülkesi. Yani bunlardan üç tanesi Budistlerle ilgili olduğundan biz Patani, Arakan ve Sri Lanka’dan bahsedeceğiz.

Myanmar

Resmi adıyla Myanmar Birliği Cumhuriyeti yada bilinen adıyla Burma yada Birmanya. Bu ülke de 1962 yılından beridir askeri cunta iş başında.

Japonlar İkinci Dünya Savaşı sonrasında Birmanya’dan çıkınca ülkede ki Rohingya halkı da İslami ve milli olan kendi devletlerini kurmak amacıyla 1948’de Arakan da faaliyetlere giriştiler. Bunun sonucu olarak yaşanan çatışmalardan dolayı pek çok Rohingyalı günümüz Bangladeş(o zaman ki Pakistan toprakları) topraklarına sürgün edildi. Geri dönenleri ise hükumet kaçak girenler olarak niteleyip vatandaşlık vermeyi reddetti. 1989-1991 yıllarında ki çatışmalar yüzünden tekrar Rohingyalar yollara düştüler ve 250.000 tanesi Bangladeş’in yolunu tuttular. 1992 de BM baskısı sonucu Arakan’a geri dönmelerine izin verildi. 1948’den bu yana gerilim sürüyor ve BM’nin açıklamasına göre dünyada en kötü durumda olan etnik halk Rohingyalar.

Rohingyalar 1 milyon nüfuslu bir halk ve çoğunluğu Myanmar’ın Arakan bölgesinde yaşıyor. Bir kısmı da Bangladeş’te kalmaya devam etmiş durumda. Özellikle 2012 yılında ki ayaklanmalardan sonra baskı iyice artmış halde. Fakat Myanmar da 2 milyon Müslüman yaşıyor ve diğer 1 milyonluk Müslüman nüfus Rohingyalar gibi baskı görmüyorlar. Bu yüzden burada yaşanan çatışmaların dışarıdan yanlış görüldüğünü düşünmekteyim. Ülkedeki Müslümanların yarısını oluşturan Rohingya halkının hedef tahtasında olmasının sebebi geçmişte ki kan davasıdır. Çünkü 1948 yılında başlatılan ayrı bir devlet kurma girişimi toplum tarafından ayrılıkçı bir hareket olarak görülüyor. Tabi sonradan Rohingya halkının, devlet kurma girişimi pozisyonundan haklarını savunma pozisyonuna geçtiği söylenebilir.

Myanmar sadece Rohingya isyanı nedeniyle gündemimize düşse de aslında bu ülkede 39 tane silahlı mücadele yürüten örgüt var. Bu konuda Myanmar dünya da beşinci sırada. Birinci de tabi ki Suriye(96), ikinci sırada ise Irak(48) var, üçüncü sırada İsrail(44) ve dördüncü sırada da Hindistan(40) bulunuyor.

Myanmar bir ulus devlet değil, zaten resmi adı bu yüzden Myanmar Birliği Cumhuriyeti. Ülkede ki en büyük isyansa sanıldığı gibi Arakan da ki Rohingya isyanı değil, kuzeyde ki Çinli örgütlerdir. Bu örgütlerin oluşturduğu bir ittifakta var ve adı da kuzey ittifakı. Kuzeyde ki Çinli gruplarla yaşanan çatışmalar başka bir göç felaketine de sebep oluyor ve bölgede yaşayan pek çok Çinli, Çin Halk Cumhuriyetine(ÇHC) göç ediyor. Tabi Çinliler Rohingyalara göre çok daha şanslılar, çünkü ÇHC onlara kapılarını açarken Bangladeş Rohingyalara kapısını genelde kapalı tutuyor ve BM baskısı ile bazen mültecileri kabul ediyorlar. Yinede ÇHC, göçlerden dolayı hem Myanmar’a hemde kuzeyli gruplara barış görüşmeleri yapmaları konusunda baskı yapıyor. Bu baskılar sonucu barış müzakereleri yürütülse de Kuzey İttifakının önemli isimlerinden Nai Hong Sar geçen hafta yaptığı röportajında müzakere sürecinde ki en büyük zorluğun ordunun yalanları olduğunu söyledi. Bu sözden de anlaşılacağı üzre Myanmar da ki askeri cunta yönetimi kimseye güven vermiyor. Zaten son aylarda çatışmaların iyice artmasını buna bağlamak gerek.

Bangladeş’e gelirsek onların Rohingyaları ülkelerine almak istememelerinin pek çok sebebi var. En başta ülke yoksul bir kalabalığın sıkış tıkış yaşadığı ufak bir yer. Zaten hükumetin insanları kontrol etmekte güçlük çektiği bir ortamda yeni bir kontrolsüz göç dalgasıyla uğraşmak bu sıkışık ülke için kolay değil. Zaten hali hazırda ülkedeki mülteci kamplarında yaşayan Rohingyaların durumunun, Arakan da ki soydaşlarından pek bir farkı olduğunu söyleyemeyiz. Aslında bırakın Bangladeş’i falan, bölgenin en refah ülkesi olan Malezya’nın hatta bölgede ki Müslümanların lideri olarak görülen Endonezya‘nın bile Müslüman kardeşlerimiz dedikleri Arakanlılara kapısını açtığı olmuyor. Fakat bütün bu umursamazlığa rağmen halen Arakan’dan alelacele kaçan mülteci tekneleri hala bir umut diyerek kendilerini Malezya ve Endonezya’nın kurtarmasını bekliyor ama o tekneler denizin ortasında kalıyor ve çaresizce bekliyorlar. Belki balıkçılılar görürlerse kurtarıyorlar aksi halde oracıkta yok olup gidiyorlar.

Belki Myanmar’ı 1948’de başlayan ayrılıkçı hareketler yüzünden haklı görebiliriz ama bazı teröristlerin faaliyetleri yüzünden bütün bir toplumu cezalandırmak ve onlara soykırımı, sürgünü, sefaleti yaşatmak, nüfuslarının artışını engellemek için 2 çocuktan fazlasını onlara yasaklamak sizi haklıyken haksız konuma düşürüyor.

Myanmar literatürde çökmüş devlet olarak lanse ediliyor. Çökmüş devlet demek ülkede hakimiyetini yitirmiş ve insanlara varlığını hissettirmekten aciz devlet anlamına geliyor. Ülkede yaşanan bu durum Budist rahiplerin de işini kolaylaştırıyor. Başta da belirttiğimiz psikolojik çöküş onlarında radikalleşip Rohingyalarla olan mücadeleyi bir milli dava haline getirip sahiplenmelerine neden olmuş olacak ki, ordunun adeta milis gücü haline gelmişler ve bu durumdan müthiş bir cesaret alıyorlar. Kendi deyimleriyle Endonezya ve Malezya da ki dindaşlarının intikamını aldıklarını söylüyorlar. İyi de onlar zulmediyor diye sende aynısını yapmaya kalkarsan senin onlardan ne farkın kalmış olur ki?

Tayland

67 milyon nüfuslu Tayland Krallığında(kral sadece sembolik) tıpkı Myanmar da olduğu gibi askeri diktatörlük hüküm sürüyor ve yine tıpkı Myanmar da olduğu gibi %4 oranında bir Müslüman azınlık yer alıyor. Bu Müslüman nüfusun çoğu Malezya sınırında ki Patani bölgesinde yaşıyor.

Etnik taylar Tayland nüfusunun dörtte üçüne ve en büyük azınlık olan Çin ulusu beşte birine yakın bir oran teşkil ediyorlar(2001’de göreve gelen ve 2006 yılında askeri darbe ile devrilen şu meşhur eski başbakan Thaksin Shinawatra da Çin ulusundandı). Geri kalan nüfus ise ağırlıklı olarak Khmer, Lao, Karen ve Malaylardan oluşuyor. Bahsettiğimiz Müslüman nüfusta genel olarak Malaylardan meydana geliyor. Ülkenin dini demografisi ise ezici bir biçimde Budist(%95). %1 oranında ki nüfus ise Hindu, Sih, Animist ve Hristiyan.

Patani de ki Tayland hakimiyeti ise 1902 yılından bu yana sürüyor ve 2004 yılından bu yana hissedilen bir çatışma durumu var. Resmi rakamlara göre 6500 kişi çatışmalarda öldü ve 16 binden fazla kişide yaralandı ancak Patani Birleşik Halk Kurtuluş Cephesine göre o tarihten bu yana her ay 200 kişi öldürülüyor. Yani onlara göre ölü rakamları 6500’den kat kat daha fazla. Bölgede ki en büyük iki örgüt ise Patani Birleşik Halk Cephesi ve Patani Birleşik Kurtuluş Örgütü. Çoğunun adı birbirine benziyor, zaten mücadeleleri de aynı amaç doğrultusunda. Tayland’ta 12 tane silahlı mücadele yürüten örgüt bulunuyor.

Patani bölgesi ağırlıkla Malaylardan oluşuyor ve Malezya sınırında olduğu için olası bir Tayland-Malezya savaşına sebep olmasından dolayı korkuluyor. Tabi ki Malezya gibi 30 milyonluk bir ülkenin kendisinden 2,5 kat daha kalabalık Tayland ve dostlarına yaptırım gücü yok.

Zaten Malezya’nın mevcut nüfusunun da hepsi Malay değil, çünkü ülkede %35 oranında Çinli(Budist ve İsevi) ve %8 civarında Hintli(çoğu Hindu) ve Malay olmayan çeşitli yerli kabileler bulunuyor, ülkenin yarısı eden Malayların olası bir savaşta kendi etnik komşularıyla da uğraşması büyük bir ihtimal dahilinde olduğundan Patani halkının umut ettiği Malezya askeri desteğini görebilmesi çok zor. Özellikle de Malezya da ki dini azınlıkların baskı gördüklerini düşünürsek ufacık bir kıvılcım, onların isyanına neden olabilir. Çünkü Malezya’nın %55’i Müslüman olsa da pek çok yerli kabile hükumetin sağladığı kamu istihdamını elde edebilmek ve ekonomik avantajları kazanmak için Müslüman oluyor. Bunun dışında %25 Budist, %10’dan fazla Hristiyan(çoğu Çinli), %7 Hindu ve diğer uzak doğu dinlerine tabi olan geniş bir yerli kesimi hesaba katarsak Malezya birliği pamuk ipliğine bağlı olan çok heterojen bir ülke. İşin özeti Patani halkının Malezya’dan beklentileri ancak hayal kırıklıkları ile sonuçlanacaktır.

Zaten Malezya da bunun farkında olsa gerek pek sert çıkışlar yapmıyor ve sadece çözümün barış masasında olduğunu söylemekle yetiniyor ve tıpkı Filipinler de ki Moro sorunu gibi burada da ara buluculuk yapmaya çalışıyor.

Patani de yer alan bu kadar örgütün sadece dini bir örgüt değil aynı zamanda milliyetçi bir tarafı olduğunu unutmamak gerek. Aslında Patani sorununa Tayland’ta ki yöneticilerin yaklaşımı da bu şekilde. Bu çatışma ortamı dini hassasiyetlerden ziyade ırki hassasiyetlerin bir ürünü. Bunu örgütlerin isimlerinden ve söylemlerinden de dinci olmaktan çok milliyetçi olduklarını anlamak mümkün. İslam kimliğine yaptıkları vurguyu ise 1,5 milyarlık bir İslam aleminin desteğini sağlamak için sürekli vurguluyorlar. Çünkü soydaşları olan Brunei ve Malezyalı iktidarlar onlar kadar cesur değiller. Şu aşamada görülen şu ki; İslam kimliğine vurgu yapmakta işe yaramamış, çünkü soydaşları gibi dindaşları da aynı tavrı sergiliyor.

Sri Lanka

1972’den önce adı Seylan olan şimdi de resmi adıyla Sri Lanka Demokratik Sosyalist Cumhuriyeti denen bu 21 milyonluk ülke 1976-2009 yılları arasında oldukça kanlı bir iç savaş yaşadı. Bu iç savaş ada da ki iki etnik grup arasında yaşanıyordu. Nüfusun beşte birine yakın yer kaplayan bir Hint halkı olan Tamiller ada da Tamillerin kendi devletini kurması için Seylanlara karşı savaştı.

İsyancı Tamil Kaplanları aynı zamanda intihar eylemcilerinin giydiği bomba yeleğini icat etmesi ve etkin olarak kullanmasıyla bilinir. Yani günümüzde terör örgütlerinin sıkça başvurduğu intihar eylemleri onlar sayesinde meşhur oldu ve benimsendi.

Adanın dörtte üçü eden Seylan halkı Budist olsa da içlerinde az miktarda Müslüman ve Hristiyan olanları da bulunuyor. Hintlilerin bir kolu olan Tamil halkı ise tabi ki bir Hintli olarak Hindu inancına mensuplar ama tıpkı Seylanlar da olduğu gibi onlarında içlerinde Hristiyan ve Müslüman olanlar var. Ülkenin %70’i Budist iken, Hindular %14, Müslümanlar %8 ve Hristiyanlar %7 civarındalar. Hristiyanlar her iki cenahta da yakın oranda yer alsa da Müslümanlar da Tamillik daha sık rastlanıyor.

İç savaş ırki bir savaş olduğu için bütün dini grupların içinden savaşa dahil olanlar oluyordu ama savaş sırasında Müslümanlar pek faal olmadılar. Sadece bir kısım emir altındakiler Seylanlar için ve görece daha fazla bir kesimse Tamil Kaplanlarının baskısı nedeniyle veya milliyetçilikten Tamil kaplanları safında savaştı. 23 yıl gibi uzun süren bir savaş bütün bir ülkeyi perişan etse de savaşta en az yer alan Müslümanlar, bu sayede savaştan en az etkilenenler olmuşlardı. Bu durum onların diğer dini gruplara kıyasen ekonomik açıdan görece daha yüksekte olmalarına sebep oldu ve adanın görece en zenginleri oldular.

Bu ekonomik üstünlüğün oluşması her halde Budist rahiplerin dikkatini çekmiş olsa gerek, tıpkı Myanmar da ki meslektaşları gibi Müslümanlar için “Endonezya ve Suudi Arabistan tarafından destekleniyor, onlardan para alıyorlar” diyorlar. Belki de haklılardır, kim bilir?

Seylan da ki Budist rahiplerin ortak şikayeti, dışarıya fark ettirmemeye çalışsalar da cemaatlerinin azalıyor oluşu. Müslüman cemaatler ise ekonomik üstünlükleri sayesinde daha rahat ve geniş faaliyet alanı yaratabiliyorlar ve bu durum cemaatleri yani gelirleri azalan Budist cemaatlerin onları hedef tahtasına sokmalarına neden olmuş durumda olsa gerek, aşırı milliyetçi bir grup olan Sinhala Echo üyesi bir keşiş, bu durum hakkında Müslümanların Budistleri dinlerinden çevirttikleri, çok sayıda cami inşa ettikleri ve daha çok çocuk sahibi oldukları için kendini tehdit altında hissettiğini belirtmiş ve şöyle demiştir, “Dünya’ya bakın: Malezya, Endonezya, Pakistan, Afganistan ve diğer ülkeler hep Budist ülkelerdi. Fakat Müslümanlar Budist kültürü yok ederek ülkeleri ele geçirdiler. Burada da aynı şeyi planladıklarından endişe ediyoruz.” diyor. Bu ifade ilk paragraflarda belirtmeye çalıştığım köşeye sıkışmışlık ve var olma mücadelesi duygularını resmeder nitelikte aslında.

Aslında Sri Lanka da ki Müslümanlar sadece Müslüman veya çoğunlukla Tamil olmalarından dolayı değil bundan ziyade uzun süren savaşın getirdiği ve halkı patlama noktasına getiren fakirliğin oluşturduğu yağmalama ihtiyacını karşılayan cemaatlere sahip olduklarından hedefteler. Güney Asya da oldukça etkin olan Cemaat-i İslami Örgütü bu ada’da da son derece aktif.

Bu konu da Siyasal bilimci ve eski Sri Lankalı diplomat Dayan Jaatilleke Müslüman karşıtlığının 2009’da oluştuğunu söylüyor ve ekliyor, “Sivil savaş bittiğinde Seylanlılar etrafa şöyle bir baktılar ve iki büyük topluluk birbirini linç ederken Müslümanların barış içinde hayatlarını devam ettirip refah düzeylerini artırdıklarını gördüler. Gördükleri daha fazla cami, mağaza ve iyi eğitimli genç Müslümanlardı. Bu değişen profilin ardından saldıracak hedef olarak Müslümanları seçtiler.” diyor.

Seylanlılar iç savaş sırasında hep Hindistan’ın müdahalesinden çekinirlerdi. Çünkü Hindistan Tamil Kaplanlarını desteklerdi. Zaten 80 milyonluk Tamil halkı, ezici çoğunluğu Hindistan da yaşayan bir Hint halkı. Bakalım Hindistan’ın tavrı bu yeni çatışmalar ve yağmalamalar yeni bir iç savaşa dönüştüğünde ne olacak göreceğiz.

Buraya kadar Budist çoğunluğun Müslüman azınlıklarla çatışma halinde olduğu ülkelere baktık. Aslında birde Brunei, Malezya ve Endonezya gibi Müslüman çoğunluğun Budist azınlıklarla çatışma halinde olduğu ülkelere de bakmamız gerekirdi. Ancak Endonezya ile ilgili zaten buna benzer bir yazım olacağından ve bu yazının da daha fazla uzamaması açısından bu üç ülkeyi atlamam gerektiğini düşünüyorum. Zaten Endonezya’nın hikayesi Malezya ve Brunei’nin hikayesinden çok daha fazla yer kaplıyor. Endonezya’dan bahsedeceğim yazımsa hazır ve çok uzakta değil.

 

 

8 YORUMLAR

    • benim bir uğraşımda istatistikerlik olduğundandır.
      ama bunlar önemsiz değil ayrıntılar bence insanların bakış açısını genişletir.

  1. yazıdan çıkardığım sonuş şu: arakanlılar ve patanililer kesinlikle bölücülük yapıyorlar.
    ama sri lankalı müslümanlar haklı olan taraftalar onlara dicem yok.
    bizlerse kendi ülkemizde ki bölücülere kızarken başka ülkelerin bölücülerini seviyoruz, ne acayip milletiz.

  2. la bu çinliler de var ya sadece kendi ülkeleri yetmiyor başka ülkelerde de kalabalık hale gelmişler.
    her yerde kuvvetli azınlıkları var heriflerin
    zaten çoğunluk oldukları da 5 ülke var(çhc,tayvan,singapur,macao,honkong)

    • aynen adamlar kendi ülkelerine sığamamış başka yerlerede nüfuz etmişler. ama onların bu kadar kalabalık olmasının sebebi doğurgan olmaları değil, tıpkı hindistan gibi çok eski medeniyetler olması

YAZIYLA İLGİLİ YORUM YAZABİLİRSİNİZ

Please enter your comment!
Please enter your name here